3. Bölüm — Son Görü Hattı

“Bu mümkün değil,” dedi Üstat Pero.
Ses küçüktü.
Ama genç çırak onu duydu.
Çünkü taşın dibinde, başını hafifçe eğmiş, nefesini bile dikkatle alarak bekliyordu. Üstat Pero’nun gözleri hâlâ uzaktaydı. Hayır. Uzakta değildi. Uzağın arkasında, görülmesi gerekmeyen ama görüldüğü anda insanın, elfin, hatta belki de Dimar’ın bile sessizleşeceği bir yerdeydi.
Çırak bir şey sormak istedi.
Sormadı.
Son Görü Elfleri soru sormayı öğrenmeden önce susmayı öğrenirdi. Çünkü bazı cevaplar soruyla gelmezdi. Bazı cevaplar, sorunun sabırla taşınmasını isterdi. Bazen bir şeyi hemen sormamak, onu görmeye çalışmaktan daha büyük bir saygıydı.
Yine de gençti.
Ve gençlik, sabrı bile yerinde duramaz hale getirirdi.
“Üstadım,” dedi en sonunda, sesi rüzgârın bile çekinerek taşıyacağı kadar alçaktı. “Bir şey mi gördünüz?”
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
Bu kez gülümseme değildi.
Korku da değildi.
Daha çok, çok eski bir kapının kendi kendine açıldığını duyan birinin şaşkınlığıydı.
“Evet,” dedi.
Çırak bekledi.
Üstat Pero ekmek kırıntısına baktı. Taşın üzerindeki küçücük kırıntı, sabah ışığında sıradan bir şey gibi duruyordu. Biraz önce, onun üzerinden dünya değişmemiş gibi geçip gitmişti.
Oysa dünya değişmişti.
Hayır.
Dünya belki değişmemişti.
Ama Üstat Pero artık onu aynı yerden görmüyordu.
Çırak, “Ne gördünüz?” diye sormadı.
Bunu sormak için henüz izinli değildi.
Bunun yerine tabağın kenarındaki suyu biraz daha yaklaştırdı. Genç, titremeyen, henüz mühürlerin bütün yükünü taşımayan elleriyle… Üstat Pero’nun önüne koydu ve geri çekilmedi. Çünkü geri çekilmemesi gerektiğini hissetti.
Üstat Pero suya baktı.
Sonra çırağa baktı.
“Delikanlı,” dedi.
“Evet, üstadım.”
“Hiç bir yolun, sen yürümeden önce seni hatırladığını düşündün mü?”
Çırak kaşlarını hafifçe çattı. “Yol mu?”
“Yol.”
“Bir yol yürüyeni hatırlar mı?”
“Bazıları hatırlar.”
“Peki yürümeyeni?”
Üstat Pero’nun bıyıkları bu kez gerçekten titredi. Çok hafif. Çok küçük. Taşın üzerindeki sabahın fark edemeyeceği ama genç çırağın kaçırmadığı kadar küçük.
“İşte mesele de bu,” dedi. “Bazı yollar, henüz yürümemiş olanları bile hatırlar.”
Çırak anlamadı.
Anlamadığını gizlemeye çalıştı.
Bunu başaramadı.
Üstat Pero onun yüzüne bakınca bunu gördü. Bir an, o genç yüzde kendisini gördü. Yüz yirmi yaşında değil. Daha eski değil. Daha genç. Çok daha genç. Henüz geleceğin kendisini bekleyen bedelleri hakkında çok az şey bilen, ama yine de ona doğru bakmaya çalışan birini…
Bu da bir çeşit cesaretti.
Belki de en tehlikelisi.
Üstat Pero gözlerini kapadı.
“Az önce,” dedi, “Son Görü beni aldı.”
Çırak başını eğdi.
“İkinci kez.”
Çırak nefesini tuttu.
Bu defa sessizlik ona ait değildi. Sessizlik, bütün ormana yayıldı. Çemberde oturan Son Görü Elfleri kendi ön görü arayışlarının içinde oldukları halde, sanki taşın çevresindeki hava biraz ağırlaştı. Kimse başını çevirmedi. Kimse bakmadı. Ama bekleyiş değişti.
“İkinci kez mi?” diye fısıldadı çırak.
“Evet.”
“Bu…”
“Olmaz.”
Çırak susup kaldı.
Üstat Pero yavaşça başını çevirdi. Ormanın içindeki çembere baktı. Elfler kendi odaklarına yönelmişti. Kimisi bir yaprağın damarına, kimisi avucundaki taşın çatlağına, kimisi kendi nefesinden doğan o görünmeyen kıpırtıya… Hepsi geleceğe uzanmaya çalışıyordu. Hepsi bir iplik arıyordu. Hepsi kendi sınırlı görüsünün içinde küçük bir cevap bulmaya çalışıyordu.
Ve o anda Üstat Pero, onların yalnız olmadığını hissetti.
Bu his yeni değildi.
Belki hep oradaydı.
Belki iki yüz yirmi yıldır taşın üzerinde otururken, her gün, her sabah, her çemberde, her duada, her odakta onu hafifçe dürtmüş ama o bunu yaşlılığın, alışkanlığın, Pu’dan kalan parçanın ya da tamamlanmış Son Görü’sünün ardından gelen sessizliğin bir yankısı sanmıştı.
Ama şimdi farklıydı.
İkinci Son Görü, gözlerinin üzerine ikinci bir göz bırakmış gibiydi.
Artık yalnızca bakmıyordu.
Bakışın arkasını da hissediyordu.
“Bir şey var,” dedi.
Çırak daha da dikkat kesildi. “Nerede, üstadım?”
Üstat Pero patisini taşın üzerine bastırdı.
“Burada.”
Çırak taşa baktı.
Taş, taştı.
Eskiydi. Solgundu. Üstat Pero’nun yıllardır üzerinde oturduğu, etrafında üç adımlık saygı çizgisi oluşmuş olan taş… Üzerinde cübbesinin izi, küçük patilerinin alışkanlığı, tabağın konduğu yerin hafif pürüzsüzlüğü vardı.
Ama başka bir şey yoktu.
“Taşta mı?”
“Taşta değil,” dedi Pero. “Taşın hatırladığı yerde.”
Çırak yine anlamadı.
Bu kez anlamadığını gizlemedi.
“Nasıl yani?”
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Taşın yüzeyi patilerinin altında soğuktu. Ama o soğuğun altında başka bir şey vardı. Taşın kendi ağırlığı, kendi suskunluğu, kendi yılları… Sonra o yılların altında daha eski bir bekleyiş… Sonra bekleyişin altında, sanki çok ince bir ses…
Hayır.
Ses değildi.
Hat değildi.
Ama hat gibi uzanıyordu.
Nefes değildi.
Ama nefes gibi alınıp veriliyordu.
Görü değildi.
Ama görülerin içinden geçiyordu.
Üstat Pero ilk kez onu bilinçli şekilde tuttu.
Son Görü Hattı.
Adını o anda koymadı.
Belki adı zaten vardı.
Belki Son Görü Elfleri onu hiçbir zaman kelimeye dökmemişti. Belki her biri kendi ön görü arayışında, kendi rüyasında, kendi yaş kısaltan bakışında onun kıyısına dokunmuş ama onu bütün olarak görememişti. Belki bu hat, bütün Son Görü Elflerinin zaman boyunca gerdiği ama hiçbirinin tamamen tutamadığı görünmez bir dokuydu.
Üstat Pero dokundu.
Ve dünya açıldı.
Taşın üzerinde oturan küçük fare bedeni kıpırdamadı.
Ama Üstat Pero düştü.
Bu defa kuyuya değil.
Görülere.
Sonsuz değildi.
Hayır.
Sonsuzluk daha başka bir şeydi. Bunu kuyu ona öğretmişti. Bu hat sonsuz değildi; ama genişti. Bir ormanın kökleri gibi geniş, bir nehrin yan kolları gibi dağınık, uyuyan bir canlının damarları gibi canlıydı.
İplikler vardı.
Işık değil.
Tam olarak değil.
Her iplik bir görünün geride bıraktığı izdi. Bazıları yeni oluşmuş, titreyen, çekingen çizgilerdi. Bazıları çok eski, neredeyse taşlaşmış kader yollarıydı. Bazıları yarım kalmıştı. Bazıları düğümlenmişti. Bazıları birbirine değmeden yan yana akıyor, bazıları bir anlığına kesişiyor, sonra yeniden ayrılıyordu.
Ve her ipliğin ardında bir Son Görü Elfi vardı.
Kimisi yaşıyordu.
Kimisi çoktan ölmüştü.
Kimisi henüz ilk ön görüsünü bile aramamış genç bir zihindi.
Kimisi Son Görü’sünü tamamlamış, huzura varmış, artık adından başka izi kalmamış biriydi.
Ama izleri buradaydı.
Hepsi buradaydı.
Görüleri, ön görüleri, yarım sezgileri, tamamlanmış görevleri, ömürlerinden düşen günleri, kaderin kenarına bıraktıkları sessiz soruları…
Hepsi bir hat olmuştu.
Üstat Pero hayran kaldı.
Korkmadı.
Henüz değil.
İkinci Son Görü’nün ağırlığı, Pu’nun eksikliği, kuyunun sessizliği, karaltının orada oluşu… Hepsi hâlâ içindeydi. Ama bu hat öyle güzeldi ki, bir anlığına bütün endişeler onun çevresinde susmak zorunda kaldı.
Çünkü burada yalnızlık yoktu.
Son Görü yolu yalnız bir yoldu. Her elf kendi odak noktasında, kendi bedelini ödeyerek, kendi geleceğinin kapısını aralardı. Her görü biraz yalnızdı. Her ön görü, bakan kişinin ömründen sessizce bir parça alırdı. Her Son Görü, kişiyi kendi nihai görevine kilitlerdi.
Ama hat…
Hat, bütün bu yalnızlıkların birbirine değdiği yerdi.
Üstat Pero bunu gördüğünde neredeyse çocuk gibi şaşırdı.
“Delikanlı,” dedi dışarıda.
Çırak irkildi. Üstat Pero’nun gözleri hâlâ kapalıydı; ama sesi daha canlıydı. Uzun zamandır ilk defa böyle bir canlılık vardı sesinde. Yaşlı değil de heyecanını saklamaya çalışan biri gibi…
“Evet, üstadım?”
“Biz yalnız değilmişiz.”
Çırak bir an ne diyeceğini bilemedi.
Üstat Pero devam etti. “Hiçbirimiz.”
“Ne görüyorsunuz?”
Bu kez sormuştu.
Belki sormaması gerekirdi.
Ama Üstat Pero kızmadı.
“Bir hat,” dedi. “Hayır… Hat değil. Ağ da değil. Yol da değil. Hepsi. Hiçbiri. Son Görü Elflerinin bütün bakışları… Bütün ön görüleri… Bütün Son Görüleri… Hepsi bir yerde iz bırakmış. Taş bunu tutuyor. Ya da taş bana tutunacak yer veriyor. Bilmiyorum.”
Çırak, Üstat Pero’nun böyle konuştuğunu hiç duymamıştı.
Üstat her zaman sakindi.
Cümleleri kısa olurdu. Sözleri acele etmezdi. Bilgiyi bir tabağın kenarına bırakır gibi bırakır, almak isteyene aldırır, istemeyene zorla uzatmazdı.
Ama şimdi farklıydı.
Şimdi sanki taşın üzerinde oturan yaşlı fare değil, ilk kez bir yaprağın damarında geleceğin kıpırtısını gören genç bir Son Görü Elfi konuşuyordu.
“Görebiliyor musunuz?” diye sordu çırak.
“Görmek az kalır,” dedi Pero. “Dokunuyorum.”
Çırak gözlerini büyüttü.
“Dokunmak mı?”
“Evet.”
Üstat Pero hattın içinde ilerledi.
Bedenle değil.
Bir düşünceyle de değil.
Daha çok bir izin, başka izlerin arasında kayması gibi… O, bir ipliğe değdi. Bir Son Görü Elfi’nin yıllar önce tuttuğu bir ön görünün kalıntısıydı bu. Kısa bir görüntü açıldı: Yağmur altında bekleyen bir kapı, kapının ardında birinin nefesi, sonra görüntü söndü.
Pero başka bir ipliğe değdi.
Bir çocuğun gülüşü.
Bir annenin gözyaşı.
Bir savaş alanında yere düşmeden önce havada kalan bir yaprak.
Bir dağın yamacında diz çöken yaşlı bir elf.
Bir dua.
Bir vazgeçiş.
Bir kapı.
Bir yol.
Bir ölüm.
Bir kurtuluş.
Hepsi kısa.
Hepsi eksik.
Hepsi birilerine ait.
Pero geri çekildi.
“Ne kadar çok,” dedi.
Çırak neredeyse fısıldadı. “Ne kadar çok ne, üstadım?”
“Yarım kalmış bakış.”
Sonra bir şey fark etti.
Bazı iplikler fazla düzgündü.
Bu ilk başta güzellik gibi göründü. Pürüzsüz, sakin, tertemiz akışlar… Sonra Pero, geleceğin böyle olmadığını hatırladı.
Gelecek pürüzlüydü.
Canlı olan her şey gibi pürüzlü.
Bir yaprak nasıl kusursuz düz bir çizgiyle büyümezse, bir kader de öyle akmazdı. Her görüde bulanıklık, tereddüt, ihtimal, nefes, yanılma payı, hayatın kendisine ait küçük düzensizlikler olurdu.
Ama bazı iplikler fazla düzgün akıyordu.
Sanki biri onları düzeltmişti.
Hayır.
Düzeltmek değildi bu.
Düzeltmek, hatayı kendisine döndürürdü.
Bu başka bir şeydi.
Sanki gelecek, kendisi gibi görünmeye çalışıyordu.
Sanki bir ses, başka bir sesi taklit ediyordu.
Üstat Pero’nun hayranlığı yavaş yavaş içe çöken bir huzursuzluğa dönüştü.
Bir ipliğe daha yaklaştı.
Bu iplik, çemberdeki genç Son Görü Elflerinden birine aitti. Henüz tazeydi. Henüz çok kırılgandı. Bir ön görü arayışının ilk kıpırtılarından biri… İpliğin üzerinde bir görüntü vardı. Bir su damlası. Damlanın içinde küçük bir ışık. Işığın içinde bir yol ayrımı.
Normalde böyle bir iplik titrerdi.
Çünkü genç bir zihin geleceği ararken korkar, umut eder, yorulur, vazgeçmek ister, tekrar denerdi. Bu titreme kötü değildi. Bu, canlının işaretiydi.
Ama iplik titremiyordu.
O kadar sakin duruyordu ki, sakinliği sahteydi.
Üstat Pero ipliğe dokunmadı.
Yaklaştı.
Yaklaştıkça, pürüzsüzlüğün altında çok ince bir kir gördü.
Kir, çamur gibi değildi.
Karanlık gibi de değildi.
Daha çok anlamın üzerine sürülmüş çok ince bir yağ tabakası gibiydi. Görü oradaydı; ama ışığı farklı kırılıyordu. Gördüğünüz şey kendisi gibi duruyordu; fakat ona güvenemiyordunuz.
Pero geri çekilmek istedi.
Sonra çekilmedi.
“Delikanlı,” dedi dışarıda.
Çırak hemen eğildi. “Evet, üstadım.”
“Çemberdeki gençlerden biri… Sağ tarafta. Üçüncü sırada oturan.”
Çırak başını çevirmedi. Önce Üstat Pero’ya baktı. Sonra çok yavaş, saygı çizgisini bozmadan, göz ucuyla çembere baktı.
“Görü arıyor,” dedi.
“Hepsi arıyor.”
“Evet, üstadım.”
“Ona bak. Yüzüne değil. Nefesine.”
Çırak dikkatle baktı.
Bir süre hiçbir şey görmedi.
Sonra gördü.
Sağ tarafta, üçüncü sırada oturan genç Son Görü Elfi’nin nefesi fazla düzenliydi. Meditasyon yapan biri gibi değil. Uyuyan biri gibi de değil. Daha çok, bir başkasının onun yerine nefes alması gibi…
Çırak ürperdi.
“Üstadım…”
“Gördün mü?”
“Evet.”
“Ne gördün?”
“Bilmiyorum.”
“Güzel,” dedi Üstat Pero.
Çırak şaşırdı. “Güzel mi?”
“Bilmediğini bilen göz, bazen en doğru gözdür.”
Üstat Pero yeniden hattın içine döndü.
Kirli ipliğe yaklaştı.
Bu kez dokundu.
Daha doğrusu dokunmaya çalıştı.
Parmakları yoktu.
Ama varlığı vardı.
Ve varlığı o pürüzsüz, sahte akışın kenarına değdiği anda bir şey oldu.
İplik titredi.
Genç Son Görü Elfi çemberde hafifçe sarsıldı.
Çırak irkildi; ama yerinden kalkmadı.
Üstat Pero, hattın içinde ipliğin yüzeyindeki kiri gördü.
Kir onun dokunuşundan kaçmadı.
Tam tersine, bir an için ona doğru döndü.
Kir bakamazdı.
Ama baktı.
Ses çıkaramazdı.
Ama sanki çok uzaktan, çok ince, çok kısa bir kemirme sesi duyuldu.
Üstat Pero’nun zihni durdu.
Bu ses…
Hayır.
Belki ses değildi.
Belki anlamın üzerinde gezinen bir dişti.
Belki görünün kenarından koparılan minicik bir parçanın boşluğa düşüşüydü.
İplik bir anlığına açıldı.
Pero, genç elfin görmesi gereken şeyi gördü.
Bir yol ayrımı.
Bir su damlası.
Bir ışık.
Sonra aynı görüntünün başka bir hale sokulduğunu gördü.
Yol ayrımı aynıydı; ama yönlerden biri olması gerekenden biraz daha parlaktı.
Su damlası aynıydı; ama içindeki ışık yanlış yere düşüyordu.
Görü yalan söylemiyordu.
Ama doğruyu başka birinin sesiyle söylüyordu.
Üstat Pero geri çekildi.
Hayranlığı tamamen söndü.
Yerini ağır, çok eski ve çok sessiz bir korku aldı.
Çünkü Son Görü Hattı güzeldi.
Evet.
Bütün yalnız bakışların birbirine değdiği o büyük, görünmez doku güzeldi.
Ama dokunun içinde bir kir vardı.
Ve kir, yalnızca durmuyordu.
Çalışıyordu.
Yavaş yavaş.
Sabırla.
Görülmeden.
Üstat Pero gözlerini açtı.
Taş geri geldi.
Orman geri geldi.
Çember geri geldi.
Genç çırak, onun hemen yanında diz çökmüş halde bekliyordu. Yüzünde endişe vardı. Ama endişenin yanında başka bir şey daha vardı. Korkusuna rağmen kaçmamış olmanın küçük, sessiz kararlılığı.
Üstat Pero ona baktı.
Bir an için adını sormak istedi.
Bunca zamandır ona yalnızca delikanlı demişti.
Çırak olması yeterliydi.
Yaklaşmasına izinli olması yeterliydi.
Yemeğini getirmesi, cübbesini düzeltmesi, suyu ılıtması, sorularını çoğu zaman yutması yeterliydi.
Ama o an, yeterli olmadığını hissetti.
Yine de sormadı.
Henüz zamanı değildi.
Bazı isimler de görü gibiydi.
Erken söylendiğinde ağırlığı eksilirdi.
“Üstadım?” dedi çırak.
Üstat Pero yeniden çembere baktı.
Sağ tarafta, üçüncü sıradaki genç Son Görü Elfi artık normal nefes alıyordu. Ama Pero onun ipliğinde gördüğü o ince yağı, o kirli pürüzsüzlüğü unutmadı.
Unutamazdı.
“Alesdeamon,” diye fısıldadı. “Görünün yükünü hafif eyle.”
Çırak başını eğdi.
Üstat Pero taşın üzerinde doğrulmaya çalıştı. Küçük bedeni buna hemen izin vermedi. Çırak refleksle elini uzattı; ama dokunmadan durdu. İzin bekledi.
Üstat Pero bu kez patisini onun parmaklarına koydu.
Çırak dondu.
Bu, küçük bir temastı.
Ama üç adımlık çizginin içindeki bütün sessizlik değişti.
“Gördüğüm şey güzel,” dedi Pero.
Çırak yavaşça sordu. “Ama?”
Üstat Pero’nun gözleri çemberdeki elflerden birinden diğerine kaydı.
Sonra taşın yüzeyine indi.
Sonra yeniden uzaklara gitti.
“Ama gelecek bugün kendi sesiyle konuşmuyordu,” dedi.
Çırak cevap veremedi.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
Bu kez ne gülümsemeydi ne korku.
Bu, bir şeyin başladığını anlayan yaşlı bir varlığın sessiz kabulüydü.
Son Görü Hattı’nı bulmuştu.
Ve hattın içinde, kendisini göstermemeye çalışan ilk kirli düğüm ona bakmıştı.

BÖLÜM NOTU
3. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.
Keşfetmek harika bir şey! Bir kapı açıldığında ve aniden arkasında on kapı daha olduğunu fark ettiğiniz o an var ya... işte o anda hissettikleriniz... tarif edebilir misiniz?
Merak ediyorum:
Fantastik hikayelerde hangisinden daha çok keyif alıyorsunuz?
Dünyanın yeni köşelerini keşfetmekten...
...yoksa bunların içinde saklı sırları ortaya çıkarmaktan?
Düşüncelerinizi duymak isterim.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı