insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

8. Bölüm — Son Görü Hattının Koruyucusu

8. Bölüm Kapak

Üstat Pero taşına döndüğünde, Son Görü Ormanı onu eski haliyle karşılamadı.

Ağaçlar aynıydı.

Kadim Blaris sembolleri aynı gövdelerde duruyordu.

Rüzgâr aynı dalların arasından geçiyor, aynı yaprakları titretiyor, aynı sessizliği taşıyordu. Üç adımlık saygı çizgisi de oradaydı. Elfler de oradaydı. Çemberin izleri de... Sabahları suyun bırakıldığı küçük yer, cübbenin taş üzerinde yaptığı solgun kıvrım, patilerinin yıllar boyunca alışkanlıkla yerleştiği o iki küçük nokta…

Her şey aynıydı.

Ama Üstat Pero artık aynı değildi.

Taş da aynı değildi.

Çünkü bazı dönüşler, geldiğiniz yeri değiştirmezdi.

Sizi değiştirirdi.

Genç çırak onu avuçlarının içinde taşıyordu. Yorgundu. Omuzları düşmüş, nefesi ağırlaşmıştı. Yine de elleri titremiyordu. Korkuyordu; ama taşıyordu. Üstat Pero onun avuçlarının içinde küçük bir cübbe, kararmış bir bıyık, yavaşlayan bir nefes ve ikinci kez çağrılmış bir Son Görü’nün ağırlığıyla duruyordu.

Çırak taşın yanına diz çöktü.

Üstat Pero’yu dikkatle bıraktı.

Bu kez taşın üzerine değil.

Taşın önüne.

Üstat Pero önce toprağa bastı. Küçük patileriyle taşın dibindeki nemli zemini hissetti. Sonra başını kaldırıp yıllardır oturduğu kayaya baktı.

Kaya onu bekliyordu.

Hayır.

Beklemek bir canlı işiydi.

Ama bazı taşlar da beklerdi.

Üstat Pero bunu artık biliyordu.

“Üstadım,” dedi çırak.

Üstat Pero başını çevirmedi. “Evet, delikanlı.”

“Yine aynı taşa mı oturacaksınız?”

Üstat Pero bir süre cevap vermedi.

Sonra çok yavaş konuştu.

“Aynı taş değil.”

Çırak kaşlarını çattı.

Taşa baktı.

Taş aynı taştı.

Ama itiraz etmedi.

Artık öğrendiği bir şey vardı: Üstat Pero bir şeye aynı değil diyorsa, onun farklılığını gözle değil, bekleyişle anlamak gerekirdi.

Üstat Pero kayaya tırmanmaya çalıştı.

İlk hareketinde cübbesi taşa takıldı.

Çırak hemen elini uzattı.

Üstat Pero bu kez beklemedi.

Patisini genç elfin parmağına koydu.

Çırak onu kaldırdı.

Taşın üzerine yerleştirdi.

Yaşlı fare bedeni bir an sendeledi; ama düşmedi. Çırak ellerini geri çekmedi. Üstat Pero da onu durdurmadı. Üç adımlık çizginin içinde artık yalnızca izin yoktu.

İhtiyaç vardı.

Ve ihtiyaç, bazen en eski saygı biçimlerinden daha dürüsttü.

Üstat Pero taşın üzerinde kendisine bir yer buldu.

Yıllardır oturduğu yeri değil.

Biraz daha kenarda.

Biraz daha yüksekte.

Kayanın yüzeyinde eskiden dikkat etmediği ince bir çatlak vardı. Çatlak, taşın içinden geçip derinlere doğru iniyor gibiydi. Sanki kaya, kendi kalbinin yerini saklamıştı da şimdi, ancak kuyuya gidip dönen, Pu’nun bedelini öğrenen ve Kırık Kehanet Kurdu’nun tadını zihninde taşıyan birine onu gösteriyordu.

Üstat Pero patisini o çatlağın üzerine koydu.

Taş soğuktu.

Ama çatlağın içi soğuk değildi.

Orada bir hatıra vardı.

Son Görü Hattı’nın derine açılan yeri.

Üstat Pero gözlerini kapamadı.

Önce çembere baktı.

Son Görü Elfleri yavaş yavaş toplanıyordu. Kimse çağırmamıştı. Yine de gelmişlerdi. Gençler, yaşlılar, saçları dökülmeye başlamış olanlar, başı tamamen çıplak olup Blaris mühürleriyle kaplı olanlar, ellerinde hiçbir şey taşımayanlar, avuçlarında yaprak, taş, su damlası veya kırık bir dal parçası tutanlar…

Hepsi sessizce yerlerini aldı.

Ama bu kez çember yalnızca ön görü aramak için kurulmadı.

Bu kez çember, beklemek için kuruldu.

Görmek için.

Tanık olmak için.

Üstat Pero bunu hissetti.

Taşın çevresindeki üç adımlık çizginin dışında duran yüzlerce bakış vardı. Ama yalnızca yaşayanlar değildi bunlar. Hattın içinde de bakışlar toplanıyordu. Tamamlanmış Son Görülerden kalan izler, yarım kalmış ön görülerin sahipleri, ölmüş son görücülerin sessiz yankıları, henüz kendi yolunu bulamamış genç bakışların kıpırtıları…

Hepsi yaklaşıyordu.

Son Görü Hattı, onu bekliyordu.

Kırık Kehanet Kurdu da bekliyordu.

Üstat Pero nefes aldı.

Zor.

Ama aldı.

Çırak taşın dibinde diz çöktü.

“Yanınızdayım,” dedi.

Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.

“Gözlerinle değil.”

“Nefesimle.”

“İyi.”

Çırak başını eğdi.

Üstat Pero gözlerini kapadı.

“Alesdeamon,” diye fısıldadı. “Görünün yükünü hafif eyle.”

Çırak aynı anda fısıldadı.

“Gördüğümüzü değil, anlamamız gerekeni bağışla.”

Çemberin dışında birkaç Son Görü Elfi de aynı duaya katıldı.

Sonra birkaç kişi daha.

Sonra daha fazlası.

Dua, ormanın içinde büyümedi.

Yükselmedi.

Bağırmadı.

Sadece yayıldı.

Köklerin arasından geçen su gibi, yaprakların altına saklanan rüzgâr gibi, taşın içinden sızan eski bir hatırlayış gibi yayıldı.

Üstat Pero patisini çatlağa bastırdı.

Ve Son Görü Hattı açıldı.

Bu kez düşmedi.

Bu kez kaymadı.

Bu kez çağrılmadı.

Girdi.

Bilerek.

İsteyerek.

Korkarak.

Ama girerek.

Hat, onu karşıladı.

Kirliydi.

Daha önce gördüğünden daha kirli.

İnce yağ tabakası artık birçok iplikte açıkça görünüyordu. Bazı ipliklerin rengi bozulmuş, bazı ön görülerin akışı fazla düzgünleşmiş, bazı yarım kalmış görüntüler yanlış anlamlarla parlamaya başlamıştı. Hattın güzelliği hâlâ oradaydı; ama artık güzelliğin altında çalışan açlık saklanmıyordu.

Üstat Pero, hattın ortasında durdu.

Küçük bir fare değildi orada.

Bir elf de değildi.

Bir beden değildi.

Bir anlamdı.

Pu’dan gelen parçayı taşıyan, Son Görü’sünü tamamlamış, ikinci Son Görü’ye çağrılmış, Kırık Kehanet Kurdu tarafından kirlenmiş ama hâlâ kendisi olan bir anlam…

Hattın dört bir yanında bakışlar belirdi.

Yüz değildi bunlar.

Göz de değildi.

Daha çok yönelimlerdi.

Dikkatler.

Tanıklıklar.

Yüzlerce Son Görü Elfi ve son görücü, kendi görüleri içinde, kendi ipliklerinin kıyısında, kendi dualarının sessizliğinde ona bakıyordu.

Üstat Pero onların ağırlığını hissetti.

Bu ağırlık, yargı değildi.

Bekleyişti.

Ve bekleyiş, bazen yargıdan daha ağır olurdu.

Kırık Kehanet Kurdu derinlikten çıktı.

Bu kez saklanmadı.

Düğümün içinden yavaşça yükseldi. Görü parçalarından oluşan bedeni, gerçekleşmemiş ihtimallerle kabarıyordu. Sırtında hiç gidilmemiş yollar kıvrılıyor, kaburgalarının arasından söylenmemiş sözler sızıyor, patilerinin çevresinde tutulmamış eller solgun ışıklarla çırpınıyordu.

Ağzında bir şey yoktu.

Bu kez Üstat Pero’nun gerçekleşmemiş yüzünü taşımıyordu.

Buna ihtiyacı yoktu.

Çünkü Üstat Pero zaten gelmişti.

Kurt başını eğdi.

Gözleri yoktu.

Ama bütün hat, onun baktığını hissetti.

Üstat Pero da hissetti.

Kurdun açlığı ona uzandı.

İlk olarak kararmış bıyığındaki kir kıpırdadı.

Sonra zihninin kenarındaki gölge.

Sonra ikinci Son Görü’sünün çevresine yapışmış ince kuşku.

Kurt ona dışarıdan saldırmadan önce, içeride bıraktığı kirle yokladı.

Pu tehdit gibi görünmeye çalıştı.

Kuyu tuzak gibi parladı.

Çırak bir yük gibi belirdi.

Son Görü Hattı kurtarılmaya değmeyen bir karmaşa gibi göründü.

Üstat Pero nefes aldı.

Hattın içinde nefes almak diye bir şey yoktu.

Yine de aldı.

Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.

Kir hemen geri çekilmedi.

Ama titredi.

Bu yeterliydi.

Üstat Pero, Kırık Kehanet Kurdu’na doğru yürüdü.

Kurt bekledi.

İlk adımda iplikler sarsıldı.

İkinci adımda bazı ön görüler karardı.

Üçüncü adımda kurtun bedeni büyüdü.

Sonra kurt saldırdı.

Bu kez görüler yer değiştirmedi.

Bu kez anlam eğilmedi.

Bu kez kurt doğrudan geldi.

Ağzı açıldı.

Dişlerinin arasında kırılmış ihtimaller değil, bütün bir karanlık vardı. Üstat Pero, o karanlığın içinde olmamış hayatların üst üste yığıldığını gördü. Birbirine karışmış yüzler, kapılar, yollar, vedalar, sözler, yeminler, ölümler, kurtuluşlar…

Kurt onun üzerine kapandı.

Pero kaçmadı.

Kendisini yana atmadı.

Savunma düğümü çekmedi.

Tam tersine ileri atıldı.

Kurtun ağzına doğru.

Dışarıda çırak, taşın üzerindeki küçük bedenin bir anda öne kapandığını gördü.

“Üstadım!”

Ama Üstat Pero artık geri dönmüyordu.

Hattın içinde, kurtun dişleri kapanmadan önce Üstat Pero varlığını genişletti.

Bu genişleme güç gibi değildi.

Bir büyü gibi de değildi.

Daha çok, uzun zamandır tutulmuş bir anlamın sonunda kendisini söylemesi gibiydi.

Üstat Pero, kendi tamamlanmış Son Görü’sünü hatırladı.

Pu’yu.

Kuyuyu.

Düşüşü.

Fare bedenini.

İki yüz yirmi yılı.

Taşı.

Çırağı.

İkinci Son Görü’yü.

Kuyunun sessizliğini.

Kırık Kehanet Kurdu’nun açlığını.

Ve bütün bunların ortasında tek bir şeyi seçti.

Geri çekilmemeyi.

Kurtun ağzı kapandı.

Ama Üstat Pero’yu yutamadı.

Çünkü Pero kendisini kurdun dişleri arasına bırakmadı.

Dişlerin arasındaki gerçekleşmemiş görüntülere tutundu.

Bir tanesini yakaladı.

Hiç söylenmemiş bir söz.

Onu kurdun bedeninden çekti.

Söz, kurtun ağzında kan gibi değil, ışık gibi aktı.

Kurt sarsıldı.

Pero ikinciye uzandı.

Hiç gidilmemiş bir yol.

Onu da çekti.

Üçüncü.

Tutulmamış bir el.

Dördüncü.

Yaşanmamış bir kurtuluş.

Beşinci.

Yanlış anlaşılmış bir uyarı.

Altıncı.

Tamamlanmamış bir dua.

Yedinci.

Hiç görülmemiş bir veda.

Kurt hırladı.

Hırlama, hattın içinde bir fırtına gibi dağıldı. İplikler gerildi. Yüzlerce son görücü aynı anda nefesini tuttu. Çemberdeki elflerin bazıları sarsıldı. Çırak taşın dibinde, Üstat Pero’nun bedenini düşmesin diye iki eliyle tuttu.

Bu kez izin beklemiyordu.

Öğrenmişti.

Hattın içinde, Kırık Kehanet Kurdu pençesini savurdu.

Pençe, et kesmedi.

Bir ipliği kesti.

Üstat Pero, kesilen ipliğin içinden bir genç elfin ön görüsünün dağıldığını gördü. Hemen uzandı. Dağılmakta olan görüntünün parçalarını topladı. Kapı. Gölge. Nefes. Uyarı. Korku. Hepsini olması gereken sıraya koydu.

Kurt tekrar saldırdı.

Bir başka ipliği büktü.

Pero onu düzeltti.

Kurt, üç ipliği birden ağzına aldı.

Pero, ilkini kurtardı.

İkincisinin anlamını geri çevirdi.

Üçüncüsünü kurtaramadı.

Üçüncü iplik karardı ve kurdun bedenine karıştı.

Pero bunu gördü.

Acı duydu.

Durmadı.

Kurdun üzerine atladı.

Bu kez düzeltmek için değil.

Toplamak için.

Çünkü artık anlamıştı.

Kurtun bedenindeki gerçekleşmemiş görüler tek tek düzeltilemeyecek kadar çoktu. Hattın kıyısında bırakılmaları yetmiyordu. Kurt onları yeniden yutuyor, yeniden bozuyor, yeniden büyüyordu. Onu dışarıdan çözmek mümkün değildi.

Onu kendi içine almak gerekiyordu.

Bu düşünce, hattın içinde yankılandı.

Tanık olan yüzlerce bakış bunu duydu.

Çırak duymadı.

Ama Üstat Pero’nun bedeninin taş üzerinde ağırlaştığını hissetti.

“Üstadım,” diye fısıldadı.

Cevap gelmedi.

Hattın içinde, Üstat Pero Kırık Kehanet Kurdu’nun sırtına çıktı.

Sırt, tüy değil görü parçalarıydı.

Her adımında başka bir ihtimal ayağının altında açılıyor, başka bir yaşanmamış hayat kendisini ona göstermeye çalışıyordu. Bir ev. Bir savaş. Bir çocuk. Bir kayıp. Bir yol. Bir pişmanlık. Bir sevinç. Bir ölümden dönme. Bir ölümden dönememe.

Hepsi ona tutundu.

Hepsi var olmak istedi.

Hepsi, beni de al demedi.

Ama varlıkları bunu bağırdı.

Pero patilerini kurtun sırtına bastırdı.

“Gel,” dedi.

Kurt sarsıldı.

Pero tekrar söyledi.

“Gel.”

Bu kez sözü kurda değil, kurdun içinde hapsedilmiş gerçekleşmemiş görüler söylemişti.

“Gel.”

Görüler kıpırdadı.

Kurtun bedeni çatladı.

Sırtındaki tamamlanmamış yollar, kaburgalarındaki söylenmemiş sözler, pençelerinin altındaki tutulmamış eller, çenesindeki kırılmış ihtimaller bir an için kurttan ayrılmak ister gibi titredi.

Kurt bunu hissetti.

Öfkelendi.

Bütün bedeniyle dönüp Üstat Pero’yu üzerinden atmaya çalıştı.

Hattın derinliği ters döndü.

Yollar göğe çıktı.

Kapılar yere kapandı.

Ölümler çiçek gibi açtı.

Kurtuluşlar çukur gibi karardı.

Üstat Pero tutundu.

Neye?

Bilmiyordu.

Belki kendi Son Görü’süne.

Belki Pu’nun Yaşa titreşimine.

Belki çırağın taş dibinde tuttuğu küçük bedenine.

Belki Alesdeamon’un sessizliğine.

Belki de yalnızca artık oturmamaya verdiği karara.

Kurt döndü.

Pero düşmedi.

Kurt ipliklerin arasına daldı.

Pero bırakmadı.

Kurt yüzlerce gerçekleşmemiş görüyle onu boğmaya çalıştı.

Pero hepsini gördü.

Hepsini anlamaya çalışmadı.

Bu kez o hatayı yapmadı.

Onları tek tek yorumlamadı.

Onları tek tek kurtarmaya çalışmadı.

Sadece çağırdı.

“Gel.”

Bir görüntü kurttan kopup Pero’ya girdi.

Üstat Pero’nun varlığı sarsıldı.

Dışarıda bedeni titredi.

Çırak onu tuttu.

İkinci görüntü koptu.

Üçüncü.

Dördüncü.

Onuncu.

Yirminci.

Yüzüncü.

Gerçekleşmemiş görüler Üstat Pero’nun içine dolmaya başladı.

Her biri bir ağırlıktı.

Her biri bir ihtimaldi.

Her biri yaşanmamış olmanın sancısını taşıyordu.

Pero’nun zihni genişlemek zorunda kaldı.

Genişledikçe çatladı.

Çatladıkça içine daha çok şey doldu.

Çırak, taşın üzerinde onun cübbesinin altından ince ışıklar sızdığını gördü. Işık değildi belki. Gölge de değildi. Bir an yüz gibi oluyor, sonra yol gibi dağılıyor, sonra su damlası gibi titriyor, sonra hiç söylenmemiş bir sözün ağırlığıyla kayboluyordu.

“Üstadım!”

Üstat Pero cevap vermedi.

Çünkü artık tek bir ses değildi.

İçinden yüzlerce gerçekleşmemiş görü geçiyordu.

Bir annenin söylemediği ad.

Bir savaşçının kaldırmadığı kılıç.

Bir çocuğun atmadığı adım.

Bir elfin tamamlamadığı dua.

Bir yolcunun dönmediği ev.

Bir gölgenin seçmediği yol.

Hepsi onun içinde yer arıyordu.

Kırık Kehanet Kurdu küçülmeye başladı.

Ama küçülürken daha vahşileşti.

Ağzını Üstat Pero’nun üzerine kapatmaya çalıştı.

Pero, kurdun çenesini tuttu.

Patiyle değil.

Anlamla.

“Sen açlıksın,” dedi.

Kurt hırladı.

“Ben kap değilim,” dedi Pero.

Kurtun bedeni bir an için dondu.

Üstat Pero’nun sesi ağırlaştı.

“Ben yolum.”

Bu sözle birlikte, gerçekleşmemiş görüler akmaya başladı.

Kurdun bedeninden.

Pero’nun içine.

Pero’nun içinden geçmeden durmadılar.

Çünkü henüz gidecekleri yer yoktu.

Henüz kuyuya ulaşmamışlardı.

Henüz arıtılmamışlardı.

Henüz Son Görü Hattı yeniden nefes almamıştı.

Bu yüzden Pero onları tuttu.

Kendi içinde tuttu.

Her biri yakıyordu.

Her biri kesiyordu.

Her biri aklının başka bir köşesinde kendi olmamışlığını kanıtlamaya çalışıyordu.

Kırık Kehanet Kurdu artık sırtını dik tutamıyordu.

Bedeni çözülüyordu.

Ama tamamen yok olmuyordu.

Çünkü kurt yalnızca dışarıdaki beden değildi.

Kurt aynı zamanda açlıktı.

Ve açlığın bir parçası, Pero’nun içindeki kirle hâlâ bağlıydı.

Üstat Pero bunu fark etti.

Kurtun son hamlesi oradan geldi.

Dışarıdan değil.

İçeriden.

Pero’nun kendi görüsüne yapışmış kir kıpırdadı.

Bir an için Pu’nun kuyusu yine tuzak gibi göründü.

Bir an için çırak onu taşımayacakmış gibi göründü.

Bir an için Alesdeamon’un sessizliği terk edişe benzedi.

Bir an için ikinci Son Görü, kurtun kurduğu bir yalan gibi parladı.

Üstat Pero sendeledi.

Kurtun kalan bedeni hemen toparlandı.

Bir ağız daha açıldı.

Bu ağız kurdun başında değil, hattın içinde açıldı.

Bütün kirli iplikler aynı anda Pero’ya döndü.

Sanki Son Görü Hattı’nın bozulmuş parçaları onu kusmak istiyordu.

Çırak dışarıda bunu hissetti.

Nasıl hissettiğini bilmiyordu.

Ama birden, taşın çevresindeki havanın Üstat Pero’yu itmeye çalıştığını anladı. Yaşlı farenin küçük bedeni ellerinin arasında ağırlaştı. Sonra hafifledi. Sonra yeniden ağırlaştı.

“Delikanlı,” dedi çırak.

Bu kez sesi titremedi.

“Buradayım.”

Üstat Pero, hattın içinde bu sesi duydu.

Delikanlı.

Kendi kelimesi.

Kendisine geri dönen kelime.

Bir tutamak.

Kırık Kehanet Kurdu son kez atıldı.

Üstat Pero da atıldı.

Bu kez savunmadı.

Düzeltmedi.

Kendini geri çekmedi.

Kurdun kalan bedenine doğru, bütün varlığıyla ilerledi.

Çarpıştılar.

Hattın içinde ses olmadı.

Ama yüzlerce son görücü aynı anda dizlerinin üzerine çökmüş gibi hissetti.

İplikler büküldü.

Görüler parladı.

Yarım kalmış dualar tamamlanmadan titredi.

Ölülerin izleri sustu.

Yaşayanların nefesleri kesildi.

Üstat Pero, Kırık Kehanet Kurdu’nun kalan varlığını tuttu.

Sonra onu kendi içine çekti.

Kurt direnç gösterdi.

Dişleriyle, pençeleriyle, açlığıyla, gerçekleşmemiş yüzlerle, olmamış hayatlarla, yanlış hatırlayışlarla direndi.

Pero bırakmadı.

Kendi zihni çatladı.

Ama dağılmadı.

Kendi bedeni taş üzerinde sarsıldı.

Ama düşmedi.

Çünkü çırak onu tutuyordu.

Son parça da koptu.

Kırık Kehanet Kurdu’nun şekli dağıldı.

Kurt artık hattın içinde bir beden olarak durmuyordu.

Onun yerine Üstat Pero’nun içinde ağır, kıpırdayan, sızan bir yük vardı.

Gerçekleşmemiş görüler.

Kırık anlamlar.

Yarım kalmış kaderler.

Açlığın kendisinden kalan kir.

Hepsi onun içine dolmuştu.

Son Görü Hattı bir an için sessizleşti.

Sonra yüzlerce bakış Üstat Pero’ya döndü.

Yaşayanlar.

Ölmüş olanlar.

Henüz kendi Son Görü’süne varmamış olanlar.

Tamamlamış olanlar.

Yarım kalmış olanlar.

Hepsi onu gördü.

Üstat Pero artık yalnızca taşında oturan yaşlı bir fare değildi.

Hattın içinde, gerçekleşmemiş görülerle dolu yürüyen bir mühürdü.

Ama bu mühür tamamlanmamıştı.

Çünkü mühür tutuyordu.

Arıtmıyordu.

Ve tuttuğu şey dışarı sızmaya başlamıştı.

İlk sızıntı, Üstat Pero’nun cübbesinin kenarından çıktı.

Dışarıda çırak bunu gördü.

Cübbesinin altından bir görüntü sızdı.

Bir yol.

Sonra yol kayboldu.

Ardından bir el.

Sonra bir dua.

Sonra küçük bir çocuk gülüşü.

Sonra hiç yaşanmamış bir ölümün soğukluğu.

Çırak, Üstat Pero’yu daha sıkı tuttu.

“Üstadım,” dedi.

Üstat Pero gözlerini açtı.

Bu kez çırağı hemen tanıdı.

Ama bakışlarının arkasından başka şeyler de bakıyordu.

Yüzlerce olmamış şey.

Yüzlerce gerçekleşmemiş görü.

Yüzlerce tamamlanmamış anlam.

Üstat Pero nefes aldı.

Nefesi bir an için kendisine ait değildi.

Sonra geri aldı.

“Başardık mı?” diye sordu çırak.

Üstat Pero, taşın üzerinde oturmaya çalıştı.

Çırak onu destekledi.

Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.

Kararmış bıyık artık yalnız değildi. Cübbesinin kıyılarında, patilerinin çevresinde, gözlerinin derininde ince sızıntılar vardı.

“Hayır,” dedi.

Çırak dondu.

Üstat Pero gözlerini uzaklara çevirdi.

Ormanın ötesine değil.

Kuyunun olduğu yere.

Pu’nun beklediği yere.

“Daha yalnızca taşıyoruz.”

Sonra cübbesinin altından başka bir gerçekleşmemiş görü sızdı.

Bir kapı.

Kapının ardında hiç açılmamış bir gelecek.

Kapı kaybolmadan önce, Üstat Pero fısıldadı.

“Şimdi onu yaşatmaya gidiyoruz.”

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler. Son iki bölüm kaldı. Sonra da bir sürpriz bölümümüz gelecek ve kitap tamamlanacak.

Sizce de cesaret ile korkusuzluk arasında bir fark yok mu?

Bana kalırsa korkusuzluk daha kolay, çünkü cesaret aslında korkuya rağmen harekete geçmek oluyor.

Peki sizce, bir kahramanı düşündüğünüzde, hangisi daha önemli?

Gücü mü? Yoksa üstlenmeye hazır olduğu yük mü?

Bir de, sizce bu kitap iyi bir puanı hak etmiyor mu? Lütfen yorumlarınızı ve puanlarınızı eksik etmeyiniz.

- M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı