insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

2. Bölüm — Üstat Pero’nun İkinci Son Görüsü

2. Bölüm Kapak

Üstat Pero taşının üzerinde değildi.

Bedeni oradaydı.

Küçük, yaşlı, cübbesinin içinde neredeyse kaybolmuş fare bedeni taşın üzerinde duruyordu. Bıyıkları titriyor, patileri kayanın yüzeyine tutunuyor, gözleri Son Görü Ormanı’nın sabah sessizliğini görmüyordu. Genç çırak onun hemen yanında, kimsenin yaklaşamadığı o üç adımın içinde, ne yapacağını bilemeden bekliyordu.

Ama Üstat Pero orada değildi.

O, görünün içindeydi.

İkinci kez.

Bunu bilerek girmemişti.

Buna hazırlanarak girmemişti.

Bunu isteyerek de girmemişti.

Son Görü, ona bir kapı gibi açılmadı. Bir yol gibi uzamadı. Bir ses gibi çağırmadı. O çoktan görmüş, çoktan yürümüş, çoktan yerine getirmiş olan bir varlığın zihnine, kaderin kırılmış ama hâlâ keskin duran bir parçası gibi saplandı.

Bir an vardı.

Sonra o an yoktu.

Bir orman vardı.

Sonra orman yoktu.

Bir taş vardı.

Sonra taş, sanki hiç olmamış gibi uzaklaştı.

Üstat Pero, zamanın içinde durduğunu hissetti.

Zaman akmıyordu.

Zaman bekliyordu.

Bu, ön görü değildi.

Ön görü, bir nesnenin kenarına tutunur, bir canlının izine değer, bir sesin geride bıraktığı boşluktan küçük bir parça çekerdi. Ön görü sınırlıydı. Ön görü eksikti. Ön görü, çoğu zaman görmek isteyenin yorgunluğu kadar berrak, korkusu kadar bulanık olurdu.

Bu o değildi.

Bu, hayatın üzerine kapanan büyük bir eldi.

Bu, bir yolun sonuna konmuş işaretti.

Bu, bir ruhun ne için yanıp tükendiğini gösteren ağır, geri çevrilemez, merhametsiz bir bilgiydi.

Bu Son Görü’ydü.

Ama Son Görü bir kez gelirdi.

Bir kez.

Üstat Pero bunu biliyordu.

Çünkü ilkini görmüştü.

Çünkü ilkini yaşamıştı.

Çünkü ilkini gerçekleştirmişti.

Çünkü onun bedeliyle, elf bedeninden çıkıp fare bedenine düşmüş, ölümün eşiğinde durması gerekirken iki yüz yirmi yıl daha taşının üzerinde oturmuştu.

O yüzden bu gördüğü şey, olması gereken değildi.

Yine de oluyordu.

Karanlık açıldı.

Karanlığın içinde önce bir titreşim belirdi.

Çok inceydi.

Duyulmayan bir ses gibiydi. Görülmeyen bir ışık gibiydi. Dokunulmayan bir yaraya benzeyen bir varlık belirtisi… Pero, bu titreşimi tanıdı.

Pu.

Adını o zaman bilmediği, ama artık hiçbir şeyden daha iyi bildiği varlık.

Fare yaratımlı Dimar.

Gayya kuyusunun koruyucusu.

Kendisini uyarmış, kaçırmaya çalışmış, yine de avuçlarının içinde taşınmış olan o küçük ve büyük varlık.

Pero onu gördü.

Bu sefer kırık bir taşın gölgesinde yatmıyordu.

Bu sefer yaralı değildi.

Bu sefer yok oluşun kenarında titremiyordu.

Pu ayaktaydı.

Ya da fare biçimli bedeninin durabileceği kadar ayakta… İnce ayakları kuyu kenarındaki solgun taşın üzerinde duruyor, küçük bedeni neredeyse hiç hareket etmiyor, bıyıkları usul usul titriyordu. Gözleri kapalıydı. Ama bir Dimar’ın gözlerini kapatması, görmediği anlamına gelmezdi.

Pu görüyordu.

Hissediyordu.

Bekliyordu.

Ama eksikti.

Üstat Pero bunu hemen anladı.

Nasıl anladığını bilmiyordu. Belki içindeki parçadan. Belki iki yüz yirmi yıl boyunca bedenini yavaşlatan, ölümün kapısında onu bekleten o yabancı ama tanıdık özden. Belki bir zamanlar ellerinin arasında tuttuğu varlığın ne kadar büyük olduğunu bilen tek ölümlü olduğu için.

Pu yaralı değildi.

Ama tam değildi.

Bir şey onda olması gereken yerde durmuyordu.

Bir şey ona geri dönmemişti.

Bir şey, onunla birlikte titreşmesi gerekirken ayrı bir yerde, ayrı bir bedende, ayrı bir kaderde yaşıyordu.

Üstat Pero, kendi göğsünün içinde o eksik parçanın sessizliğini hissetti.

Görü bunu açıklamadı.

Görü, onu anlamaya zorlamadı.

Sadece gösterdi.

Kuyu oradaydı.

Ama kuyu da kuyu gibi değildi.

Gayya kuyusu, Pero’nun hatırladığı gibi nefes almıyordu. Bir zamanlar yeryüzünün derininden gelen yaşam, havaya taşan enerjilerle birlikte titreşir, su değil ama sudan derin bir akış gibi döner, renkler birbirini kovalar, Meleran’ın derisinin altındaki canlı kalp dışarıya doğru atardı.

Şimdi kuyu sessizdi.

Tamamen ölü değildi.

Hayır.

Ölüm bile bazen daha gürültülü olurdu.

Bu sessizlik, ölmekte olan bir şeyin sesini saklamaya çalışmasıydı.

Kuyunun kenarındaki taşlar solgundu. Enerjiler vardı; ama dönmüyorlardı. Mavi enerji, suyun huzurlu derinliği gibi akmak yerine ince bir buğu halinde asılı kalmıştı. Beyaz enerji, yaşamı çağırmak yerine uzak bir anının silinmek üzere olan parıltısına benziyordu. Şeffaf enerji esnemiyor, kıpırdamıyor, yalnızca varlığını unutmamaya çalışıyordu. Gri enerji ağırdı; ama o eski, karmaşık ağırlık değildi bu. Daha çok çökmekte olan bir tavanın sessizliğiydi.

Kuyu, olması gerekenden daha sessizdi.

Kuyu ölüyordu.

Pu’nun bıyıkları titredi.

Titreşim, Pero’ya ulaştı.

Kelime değildi.

Yine değildi.

Pu hiçbir zaman kelimelerle konuşmamıştı. Onun iletişimi, düşüncenin öncesinde doğan bir kıpırtıydı. Zihnin anlam vermeden önce tanıdığı bir baskıydı. Bir duygunun, bir bilginin, bir uyarının aynı anda çarpmasıydı.

Bu kez gelen titreşim de böyleydi.

Ama eksikti.

Yarıda kesildi.

Sanki Pu, Pero’ya bir şey söylemek istemişti.

Sanki o şeyin ilk parçası ona ulaşmış, ikinci parçası yolda kaybolmuştu.

Sanki biri, bir Dimar’ın titreşimini kemirmişti.

Üstat Pero’nun Son Görü içindeki varlığı bir adım attı.

Bedeni yoktu.

Ama yürüdü.

Son Görü’de beden, her zaman etten olmazdı. Bazen iradeden olurdu. Bazen pişmanlıktan. Bazen borçtan. Bazen de bir zamanlar avuçlarının içinde tuttuğunuz yaralı bir varlığın size bıraktığı parçadan.

Pero ilerledi.

Her adımda kuyunun sessizliği büyüdü.

Sessizlik, havayı dolduran bir şeydi artık. Boşluk değil, basınçtı. Kulaklara değil, zihne çöken bir ağırlıktı. Bir yerde bir şarkı bitmişti de kimse son notasını duymamış gibiydi.

Pu başını çevirdi.

Fare biçimli küçük yüzü, görü içindeki Pero’ya döndü.

Bıyıkları titredi.

Geç.

Pero durdu.

Bu kez titreşimi anladı.

Pu ona yaklaşmasını söylemiyordu.

Pu ona kendisini geçmesini söylüyordu.

Gözlerini, Pu’nun arkasına çevirmesini.

Kuyunun ötesine bakmasını.

Pero baktı.

Önce hiçbir şey görmedi.

Sonra görmemenin de bir görüntü olduğunu fark etti.

Pu’nun arkasında bir karaltı vardı.

Şekli seçilmiyordu.

Bir beden gibi değildi.

Bir gölge gibi de değildi.

Gölgenin bile bir kaynağı olurdu. Bunun yoktu.

Oradaydı.

Ama orada olmaması gerekiyordu.

Yüzü yoktu.

Ama bakıyordu.

Adı yoktu.

Ama varlığı, isimlerden daha eski bir açlıkla duruyordu.

Pu geri çekilmek istedi.

Bunu görmek, Üstat Pero’nun içindeki zamanı bir anlığına durdurdu.

Bir Dimar geri çekilmek istedi.

Bir Gayya kuyusunun koruyucusu.

Öz’ün bekçilerinden biri.

Biçimden önce var olmuş, biçimi yalnızca görünmek için kullanan bir varlık.

Geri çekilmek istedi.

Üstat Pero’nun zihni, bu görüntüyü kabullenemedi.

Son Görü ona kabullendirmedi.

Sadece gösterdi.

Karaltı kıpırdamadı.

Ama kuyunun sessizliği biraz daha derinleşti.

Pu’nun bıyıkları tekrar titredi.

Bu kez gelen şey bir uyarı değildi.

Bir anıydı.

Ama tam değildi.

Pero, kendi ellerini gördü.

Elf ellerini.

Yüz yirmi yaşındaki, mühürlerle kaplı, titreyen ellerini…

Pu’yu taşıdığı günü gördü.

Kuyunun açıldığı anı gördü.

Enerjilerin Pu’yu sardığı, onu iyileştirdiği, onu hatırladığı anı gördü.

Sonra Pu’nun ona döndüğü anı gördü.

Görülerde bulunmayan o anı.

Yaşa.

Pero düştü.

Hayır.

Atıldı.

Kuyu onu aldı.

Görü parçalandı.

Sonra yeniden birleşti.

Ama birleştiğinde aynı yerde değildi.

Üstat Pero artık kuyunun kenarında değildi.

Kuyunun karşısındaydı.

Pu yine oradaydı.

Eksik.

Kuyu yine oradaydı.

Sessiz.

Karaltı yine oradaydı.

Biçimsiz.

Ama şimdi bir kişi daha vardı.

Pero onu gördüğünde önce tanımadı.

Çünkü görmek bazen en tanıdık şeyi bile yabancı kılardı.

Küçük bir cübbe.

Yaşlı bir fare bedeni.

Taşın üzerinde yıllarca oturmuş olmanın yavaşlığı.

Ama gözlerde başka bir şey vardı.

Yorgunluk vardı.

Kir vardı.

Ağır bir şey taşıyan bir varlığın sabrı vardı.

Bu, Üstat Pero’ydu.

Görünün içindeki Üstat Pero.

Ama aynı anda değildi.

O, şimdiki Pero değildi.

O, ilerideki Pero’ydu.

Daha yorgundu.

Daha kirliydi.

Daha ağırdı.

Yine de yürüyordu.

Yanında genç çırak yoktu.

Hayır.

Görü onu göstermedi.

Çünkü Son Görü, her şeyi anlatmazdı.

Gerekeni sakladığı da olurdu.

Görüdeki Pero, Pu’ya doğru ilerledi. Her adımında bedeninden ince sızıntılar dökülüyor gibiydi. Bunlar kan değildi. Enerji de değildi. Görüydü. Olmamış, gerçekleşmemiş, yaşamamış ama yine de bir yerlerde ağırlık kazanmış görü parçaları… Onlar Pero’nun cübbesinin kıvrımlarından, bıyıklarının arasından, yaşlı patilerinin çevresinden sızıyor, düşmeden havada takılı kalıyor, sonra kuyunun sessizliğine doğru çekiliyordu.

Kuyu onları hissediyordu.

İlk kez.

Kuyu, sessizliğinin içinden çok uzak, çok zayıf bir nefes aldı.

Pu’nun bıyıkları titredi.

Bu titreşimde korku vardı.

Umut vardı.

Suçluluk vardı.

Tanıma vardı.

Görüdeki Pero durdu.

Pu’nun karşısında durdu.

Karaltının hâlâ Pu’nun arkasında olduğunu gördü; ama ona bakmadı. Henüz bakmadı. Sanki o anın zamanı gelmemişti. Sanki Son Görü bile bazı gerçekleri sırayla göstermek zorundaydı.

Üstat Pero, görüde kendi sesini duydu.

Kendi sesi küçüktü.

Ama kuyunun sessizliği onu taşıdı.

“Merak etme dostum,” dedi görüdeki Pero. “Bu sefer seni yaşatabilecek şeyi getirdim.”

Pu’nun gözleri kapandı.

Kuyu, yine çok zayıf bir nefes aldı.

Karaltı kıpırdadı.

O kıpırtı, görünün kenarlarını titretti.

Zaman çatladı.

Üstat Pero’nun zihnine bir acı saplandı. Bu bedensel bir acı değildi. Bir anlamın kırılmasıydı. Sanki gördüğü şeyin etrafındaki çizgiler, görünmez dişlerle kemiriliyordu. Görü hâlâ kendisiydi; ama kenarları bozulmaya başlamıştı.

Pero bunu fark etti.

İlk defa, Son Görü’nün içinde, Son Görü’nün kendisine dokunan yabancı bir şey hissetti.

Bu, rüzgâr değildi.

Enerji değildi.

Alesdeamon’un sessizliği değildi.

Pu’nun titreşimi değildi.

Başka bir şeydi.

Kuyunun ardındaki biçimsizlik, görüye yalnızca bakmıyordu.

Görünün kenarını yiyordu.

Pero geri çekilmek istedi.

Ama Son Görü geri çekilmesine izin vermedi.

Sahne devam etti.

Görüdeki Pero, Pu’nun yanından geçti.

Bu kez Pu ona engel olmadı.

Bir zamanlar onu kuyuya atan, görülerde olmayan şeyi yapan Dimar, şimdi yol verdi.

Görüdeki Pero kuyunun kenarına geldi.

Kuyunun sessizliği onun altında açıldı.

Cübbesinin kıyıları titredi.

Bedeninden sızan gerçekleşmemiş görü parçaları, kuyunun içine doğru çekildi. Her biri düşmeden önce kısa bir an için biçim aldı. Pero onları gördü.

Bir çocuk, hiç söylenmemiş bir sözle annesine dönüyordu.

Bir savaşçı, hiç kaldırmadığı kılıcını kaldırıyordu.

Bir yaşlı, hiç ulaşamadığı eve varıyordu.

Bir elf, hiç tamamlamadığı duasını bitiriyordu.

Bir gölge, hiç seçmediği yoldan geçiyordu.

Hepsi oldu.

Hepsi olmadı.

Hepsi gerçekleşmemişti.

Ama hepsi vardı.

Ve hepsi, görüdeki Pero’nun bedeninden sızıyordu.

Kuyu onları içti.

Sessizlik biraz daha azaldı.

Pu’nun bıyıkları titredi.

Bedel.

Pero bu kez kelimeyi anladı.

Belki Pu söylemişti.

Belki kuyu.

Belki Son Görü.

Belki de kendi içindeki parça.

Bedel.

Pu’nun iki asır önce yaptığı şeyin bedeli.

Pero’ya verilen yaşamın bedeli.

Kuyudan eksilen özün bedeli.

Görülerde olmayan bir merhametin, kaderde açtığı boşluğun bedeli.

Ama bu bedel Pero’nun ölümü değildi.

Bunu da Son Görü gösterdi.

Hayır.

Pero’nun görevi ölmek değildi.

Pero’nun görevi, ölmekte olanı tekrar yaşama bağlamaktı.

Görüdeki Pero, kuyunun kenarında durdu.

Bir an için başını kaldırdı.

Sanki görünmeyen bir yere baktı.

Sanki taşına.

Sanki ormana.

Sanki genç çırağın henüz bilmediği bir geleceğe.

Sonra fısıldadı.

“Alesdeamon,” dedi. “Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.”

Ve kendisini kuyuya bıraktı.

Kuyu onu aldı.

Tıpkı ilk kez aldığı gibi.

Ama bu kez görüntü farklıydı.

Bu kez kuyu, onu yalnızca düşürmedi.

Bu kez kuyu, ondan dökülen gerçekleşmemiş görülerle doldu.

Renkler bir anda uyandı.

Mavi derinleşti.

Beyaz parladı.

Şeffaf enerji esnedi.

Gri ağırlığını hatırladı.

Sarı titreşti.

Yeşil, yaşamı yeniden bulmuş gibi ince ince yayıldı.

Mor, uzak ve soğuk bir kudretle kuyunun kenarlarını tuttu.

Pu’nun fare biçimli bedeni ışığın içinde kaldı.

Karaltı geriledi.

Yok olmadı.

Sadece geriledi.

Pero bunu gördü.

Bu yeterli değildi.

Ama gerekliydi.

Son Görü ona daha fazlasını göstermedi.

Çünkü Son Görü, yolun tamamını anlatmazdı.

Sadece kaçınılmaz olanı gösterirdi.

Sadece gerçekleşmesi gerekeni.

Görü kırılmaya başladı.

Kuyu uzaklaştı.

Pu’nun bedeni silindi.

Karaltı son anda tekrar belirdi.

Bu kez daha net değil, daha rahatsız edici biçimde belirsizdi. Çünkü belirsizliğin kendisi bir varlık kazanmıştı. Şekilsizlik şekil olmuştu. Yüzsüzlük bakış olmuştu.

Ve o bakış, Pero’ya döndü.

O anda Üstat Pero, görünün içinde başka bir şeyi fark etti.

Karaltı yalnızca Pu’ya bakmıyordu.

Yalnızca kuyuya bakmıyordu.

Yalnızca geleceği kemirmiyordu.

Onu tanıyordu.

Sanki daha önce ona dokunmuştu.

Sanki onun içindeki Pu parçasını biliyordu.

Sanki iki yüz yirmi yıldır taşın üzerinde oturan, huzuru taklit eden o küçük cübbeli fareyi çok uzaktan izlemişti.

Pero’nun zihni daraldı.

Görü kapanmak üzereydi.

Ama kapanmadan önce, son bir şey daha gösterdi.

Görüdeki Pero, kuyuya düşmeden hemen önce başını çevirmişti.

O an çok kısaydı.

Ama Son Görü’de kısa anlar bile bir ömür kadar ağır olabilirdi.

Görüdeki Pero’nun gözleri, şimdiki Pero’nun gözlerine değdi.

İki Üstat Pero birbirine baktı.

Biri henüz görüyordu.

Diğeri çoktan yaşamışti.

Biri anlamaya çalışıyordu.

Diğeri bedelini taşıyordu.

Ve şimdiki Pero, o bakışta imkânsız bir şey gördü.

Görüdeki Pero, yaşaması gereken tarihten sonra yaşıyordu.

Çok sonra.

Bu Son Görü, yalnızca bir gelecek göstermiyordu.

Bu Son Görü, onun olmaması gereken bir zamanda hâlâ var olduğunu gösteriyordu.

Sonra her şey karardı.

Taş geri geldi.

Orman geri geldi.

Sessizlik geri geldi.

Çırağın nefesi geri geldi.

Üstat Pero’nun patileri kayanın yüzeyine daha sıkı bastı. Bıyıkları titredi. Küçük göğsü ağır ağır kalktı, indi. Gözleri hâlâ uzaklara bakıyordu; ama artık o uzaklık ormanın ötesi değildi.

Çırak endişeyle eğildi.

“Üstadım?”

Üstat Pero cevap vermedi.

Bir süre veremedi.

Sonra yaşlı gözleri kırpıldı.

Bakışları, taşın üzerindeki ekmek kırıntısına düştü.

Kırıntı hâlâ oradaydı.

Dünya hâlâ aynıydı.

Ama değildi.

Üstat Pero çok yavaş nefes aldı.

Sonra neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle fısıldadı.

“Alesdeamon…”

Çırak biraz daha yaklaştı. “Üstadım?”

Pero’nun bıyıkları bir kez daha titredi.

Bu kez gülümseme değildi.

“Bu mümkün değil,” dedi.

Çünkü gördüğü kişi kendisiydi.

Ama o tarihte kendisinin çoktan ölmüş olması gerekirdi.

BÖLÜM NOTU

2. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.

Fantastik yazarken keşfetmekten keyif aldığım konulardan biri, bilgi ile kavrayış arasındaki farktır. Bazen bir şeyi görmek, onu gerçekten anladığınız anlamına gelmez.

Peki sizce önemli bir gerçeği hemen bilmek mi, yoksa nihayet buna hazır olduğunuzda yavaş yavaş keşfetmek mi? Sizin de düşüncelerinizi duymak isterim.

— M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı