6. Bölüm — Gerçekleşmemiş Görüler

Üstat Pero’nun bıyığındaki kararma geçmedi.
İlk başta yalnızca küçük bir iz gibi duruyordu. İnce, neredeyse fark edilmeyecek kadar dar, yaşlı bir farenin bıyığındaki önemsiz bir gölge… Ama çırak onu gördüğünden beri gözünü oradan alamıyordu.
Çünkü o kararma, dışarıdan görünen tek şeydi.
Asıl kararma, Üstat Pero’nun içindeydi.
Bunu Üstat Pero da biliyordu.
Taşının üzerinde oturuyordu; ama eskisi gibi değildi. Cübbesi yine üzerindeydi. Patileri yine taşın yüzeyine değiyordu. Son Görü Ormanı yine sessizdi. Çember dağılmış, elflerin bir kısmı uzaklaşmış, bir kısmı ise üç adımlık çizginin dışında başlarını eğerek beklemeye devam etmişti.
Kimse ne olduğunu bilmiyordu.
Kimse sormuyordu.
Sormamak bazen saygıydı.
Bazen korkaklıktı.
Bazen de ikisi arasındaki çizgi, insanın ya da elfin kendisine söyleyemediği kadar inceydi.
Çırak taşın dibindeydi.
Gitmemişti.
Üstat Pero gözlerini her açtığında onu orada buluyordu. Genç elf bazen suyu yaklaştırıyor, bazen cübbenin taşın kenarına takılan ucunu düzeltiyor, bazen yalnızca nefesini dinliyordu.
Bazen de hiçbir şey yapmıyordu.
Bu, öğrenilmiş bir sabırdı.
Yeni ama gerçek.
Üstat Pero sonunda konuştu.
“Delikanlı.”
Çırak hemen eğildi. “Evet, üstadım.”
“Bıyığıma bakmayı bırak.”
Çırak utandı.
Bakışlarını hemen indirdi.
“Özür dilerim.”
“Özür dileme. Bakılması gereken bir şey. Sadece çok baktığında büyüyor gibi oluyor.”
Çırak bu kez başını kaldırdı. “Büyüyor mu?”
Üstat Pero bir süre cevap vermedi.
Sonra gözlerini kapadı.
“İçeride büyüyor.”
Çırak susup kaldı.
Bu kez sorusunu yutmadı.
“Ne bıraktı sizde?”
Üstat Pero’nun patileri taşın üzerinde hafifçe kasıldı.
Ne bıraktı?
Soru kolaydı.
Cevap değildi.
Çünkü bırakılan şey bir yara değildi. Yara olsa kanardı. Acırdı. Kabuk bağlardı. Bir gün kapanırdı. Bırakılan şey bir leke de değildi. Leke olsa silinirdi. Bir iz olsa zamanla solardı.
Bu başka bir şeydi.
Bilişsel bir kir.
Ama yalnızca zihinsel değil.
Sanki düşüncelerinin içine yerleşmiş, fakat bedeni de onu taşımak zorundaymış gibi… Sanki her nefes alışında o kir, göğsünün içinde yer değiştiriyor; her göz kırpışında bakışlarının arkasına ince bir perde asıyordu.
“Yanlış bir hatırlayış,” dedi sonunda.
Çırak anlamadı.
Üstat Pero devam etti.
“Bir şeyi görmeden önce onun neye benzediğini fısıldayan bir kir. Daha görmeden, ona nasıl bakman gerektiğini kulağına söyleyen bir şey. Bir uyarıyı teselliye benzetebilir. Bir yolu tuzağa. Bir dostu gölgeye. Bir gölgeyi dosta.”
Çırak yutkundu. “Sizden bir şey aldı mı?”
“Bilmiyorum.”
“İçinize bir şey bıraktığını söylemiştiniz.”
“Evet.”
“Peki onu çıkaramaz mıyız?”
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
Bu kez gülümseme yoktu.
“Önce ne olduğunu anlamamız gerekiyor.”
“Şimdi mi?”
Çırak bunu söyler söylemez cevabı bildiğini anladı.
Yine de söylemişti.
Çünkü karşısındaki varlık çok yaşlıydı. Çok yorgundu. Kırılmış bir nefesle konuşuyordu. Üstat olsa da, Son Görü’sünü tamamlamış olsa da, iki yüz yirmi yıl yaşamış olsa da, bir Dimar parçası taşısa da, şu anda taşının üzerinde oturmak için bile zaman zaman desteğe ihtiyaç duyuyordu.
Üstat Pero ona baktı.
“Evet,” dedi. “Şimdi.”
“Dinlenmelisiniz.”
“Dinlenmek görüyü temizlemez.”
“Düşebilirsiniz.”
“Düştüm zaten.”
“Yine düşebilirsiniz.”
“Muhtemelen.”
“Üstadım…”
“Delikanlı.”
Çırak sustu.
Üstat Pero’nun sesi sert değildi.
Ama tartışmayı bitirmişti.
“Eğer gördüğüm her şey artık çarpıtılabilecekse,” dedi Pero, “dinlenmek yalnızca yanlış görmeye hazırlanmak olur.”
Çırak cevap veremedi.
Üstat Pero taşın üzerinde doğrulmaya çalıştı. Küçük bedeni titredi. Çırak hemen elini uzattı; ama dokunmadı. Bekledi. Üstat Pero ona baktı, sonra çok küçük bir baş hareketi yaptı.
Bu izin demekti.
Çırak onu dikkatle destekledi.
Yaşlı fare bedeni yeniden taşın üzerinde dik durdu. Cübbesi düzeltildi. Patileri taşın soğuk yüzeyine yerleşti. Kararmış bıyığı, diğerlerinin arasında ince bir kırık gece gibi durdu.
Üstat Pero gözlerini kapamadan önce fısıldadı.
“Alesdeamon, görünün yükünü hafif eyle.”
Çırak başını eğdi.
“Gördüğümüzü değil, anlamamız gerekeni bağışla.”
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Taş açıldı.
Ama bu kez, Son Görü Hattı ona önceki gibi karşılık vermedi.
İlk keşfindeki güzellik yoktu.
Ya da vardı; ama üzeri örtülmüştü. Bir zamanlar hayranlıkla baktığı iplikler hâlâ oradaydı. Yarım kalmış bakışlar, tamamlanmış görevler, ömürden düşmüş yıllar, eski dualar, henüz doğmamış ön görülerin titrek kıpırtıları… Hepsi hâlâ dokunun içindeydi.
Ama artık hat, uzaktan bakıldığında bile kirliydi.
İnce yağ tabakası birçok ipliğe yayılmıştı. Bazı yerlerde ışığı yalnızca hafifçe eğiyor, bazı yerlerde ipliğin rengini tamamen değiştiriyordu. Bazı ön görüler fazla pürüzsüz akıyor, bazı yarım görüntüler sanki hiç yarım kalmamış gibi davranıyordu.
Gelecek, yine kendi sesiyle konuşmuyordu.
Üstat Pero bunu görür görmez korktu.
Bu kez korkusunu bastırmadı.
Çünkü korku, burada işe yarayabilirdi.
Korku, bazı şeyleri doğru adlandırırdı.
Hattın içinde ilerledi.
Yavaş.
Çok yavaş.
Kırık Kehanet Kurdu’nu aramadı.
Hayır.
Aramak istedi.
Ama aramadı.
Çünkü onu tekrar görmekten korkuyordu.
Bunu da inkâr etmedi.
Bir kere yenilmişti.
Zihnine kir bulaşmıştı.
Kendi görüsüne güveni sarsılmıştı.
Kurdu bulursa, bu kez gördüğü kurdun gerçekten kurt olup olmadığından bile emin olamayabilirdi.
Bu düşünce, onu başka her şeyden daha fazla korkuttu.
Bu yüzden uzaktan izledi.
Hattın derin kıvrımlarına yaklaşmadan, ipliklerin kenarlarında kaldı. Kirin nasıl yayıldığını izledi. Hangi görülerde yoğunlaştığını gördü. Hangi elflerin nefeslerini bozduğunu, hangilerinin hatıralarına dokunduğunu, hangilerinin ön görülerini fazla düzgün hale getirdiğini inceledi.
Ve tablo yavaş yavaş açıldı.
Bir genç Son Görü Elfi’nin ipliğinde, daha dün doğru yoldan sapması gereken bir ön görü vardı. Sapacaktı; çünkü o sapma sayesinde bir tehlikeyi fark edecekti. Fakat kir, sapmayı düzleştiriyordu. Yol daha güvenli görünüyordu. Daha kolay. Daha huzurlu. Genç elf, görüye güvenirse, tehlikeyi fark etmeyecekti.
Başka bir iplikte, yaşlı bir Son Görücü’nün yıllar önce gördüğü ama tamamlayamadığı bir görüntü duruyordu. Bir ölüm görmüştü. Ama ölümün kime ait olduğunu anlayamadan uyanmıştı. Kir o görüntünün üzerine çökmüş, ölümü bir vedaya, vedayı bir kurtuluşa benzetmişti.
Bir başka iplikte, yarım kalmış bir dua vardı.
Bir başkasında, görülmüş ama inkâr edilmiş bir yangın.
Bir diğerinde, hiç gidilmemiş bir yol.
Üstat Pero durdu.
Hiç gidilmemiş bir yol.
Kir orada daha koyuydu.
Sonra başka bir yerde de gördü.
Hiç söylenmemiş bir söz.
Kir orada da koyuydu.
Hiç tutulmamış bir el.
Hiç yaşanmamış bir kurtuluş.
Hiç gerçekleşmemiş bir uyarı.
Hepsi aynı tada sahipti.
Olmamışlık.
Üstat Pero’nun zihninde ağır bir kapı aralandı.
Kırık Kehanet Kurdu yalnızca yanlış görülerden beslenmiyordu.
Yalnızca korkudan, yalnızca karanlıktan, yalnızca bozulmuş kaderlerden beslenmiyordu.
O, gerçekleşmemiş görülerden besleniyordu.
Son Görü Elflerinin ve bütün son görücülerin göremediği, tamamlayamadığı, yanlış anladığı, yarıda bıraktığı, yaşanmadan hat içinde kalan görü parçalarından…
Her ön görü, bir ihtimal kapısı aralardı.
Her aralık kapanmazdı.
Bazıları açık kalırdı.
Bazıları yarım kalırdı.
Bazıları sahibi öldükten sonra bile hatta iz bırakırdı.
Bazıları hiçbir zaman gerçekleşmezdi.
Ama gerçekleşmemiş olmak, yok olmak demek değildi.
Hattın içinde hiçbir şey tamamen yok olmuyordu.
Görülmüş ama yaşanmamış olanlar, bir kıyıda birikiyordu.
İşte kurt orada büyümüştü.
Üstat Pero’nun içindeki korku derinleşti.
Çünkü bu, basit bir kir değildi.
Bu, hat kadar eski olmasa bile, hat kadar derine sızabilecek bir açlıktı.
Ne kadar çok Son Görü Elfi ön görü ararsa…
Ne kadar çok görü yarım kalırsa…
Ne kadar çok ihtimal yaşanmadan kalırsa…
Kurt o kadar çok beslenirdi.
Ve her beslendiğinde, yaşayanların göreceği geleceği biraz daha eğebilirdi.
Üstat Pero kendisini geri çekmek istedi.
Sonra durdu.
Çünkü kendi bedenindeki kiri hissetti.
Hattın içindeki kiri gördüğü için değil.
Kendi zihninde onu tanıdığı için.
Kırık Kehanet Kurdu, son savaşta ona yalnızca saldırmamıştı.
Ona yapışmıştı.
Üstat Pero bunu şimdi anladı.
Kir, bıyığındaki kararma değildi.
O sadece dışarı taşan izdi.
Asıl kir, görülerinin eşiğine yerleşmişti.
Bundan sonra bir görüye her uzandığında, kir de onunla birlikte uzanacaktı.
Bir ön görü kırıntısına dokunursa, kir onun ışığını eğebilirdi.
Bir Son Görü parçasına bakarsa, kir kenarlarını kemirebilirdi.
Pu’yu düşünürse, onu tehdit gibi gösterebilirdi.
Kuyuyu düşünürse, onu tuzak gibi gösterebilirdi.
Kendi görevini düşünürse, onu ölüm gibi gösterebilirdi.
Ya da ölümü görev gibi.
Üstat Pero’nun zihni soğudu.
İkinci Son Görü’sünü hatırladı.
Pu.
Eksik ama yaralı değil.
Kuyu.
Sessiz ve ölmekte.
Görüdeki kendi varlığı.
Yorgun.
Kirli.
Ağır.
“Merak etme dostum,” demişti görüdeki Pero. “Bu sefer seni yaşatabilecek şeyi getirdim.”
O zaman bunun ne olduğunu bilmiyordu.
Şimdi biliyor muydu?
Hayır.
Ama bilmeye yaklaşıyordu.
Görüdeki Pero’nun bedeninden sızan gerçekleşmemiş görü parçalarını hatırladı.
Kuyunun onları içtiğini hatırladı.
Sessizliğin biraz azaldığını hatırladı.
Pu’nun bıyıklarındaki korku ve umudu hatırladı.
Bedel.
Pu’nun iki asır önce yaptığı şeyin bedeli.
Pero’ya verdiği parçanın bedeli.
Kuyudan eksilen özün bedeli.
Ve şimdi, Kırık Kehanet Kurdu’nun gerçekleşmemiş görülerden beslenen varlığı…
Üstat Pero’nun içinde bir şey yerine oturdu.
Hayır.
Tamamen değil.
Henüz değil.
Ama yeterince.
İkinci Son Görü, yalnızca Pu’ya dönmesini söylememişti.
Yalnızca kuyunun ölmekte olduğunu göstermemişti.
Ona, kuyuyu neyin yaşatabileceğini de göstermişti.
Gerçekleşmemiş görüler.
Ama o görüler şimdi kurdun bedenindeydi.
Kurt onları yiyordu.
Bozuyordu.
Hatta yayıyordu.
Ve son savaşta o kirin bir kısmı artık Üstat Pero’ya yapışmıştı.
Bu bir yenilgi miydi?
Evet.
Ama belki de yalnızca yenilgi değildi.
Belki de yolun ilk parçasıydı.
Bu düşünce geldiği anda, kir kıpırdadı.
Üstat Pero kendi zihninin kenarında ince bir hareket hissetti.
Sanki biri, onun düşüncesini dinlemişti.
Sanki biri, ikinci Son Görü’sünün çevresine yaklaşmıştı.
Hattın içinde uzak bir yerde kemirme sesi duyuldu.
Çok uzak.
Ama yeterince yakın.
Üstat Pero dondu.
Kurt görünmedi.
Ama oradaydı.
Bir gölge gibi değil.
Bir açlık gibi.
Ve bu kez Üstat Pero, onun nerede olduğunu aramadı.
Çünkü ararsa, kurdun ona ne göstereceğini bilmiyordu.
Geri çekildi.
Yavaşça.
Hattan çıkmak bile dikkat istiyordu artık. Çünkü her çıkış, bir görüntünün kenarından geçmekti. Her kenar bozulmuş olabilirdi. Her bozulma onu yanıltabilirdi.
Taş geri gelmeden önce, kendi ikinci Son Görü’sünün ipliğine bir kez daha baktı.
Uzaktan.
Dokunmadan.
İplik oradaydı.
Ağır.
Sessiz.
Kaçınılmaz.
Ama artık kenarında çok ince bir gölge vardı.
Bu gölge dün yok muydu?
Yoksa vardı da şimdi mi görüyordu?
Bunu bilmiyordu.
Ve bilmemek, onu taşın üzerinde duyduğu bütün korkulardan daha fazla ürküttü.
Çünkü Son Görü değişmezdi.
Değişmemeliydi.
Ama Son Görü’nün çevresindeki anlam değiştirilebilirdi.
Kırık Kehanet Kurdu bunu yapabilirdi.
Belki yapmaya başlamıştı bile.
Üstat Pero gözlerini açtı.
Taş geri geldi.
Orman geri geldi.
Çırak geri geldi.
Genç elf hemen eğildi. “Üstadım?”
Üstat Pero bir süre cevap vermedi.
Nefesi kesik değildi bu kez.
Ama ağırdı.
Çok ağır.
Sanki hattın içinden yalnızca bilgi değil, bir karar da taşımıştı.
Çırak onun gözlerine baktı.
Bu kez Üstat Pero onu hemen tanıdı.
Ama gözlerinin derinindeki gölge daha belirgindi.
Çırak bunu gördü.
Yine de geri çekilmedi.
“Ne gördünüz?” diye sordu.
Bu kez soru izinsiz değildi.
Bu kez soru, orada kalmanın bedeliydi.
Üstat Pero taşın üzerinde doğrulmaya çalıştı. Bedeni izin vermedi. Çırak elini uzattı. Üstat Pero patisini genç elfin parmağına koydu. Bu temas eskisi kadar şaşırtıcı değildi. Ama daha ağırdı.
Çırak onu yavaşça destekledi.
Üstat Pero oturdu.
Sonra çembere baktı.
Son Görü Elfleri dağılmıştı; ama onların izleri hâlâ oradaydı. Nefesleri havada kalmış gibiydi. Yarım kalmış bakışları, yaprakların üzerinde solgun bir çiy gibi duruyordu.
Üstat Pero, ilk defa taşının üzerinde otururken kendisini güvende hissetmedi.
Çünkü artık taşın neyi tuttuğunu biliyordu.
Hattı.
Ve hattın içinde çalışan açlığı.
Çırak sabırla bekledi.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
Kararmış olan bıyık da titredi.
“Gidiyoruz,” dedi.
Çırak bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra gözleri büyüdü.
“Nereye üstadım?” diye sordu endişeli genç. “Durumunuz iyi değil.”
Üstat Pero ona baktı.
Çok yaşlıydı.
Çok yorgundu.
Kirlenmişti.
Korkuyordu.
Ama gözlerinde, korkunun altından geçen başka bir şey vardı.
İkinci kez çağrılmış bir Son Görü’nün ağırlığı.
“Kimsenin değil delikanlı,” dedi. “Eğer yapmamız gerekeni yapmazsak, ikinci son görümü gerçekleştirmezsek bir daha kimse iyi olmayacak.”
Çırak cevap veremedi.
Üstat Pero gözlerini yeniden uzaklara çevirdi.
Bu kez uzaklar ormanın ötesinde değildi.
Kuyunun olduğu yerdeydi.
Pu’nun beklediği yerdeydi.
Ve gerçekleşmemiş görülerden beslenen açlığın, hâlâ Son Görü Hattı’nın karanlık bir kıvrımında sabırla çiğnediği yerde…
BÖLÜM NOTU
6. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.
Her zaman beni büyüleyen şeylerden biri, insanların gerçeğe ne kadar farklı tepkiler verdikleridir.
Bazıları gerçeğe doğru koşar.
Bazıları ise ondan kaçar.
Çoğumuz farklı zamanlarda her ikisini de yaparız.
Merak ediyorum:
Rahatsız edici bir gerçeği keşfetmeyi mi tercih edersiniz...
...yoksa rahatlatıcı bir yalana inanmaya devam etmeyi mi?
Düşüncelerinizi duymak isterim.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı