Gürültü, toz, sorumluluk ve durmaksızın süren hareketlilikle geçen yorucu bir günün ardından Jhon sonunda dinlenmek için çadırına döndü. Lumi çoktan battaniyelerin altına kıvrılmıştı. Ancak bedeni dinlenmeye hazır olsa da zihni hâlâ çalışmayı bırakmayı reddediyordu. Dışarıdaki yerleşim gece geç saatlere rağmen yaşamaya devam ediyordu. Uzaklardan ara sıra çekiç sesleri yükseliyor, nöbetçiler büyüyen kampın çevresinde vardiya değiştiriyordu. Yine de gündüz yaşanan karmaşayla kıyaslandığında gece neredeyse huzurlu sayılabilirdi.
Lumi'nin ilk karşılaştıkları zamana kıyasla çok daha sağlıklı görünmesi, Jhon'un omuzlarındaki yorgunluğun bir kısmını hafifletmeye yetmişti. Sessizce yanına oturduktan sonra kristal cihazını yeniden çıkardı. Uzun süredir uyguladığı tedavilerin ardından Lumi'nin durumunu bir kez daha dikkatlice incelemek istiyordu.
Fakat cihazı etkinleştirmeden önce bir süre kristalin kendisini inceledi. Gözlerinin geçirdiği evrim ve zamanla kazandığı gelişmiş algı yetenekleri sayesinde artık nesnelerin iç yapısını eskisinden çok daha net görebiliyordu. Bir eşyanın üretim sürecini, içindeki büyü akışlarını, işlenmiş büyü katmanlarını ve malzeme yapılarının nasıl birbirine bağlandığını kısmen anlayabiliyordu.
Kristali çalıştırmadan bile nasıl üretildiğine dair belirli çıkarımlar yapabiliyordu. Büyü çekirdeği içerisindeki enerji döngülerini, bilginin nasıl sabitlendiğini ve büyüsel düzenin hangi prensiplere dayandığını görebiliyordu. Bu da ona bir kez daha aynı gerçeği hatırlattı. İsterse buna benzer bir kristali kendisi de üretebilirdi.
Ancak sorun buydu. Gereksinimler akıl almaz seviyedeydi. Nadir malzemeler, büyüyle uyumlu özel bileşenler, kusursuz işçilik yöntemleri, ileri düzey büyü bilgisi, enerji dengeleyiciler ve daha sayısız ayrıntı gerekiyordu. Şu anki şartlarda bunların büyük kısmına sahip değildi.
Aslında daha önce Lumi'nin durumunu çok daha ayrıntılı inceleyebilecek farklı bir kristal tasarlamayı bile düşünmüştü. Daha gelişmiş, daha özel ve çok daha detaylı sonuçlar verebilecek bir cihaz... Fakat şimdilik bu fikri ertelemek zorunda kalmıştı. Bir gün. Belki ileride. Şimdilik elindekiyle yetinmesi gerekiyordu.
Kristali etkinleştirdi ve Lumi'yi yeniden taradı. Sonuçlar onu hafifçe sinirlendirdi. Kristal hâlâ belirgin bir değişim göstermiyordu. Büyük bir ilerleme yoktu. Çarpıcı bir gelişme görünmüyordu. İçini tamamen rahatlatacak bir sonuç elde edememişti. Ancak gerçeklik, kristalin soğuk verileriyle çelişiyordu. Lumi daha hareketliydi. Daha enerjikti. İştahı gözle görülür şekilde artmıştı. Tepkileri hızlanmıştı. Fiziksel görünümü bile değişmeye başlamıştı. Biraz kilo almıştı. Çok değil. Ama fark edilecek kadar. Üstelik bunu yalnızca Jhon görmüyordu. Yolculuk sırasında ve sonrasında birçok kişi bunu dile getirmişti. Lumi'nin daha sağlıklı, daha canlı ve daha güçlü göründüğünü söylüyorlardı. Bu yüzden kristalin gösterdiği rakamlardan çok kendi gözlerine güvenmeye karar verdi.
Lumi iyileşiyordu. Yavaş da olsa. Belki can sıkıcı derecede yavaş. Ama kesinlikle iyileşiyordu. Geri kalan her şeyi de bir gün çözecekti. Nazikçe eğilip Lumi'nin alnına bir öpücük kondurdu. Parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi. Ardından sonunda kendisini de uykunun kollarına bıraktı.
Ertesi sabah, yerleşime geldiklerinden beri olduğu gibi erken başladı. Fakat bu kez Jhon'un farklı bir planı vardı. İnsanların moralini yükseltecek ve aynı zamanda onlara yeni bir yemek öğretecekti. Son zamanlarda öğretmek, yaptığı hemen her işin doğal bir parçası hâline gelmişti. Güneş doğmadan önce mutfak alanlarına doğru yürüdü. Yemek hazırlığından sorumlu kişiler çoktan uyanmış ve malzemeleri hazırlamaya başlamıştı. Yetimhaneden çalışanlar, Shasha ve diğer çocuklar, Mardel'in eşi ve toplu yemek organizasyonuna katılan birçok kişi oradaydı. Neyse ki krallık yakın zamanda büyük miktarda yumurta göndermişti. Ayrıca göç sırasında da önemli miktarda yumurta taşınmıştı. Jhon bunu fark eder etmez aklında bir fikir oluşmuştu.
Toplanan insanların karşısına geçti ve kahvaltıyı hazırlarken her adımı tek tek anlatmaya başladı. Yumurta. Yağ. Domates. Biber. Soğan. Peynir. Sosis. Yemek henüz tamamlanmadan yayılan kokular çevredeki insanların dikkatini çekmeye başlamıştı. Jhon çalışırken bir yandan pişirme sıralamasını, ateş kontrolünü, malzemelerin ne zaman eklenmesi gerektiğini ve hazırlık yöntemlerini anlatıyordu. Isınan yağın içine düşen sebzelerin çıkardığı cızırtılar mutfak alanını doldururken, yükselen buhar ve iştah açıcı kokular sabah havasına karışıyordu.
Yemek ekmek ve çay eşliğinde servis edildiğinde tepkiler anında geldi. İnsanlar bayılmıştı. Bazıları tabağa şaşkınlıkla bakıp ilk lokmayı aldı. Bazıları daha ilk ısırıktan sonra hızlanarak yemeye başladı. Hatta birkaç kişi gözlerini kapatarak çiğniyor, sanki yaşadıkları bütün sıkıntıları kısa bir süreliğine unutuyordu.
"Bu... kahvaltı mı?" diye mırıldandı yorgun işçilerden biri, inanamayan bir ifadeyle.
Jhon hafifçe güldü.
"Kahvaltının bir çeşidi."
Yemekten sonra diğerlerine aynı tarifi uygulattı. Sabırla hataları düzeltti, eksikleri gösterdi ve herkesin süreci doğru anladığından emin oldu. Sonunda kahvaltının çevredeki çalışma gruplarına dağıtılması emrini verdi. Tepkiler beklediğinden de hızlı yayıldı. Günün geri kalanında nereye gitse biri onu durdurup yemeği övüyor, malzemeleri soruyor ya da o tadı hayatı boyunca unutmayacağına dair abartılı sözler söylüyordu.
Ama Jhon için asıl önemli olan başka bir şeydi. İnsanlar gülümsüyordu. Bu bile harcadığı emeğe değerdi. Moral önemliydi. Özellikle burada. Özellikle şimdi. Çalışma günü resmen başladığında yerleşim genelindeki faaliyetler sorunsuz şekilde devam etti.
Jhon tekrar denetim görevlerine döndü. İnşaatların ilerleyişini, malzeme akışını, iş gücü dağılımını ve çalışma düzenini kontrol etti. Ayrıca dinlenme saatleri yaklaşmadan önce su ve çay dağıtımlarının hazırlanmasını sağlayarak işçilerin gereksiz yere beklememesine dikkat etti.
Bu sırada inşaatlarda çalışamayacak durumda olan yaşlılar, çocuklar ve fiziksel olarak zayıf kişiler genellikle biraz daha geç kahvaltı yapıyordu. Çünkü işçi grupları gün doğmadan önce uyanıyor ve çalışmalarına çok erken başlıyordu.
Yerleşim çekiç sesleri, testereler, arabalar ve insanların konuşmalarıyla canlanırken kampın geri kalanı da yavaş yavaş uyanıyordu. Jhon ise her zamanki gibi bu insanları da bizzat kontrol ediyordu. Kimsenin sessizce aç kalmasına izin vermeyecekti. En azından bunu engelleyebilecek güce sahip olduğu sürece. Krallıktan gelen yardımlar da durmaksızın sürüyordu. Kralın doğrudan emirleriyle her gün yeni kervanlar ulaşıyordu. Kereste. Taş bloklar. Metal aletler. Kumaşlar. Korunmuş gıdalar. İlaçlar. Hayvancılık malzemeleri. İnşaat ekipmanları. Bitmek bilmeyen bir akış hâlinde geliyorlardı. Bu ölçekte bir desteği görmek Jhon'un Varverna Kralı'na duyduğu saygıyı her geçen gün artırıyordu. Bu sembolik bir yardım değildi. Gerçek yardımdı. Pahalı yardımdı. Güvenilir yardımdı. Birçok hükümdar yalnızca konuşma yapardı. Bu kral ise altyapı gönderiyordu.
Öğle vakti yaklaşırken Jhon çevresinde eğlenceli bir durum fark etti. İnsanlar ona beklentiyle bakıyordu. Bazıları sabahki kahvaltının yeniden yapılmasını istiyordu. Bazılarıysa tamamen yeni bir şey bekliyordu. Hatta birkaç işçi yakında toplanmış, Jhon'un bu kez ne pişireceği hakkında askerî zafer tartışıyormuş gibi heyecanla konuşuyordu. Bir süre onları dinledikten sonra çoğunluğun isteğine göre kararını verdi.
Çorba ve ekmek. Basit. Ucuz. Verimli. Bol miktarda sebze kullanılacak, besin değeri için de küçük tavuk parçaları eklenecekti. Her zamanki gibi ilk örneği kendisi hazırladı. Mutfak görevlileri etrafında toplanmış onu dikkatle izliyordu. Malzemelerin hazırlanışını, kaynatma sürelerini, baharat dengesini, kıvam ayarını ve binlerce kişiye göre porsiyon hesaplamasını anlattı.
İlk tadımlar yapıldığında sonuç yine beklentilerin üzerindeydi. Ardından asıl üretim başladı. Dev kazanlar kısa sürede buharı tüten sebze çorbalarıyla doldu. Yakındaki fırınlarda ise ekmek üretimi hızlandırıldı. Yerleşimde tamamlanan ilk acil yapılar arasında depo ve fırınlar bulunuyordu. Çünkü herkes aynı gerçeği biliyordu. Ekmek halkları hayatta tutardı. Tek bir depo büyük miktarda yiyecek saklayabilirdi. Ama tek bir fırın binlerce insanı sürekli besleyemezdi. Bu yüzden tek merkez yerine birden fazla büyük fırın inşa edilmişti. Ve tamamlandıkları andan itibaren neredeyse hiç durmadan çalışıyorlardı. Dün akşamdan beri. Bugün yine. Fırıncılar vardiyalar hâlinde dönüşümlü çalışıyor, yerleşimin ihtiyacı olan sonsuz ekmek akışını sağlıyordu.
Öğle yemeğine kısa süre kala Kazal'ın adamlarından oluşan bir grup arabalarla geldi. Koca bir kazan çorba talep ettiler. Jhon doğal olarak reddetmedi. Ancak adamların hazırlanmaya başladığını görünce iç çekti.
"Bir dahaki sefere önceden haber verin," dedi. "Yemeği aniden alırsanız ekstra porsiyon hazırlamak için zamana ihtiyacımız olur."
Askerler mahcup şekilde özür dilediler. Belli ki aceleyle gönderilmişlerdi. Jhon hemen ikinci bir kazanın hazırlanmasını emretti. Kimse aç kalmayacaktı. Fakat yemeklerin gecikmesinden hoşlanmıyordu. Onun anlayışına göre işçileri zamanında doyurmak önemliydi. Onlara hak ettikleri değeri vermek önemliydi. Emeğe saygı göstermek önemliydi. Çünkü insanlar zor zamanlarda kendilerine nasıl davranıldığını unutmazdı. Bunu çok iyi biliyordu. Günün sonunda yerleşimin her köşesinde yeni ilerlemeler görülüyordu. Daha fazla yapı tamamlanmıştı. Bölgeler arasındaki yollar belirginleşmişti. Tedarik sistemleri gelişmişti. Ve yorgunluğun altında giderek büyüyen bir istikrar hissi oluşmaya başlamıştı. Başarılı bir gündü. Zorlayıcıydı. Ama başarılıydı. Jhon sonunda biraz dinlenebilmeyi umut ederken Kazal'ın hizmetkârlarından biri yanına geldi. Adam saygıyla eğildi.
"Lord Kazal sizi görmek istiyor."
Jhon birkaç saniye sessizce baktı. Sonra akşam gökyüzüne doğru başını kaldırıp derin bir iç çekti. Görünüşe göre bu gece erken dinlenmek yine mümkün olmayacaktı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı