insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

5. Bölüm — Üstat Pero, Kırık Kehanet Kurdu’na Karşı

Üstat Pero uyumadı.

Gözlerini kapadı ama uyumadı.

Çünkü uyku, zihnin kendisini kısa bir süreliğine bırakmasıydı. Oysa Üstat Pero artık zihnini bırakamayacağını biliyordu. Hattın derinliklerinde bir açlık vardı. O açlık onun tadını biliyordu. Onun olmamış yüzünü dişlerinin arasında tutmuştu. Onun kendi sesine benzeyen ama kendi sesi olmayan bir fısıltıyla konuşmuştu.

Geç kaldın.

Bu söz hâlâ oradaydı.

Bir söz gibi değil.

Bir ısırık gibi.

Üstat Pero taşının üzerinde oturuyordu. Küçük cübbesi, sabahın rüzgârından değil, bedeninin içinden geçen hafif titremeden kıpırdıyordu. Çırak onun hemen yanında, üç adım çizgisinin içinde, dizlerinin üzerinde bekliyordu. Bir süre önce Üstat Pero’nun düşmesini engellemişti. Bunu yaparken izin bekleyememişti. Şimdi ise bu bekleyemeyişin ağırlığı yüzünde duruyordu.

“Üstadım,” dedi.

Üstat Pero gözlerini açmadı.

“Evet, delikanlı.”

“Az önce… sizi tuttum.”

“Evet.”

“İzin almadan.”

“Evet.”

Çırak başını eğdi. “Özür dilerim.”

Üstat Pero’nun bıyıkları çok hafif titredi.

Bu kez yorgun bir gülümseme gibiydi.

“Düşmek üzere olan yaşlı bir fareden izin beklemek, bazen saygı değil, kötü bir karar olur.”

Çırak cevap veremedi.

Üstat Pero gözlerini açtı. Yaşlı bakışları, çırağın ellerine indi. Genç elfin parmakları hâlâ gergindi. Sanki biraz önce tuttuğu küçücük bedeni incitmiş olmaktan korkuyor, aynı zamanda tekrar düşerse yine tutmaya hazır duruyordu.

Bu iyi bir korkuydu.

Kaçmayan bir korku.

Kişiyi dikkatli yapan, ama dizlerini çözmeyen korku.

“Yanımda kal,” dedi Üstat Pero.

Çırak hemen başını kaldırdı. “Kalacağım, üstadım.”

“Gözlerinle değil.”

Çırak durdu.

“Nasıl?”

“Nefesinle kal.”

Çırak anlamadı.

Ama artık anlamadığı şeylerden hemen korkmamayı öğreniyordu.

Üstat Pero taşın yüzeyine patisini koydu.

“Ben hattın içine girdiğimde bedenim burada kalacak. Bedenim bazen nefes almayı unutabilir. Bazen taşın üzerinde fazla ağırlaşabilir. Bazen düşebilir. Sen benim gördüğümü göremeyeceksin. Ama nefesimi duyacaksın. Nefesim değişirse beni tutacaksın.”

Çırak yutkundu.

“Peki ya dönmezseniz?”

Üstat Pero ona baktı.

“Döndürmeye çalışacaksın.”

“Nasıl?”

Üstat Pero bir süre cevap vermedi.

Sonra çok sakin bir sesle konuştu.

“Adımı söylemeden.”

Çırak kaşlarını çattı. “Adınızı söylemeden mi?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü bazı isimler hattın içinde yankı yapar. Ve şu anda orada dinleyen bir şey var.”

Çırak üşüdü.

Rüzgâr esmediği halde üşüdü.

“Peki ne söyleyeceğim?”

Üstat Pero gözlerini yeniden taşın yüzeyine indirdi.

“Delikanlı de.”

Çırak ilk kez gerçekten şaşırdı. “Size mi?”

“Evet.”

“Ama…”

“Bunca zamandır ben sana öyle diyorum. Bir kere de sen bana dersin. Dengeli olur.”

Çırak bu kez gülmemek için kendisini zor tuttu. Gülmedi. Çünkü zaman uygun değildi. Ama o gülmeyiş bile taşın çevresindeki ağır havayı bir anlığına hafifletti.

Sonra Üstat Pero’nun yüzü yeniden ciddileşti.

“Hazır mısın?”

Çırak nefes aldı.

Yavaşça.

Sonra başını eğdi.

“Hazırım, üstadım.”

Üstat Pero gözlerini kapadı.

“Alesdeamon,” diye fısıldadı. “Görünün yükünü hafif eyle. Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.”

Çırak da aynı duayı, daha alçak sesle tekrar etti.

“Görünün yükünü hafif eyle. Gördüğümüzü değil, anlamamız gerekeni bağışla.”

Taş soğuktu.

Ama artık yalnızca soğuk değildi.

Üstat Pero’nun patisinin altında taşın hatırladığı yer yeniden açıldı. Önce ince bir titreşim geldi. Sonra titreşim, bir çizgiye dönüştü. Çizgi bir ipliğe. İplik bir dokuya. Doku, bütün Son Görü Elflerinin yalnız bakışlarını birbirine bağlayan o görünmez, derin, güzel ve artık kirlenmiş hatta…

Son Görü Hattı açıldı.

Üstat Pero içeri girdi.

Bu kez güzelliğe bakmadı.

Bu kez hayran kalmadı.

Bu kez yarım kalmış bakışların arasında dolaşmak, eski ön görülerin titrek ışıklarına dokunmak, tamamlanmış Son Görülerin bıraktığı sessiz sıcaklığı hissetmek için gelmemişti.

Bu kez savaşmaya gelmişti.

Ve bu düşünce, hattın içinde tuhaf bir ağırlık kazandı.

Çünkü Pero bir savaşçı değildi.

Hiçbir zaman olmamıştı.

Bir kılıç ustası değildi. Bir meydan savaşçısı değildi. Bir büyücü de değildi. Bir zamanlar Son Görü Elfi’ydi. Şimdi cübbeli, yaşlı, küçük bir fareydi. Onun silahı ne çelikti ne ateş ne buz ne de kan.

Onun silahı anlamdı.

Ama bugün anlamı yalnızca düzeltmek yetmeyecekti.

Bugün anlamı savurması gerekecekti.

Kırık Kehanet Kurdu onu bekliyordu.

Düğümün derininde.

Hattın kendisinden sakladığı kıvrımda.

Gerçekleşmemiş görülerden oluşmuş bedenini yarım ışıkların üzerine sermiş, başını ön patilerinin arasına koymuş gibi duruyordu. Uyuyor olsaydı bile korkunç olurdu. Ama uyumuyordu.

Gözleri yoktu.

Yine de Üstat Pero’nun geldiğini biliyordu.

Kurt başını kaldırdı.

Dişlerinin arasında yine bir yüz vardı.

Gerçekleşmemiş Pero’nun yüzü.

Elf kalmış.

Kuyuya atılmamış.

Pu’dan parça almamış.

Taşına dönmemiş.

Huzuru taklit etmeyi öğrenmemiş.

Belki de daha erken ölmüş.

Belki de daha sakin yaşamış.

Belki de hiç Üstat olmamış Pero.

Yüz, kurdun dişleri arasında bir an için gözlerini açtı.

Geç kaldın.

Üstat Pero geri çekilmedi.

“Hayır,” dedi.

Hattın içinde sesi, dışarıdaki gibi küçük değildi. Büyük de değildi. Sadece yerindeydi.

“Kırık olan sensin. Geç kalan ben değilim.”

Kurtun ağzı açıldı.

Gülümseme değildi.

Ama gülümsemeye benziyordu.

Sonra saldırdı.

Saldırı, bir hayvanın sıçraması gibi başlamadı.

Bir görünün yanlış hatırlanması gibi başladı.

Üstat Pero’nun önündeki iplikler bir anda yer değiştirdi. Sağında olması gereken bir ölüm görüntüsü soluna geçti. Solunda duran bir kurtuluş, karanlık bir kuyu gibi açıldı. Önündeki yol geriye, gerisindeki yol ileriye benzedi. Hattın dokusu bir anlığına kendi yönlerini unuttu.

Pero bunu gördü.

Ve ilk hamlesini yaptı.

Bir ipliği tuttu.

Patisiyle değil.

Varlığıyla.

O iplikte bir genç Son Görü Elfi’nin ön görüsü vardı. Bir kapı görmesi gerekiyordu. Kapının ardındaki gölgeyi tehlike olarak anlaması gerekiyordu. Ama kurt, gölgeyi bir dostun bekleyişi gibi parlatmıştı.

Pero, gölgenin üzerine uzandı.

Işığı geri çekti.

Kapının eşiğine korkuyu koydu.

Korku kötü değildi.

Korku, bazen doğru anlamın bekçisiydi.

İplik titredi.

Kurt hırladı.

Hırlama bir ses değildi.

Birden fazla gerçekleşmemiş görünün aynı anda kırılmasıydı.

Kurtun bedeni açıldı. Kaburgalarının arasından yüzlerce kısa görüntü fırladı. Bir çocuk düşmediği merdivenden düştü. Bir savaşçı çekmediği kılıcı çekti. Bir anne söylemediği vedayı söyledi. Bir yol ayrımı kendisini üçe, beşe, ona böldü.

Sonra hepsi Üstat Pero’nun üzerine geldi.

Pero onları durdurmaya çalışmadı.

Önce anlamaya çalıştı.

Bu onun hatasıydı.

Çünkü bu görüntüler anlaşılmak istemiyordu.

Onlar var olmak istiyordu.

Olmamış, yaşanmamış, gerçekleşmemiş ama bir yerlerde ağırlık kazanmış bütün bu ihtimaller kendilerini bir anlığına onun zihnine çarptı. Her biri kendi olamamışlığını getirdi. Her biri kendi eksikliğini. Her biri kendi “ben de olabilirdim” ağırlığını…

Pero sendeledi.

Dışarıda, taşın üzerindeki küçük bedeni bir an için nefes almayı unuttu.

Çırak hemen eğildi.

Nefesini dinledi.

Çok inceydi.

Ama vardı.

“Delikanlı,” diye fısıldadı çırak.

Bu sözcüğü söylemek garipti.

Üstat Pero’ya böyle seslenmek, saygısızlık gibi hissettirdi.

Ama üstat öyle demişti.

“Delikanlı,” dedi tekrar, sesi titreyerek.

Hattın içinde Üstat Pero bu sesi duydu.

Kendi kelimesinin geri dönüşü…

Bir ip gibi ona ulaştı.

Düşmedi.

Toparlandı.

Kırık Kehanet Kurdu ikinci kez saldırdı.

Bu kez doğrudan Pero’ya değil.

Hattın çevresindeki ipliklere saldırdı.

Ağzını açtı ve bir ön görünün kenarını kopardı. Sonra başka birini. Sonra üçüncüsünü. Her koparışta görüntüler eğildi. Bir uyarı, teselliye döndü. Bir kapan, açık yol gibi göründü. Bir ölüm, huzurlu uyku gibi parladı.

Üstat Pero ileri atıldı.

Küçük bir fare bedeniyle değil.

Küçük bir fare bedeninin içinde iki yüz yirmi yıl beklemiş bir iradeyle.

Birinci ipliğe ulaştı.

Oradaki uyarının üzerine kendi hatırlayışını bastı.

Bir zamanlar Pu’nun titreşimlerini hatırladı.

Yaklaşma.

Dokunma.

Yapma.

Uyarı bazen merhametti.

Bu hatırlayışı ipliğe işledi.

İlk iplik düzeldi.

İkinci ipliğe döndü.

Orada kapan, açık yol gibi görünüyordu. Pero kapanın çevresindeki ışığı çekti, gölgeleri yerine koydu, yolun ortasına olması gereken kırılmayı geri getirdi.

İkinci iplik düzeldi.

Üçüncü ipliğe döndü.

Orada ölüm, uyku gibi parlıyordu.

Pero durdu.

Bu daha zordu.

Çünkü ölüm bazen uykuya benzerdi.

Ve uyku bazen ölüm kadar huzurlu görünürdü.

Kurt bunu biliyordu.

Kurt, anlamların birbirine benzeyen yerlerinde besleniyordu.

Pero üçüncü ipliğin içine eğildi.

Orada yaşlı bir Son Görü Elfi vardı. Bir gün göreceği ölümden korkmamak için onu huzur sanmak istiyordu. Kurt, bu isteği bulmuş, büyütmüş, ölümün kenarlarını yumuşatmıştı.

Pero ölümün içindeki acıyı geri koydu.

Ama acının yanına huzuru da bıraktı.

Çünkü doğrusu buydu.

Ölüm yalnızca acı değildi.

Huzur da yalnızca ölüm değildi.

İplik titredi.

Düzeldi.

Kurt bu kez gerçekten öfkelendi.

Hattın derinliği karardı.

Kurdun bedeni büyüdü.

Tamamlanmamış yollar sırtında diken gibi kabardı. Hiç söylenmemiş sözler kaburgalarının arasından dışarı taştı. Patilerinin altındaki gerçekleşmemiş kurtuluşlar ezilerek parladı. Ağzındaki kırılmış ihtimaller diş haline geldi.

Sonra kurt, Üstat Pero’nun üzerine atladı.

Bu kez saldırı doğrudandı.

Pero kaçmadı.

Hattın içinden bir düğüm çekti.

Eski bir Son Görü’nün tamamlanmış parçasıydı bu. Çoktan yaşanmış, çoktan bedeli ödenmiş, sahibi çoktan huzura varmış bir görev… Sağlamdı. Kurtun dişlerinin eğemeyeceği kadar gerçekti.

Pero onu önüne aldı.

Kurt çarptı.

Düğüm çatladı.

Ama kırılmadı.

Çarpışmanın etkisiyle yüzlerce iplik titreşti. Hattın içinde çok uzaklardan fısıltılar yükseldi. Son Görü Elfleri, yaşayanlar ve ölmüş olanlar, tamamlananlar ve yarım kalanlar, bir an için aynı ürpertiyi duydu.

Dışarıda çemberde oturan birkaç elf aynı anda nefes aldı.

Çırak gözlerini büyüttü.

Taşın üzerindeki Üstat Pero’nun bıyıklarından biri kararmıştı.

Çok ince.

Çok küçük.

Ama kararmıştı.

Çırak bunu gördü.

Elini uzatmak istedi.

Yine durdu.

Nefesini dinledi.

Üstat Pero hâlâ oradaydı.

Hattın içinde, Pero düğümü bırakıp ileri atıldı.

Kurdun bedeninin altına girdi.

Bir savaşçı gibi değil.

Bir görünün içine sızan anlam gibi.

Kurdun kaburgalarının arasındaki yarım kalmış bir görüntüyü yakaladı. Bu, bir çocuğun hiç atmadığı bir adımdı. O adım atılsaydı, bir hayat değişecekti. Atılmamıştı. Kurt onu kendi bedenine katmıştı.

Pero o adımı aldı.

Yerine koymadı.

Çünkü yaşanmamış bir şeyi yaşanmış yapamazdı.

Ama onu kurdun dişinden çekip hattın kıyısına bıraktı.

Orada, olması gerektiği gibi, olmamış bir ihtimal olarak durdu.

Kurt sarsıldı.

Pero ikincisini aldı.

Söylenmemiş bir yemin.

Onu da çekti.

Üçüncüsünü aldı.

Dönülmemiş bir ev.

Dördüncüsünü aldı.

Tutulmamış bir el.

Beşincisine uzandı.

Kurt onu yakaladı.

Dişler, Pero’nun varlığına kapandı.

Acı geldi.

Bu acı beden acısı değildi.

Üstat Pero bir an için kendisini taşın üzerinde değil, eski elf bedeninde sandı. Sonra kuyuya düşerken sandı. Sonra hiç düşmemiş sandı. Sonra hâlâ yüz yirmi yaşında, Son Görü Ormanı’ndan ayrılmamış, Pu’yu hiç bulmamış, huzurla ölmüş biri olduğunu sandı.

Kurt, ona kendi gerçekleşmemiş halini dayatıyordu.

Kendi olmadığı kişiyi.

Olmadığı için daha kolay görünen kişiyi.

Daha acısız.

Daha sakin.

Daha eksiksiz.

Üstat Pero’nun zihni yalpaladı.

Ben kimdim?

Soru kendisine ait değildi.

Ama zihninde belirdi.

Kurtun dişleri daha derine indi.

Ben kim olabilirdim?

Üstat Pero’nun varlığı çözüldü.

Bir an için taş kayboldu.

Çırak kayboldu.

Pu kayboldu.

Kuyu kayboldu.

Son Görü kayboldu.

Geriye yalnızca başka bir hayatın huzurlu görüntüsü kaldı.

Elf Pero, ormanda oturuyordu.

Saçsızdı.

Mühürlüydü.

Yaşlıydı.

Ama fare değildi.

Kuyuya düşmemişti.

İki yüz yirmi yıl yaşamamıştı.

Üstat olmamıştı.

Taşında beklememişti.

Çırak ona hiç yemek getirmemişti.

Pu ona hiç Yaşa dememişti.

Bu hayat daha kolaydı.

Daha kısa.

Daha düzgün.

Daha pürüzsüz.

Ve bu yüzden sahteydi.

Üstat Pero, o pürüzsüzlüğü tanıdı.

Kurdun izini tanıdı.

“Hayır,” dedi.

Bu kez sesi titredi.

Ama kırılmadı.

“Ben huzuru taklit etmeyi öğrendim. Huzurun kendisi olmadığımı da biliyorum.”

Görü sarsıldı.

Kurtun dişleri gevşedi.

Üstat Pero, kendi olmamış yüzüne baktı.

Bir an için ona acıdı.

Sonra onu kurtarmaya çalışmadı.

Çünkü her gerçekleşmemiş ihtimal kurtarılmak istemezdi.

Bazılarının sadece ait olduğu yere konması gerekirdi.

Pero, olmamış Pero’nun yüzünü kurdun ağzından çekti.

Kendi içine almadı.

Hatta geri de bırakmadı.

Onu, gerçekleşmemiş görülerin kıyısına koydu.

“Sen ben değilsin,” dedi. “Ama yok da değilsin.”

Yüz kapandı.

Sessizleşti.

Kurt çığlık attı.

Bu kez çığlık, hattaki birçok ipliği büktü.

Son Görü Hattı’nın güzelliği bir an için karardı. Kir, ipliklerin üzerinde hızla yayıldı. İnce yağ tabakası kalınlaştı. Birçok ön görü aynı anda pürüzsüzleşti. Birçok nefes fazla düzenli hale geldi.

Üstat Pero, kurdun kendisini değil, hattı hedef aldığını anladı.

Bu bir savaş değildi yalnızca.

Bu bir rehin almaydı.

Kurt ona şunu söylüyordu:

Beni düzeltmeye kalkarsan, onları bozarım.

Pero durmadı.

Ama acele de etmedi.

Acele, anlamı kırardı.

Önce en yakın ipliğe uzandı.

Orada bir genç Son Görü Elfi, göreceği tehlikeyi huzur sanmak üzereydi. Pero tehlikenin kenarlarını keskinleştirdi.

İkinci iplik.

Orada bir uyarı, ödül gibi görünüyordu. Pero ödülün parıltısını söndürdü.

Üçüncü iplik.

Orada bir ayrılık, ihanet gibi gösteriliyordu. Pero ayrılığın içine sevgi koydu.

Dördüncü iplik.

Orada bir ölüm, görev gibi gösteriliyordu. Pero görevin içinden ölümü ayırdı.

Beşinci iplik.

Altıncı.

Yedinci.

Üstat Pero savaşıyordu.

Her hamlesi bir düzeltmeydi.

Her düzeltmesi bir saldırıydı.

Her saldırısı kurdun bedeninden bir parça koparıyordu.

Ama kurt büyüyordu.

Çünkü hat çok büyüktü.

Çünkü gerçekleşmemiş görü çoktu.

Çünkü her Son Görü Elfi, ömrü boyunca yalnızca gördükleriyle değil, göremedikleriyle de iz bırakmıştı.

Kurt, göremedikleriyle besleniyordu.

Üstat Pero bunu gördüğünde yenileceğini anladı.

Ama anlamak, durmak değildi.

Alesdeamon’un adını düşündü.

Görünün yükünü hafif eyle.

Kurt bir kez daha atıldı.

Bu kez Pero savunamadı.

Dişler varlığına değil, zihninin çevresine kapandı.

Bir kir yayıldı.

Soğuk değildi.

Sıcak değildi.

Daha çok yanlış bir hatırlayış gibiydi.

Pero bir an için Pu’nun yaralı değil, tehdit olduğunu sandı.

Bir an için kuyunun ölmediğini, kendisini çağırarak kandırdığını sandı.

Bir an için genç çırağın yanında kalmasının bir hata olduğunu sandı.

Sonra her şey geri geldi.

Ama kir gitmedi.

Yalnızca saklandı.

Üstat Pero bütün gücüyle hattın dışına doğru itildi.

Düşmedi.

Atıldı.

Tıpkı bir zamanlar kuyuya atıldığı gibi.

Ama bu defa onu yaşatmak için değil.

Uzaklaştırmak için.

Taş geri geldi.

Orman geri geldi.

Çember geri geldi.

Çırağın sesi geri geldi.

“Delikanlı!”

Bu kez kelimeyi çırak söylemişti.

Yüksek sesle.

Korkuyla.

Saygıyı unutacak kadar korkuyla.

Üstat Pero’nun küçük bedeni taşın üzerinde yana devrilmişti. Cübbesi açılmış, patileri taşın kenarına kaymış, bıyıklarından biri kararmış, yaşlı gözleri yarı açık kalmıştı.

Nefes alıyordu.

Ama nefesi kırık gibiydi.

Çırak onu iki eliyle tuttu.

Bu kez izin beklemedi.

Bekleyemezdi.

Üstat Pero’nun bedeni o kadar hafifti ki, çırak bir an için onu tuttuğundan değil, bir hatırayı avuçlarına aldığından korktu.

“Üstadım,” dedi.

Cevap yoktu.

“Üstadım!”

Üstat Pero’nun gözleri kıpırdadı.

Bir an için çırağa baktı.

Ama tanımadı.

Çırak bunu anladı.

Yüzündeki kan çekildi.

Üstat Pero’nun bakışları onun üzerinden geçti. Sanki onu bir elf olarak değil, bir iplik olarak görüyordu. Sanki çırak, taşın yanında diz çökmüş genç bir beden değil, geleceğin içinde yanlış yere düşmüş bir anlamdı.

Sonra Üstat Pero gözlerini kırptı.

Bir daha baktı.

Bu kez tanıdı.

Çok yavaş.

Çok güçlükle.

“Delikanlı,” dedi.

Çırak nefesini bıraktı.

“Buradayım, üstadım.”

Üstat Pero doğrulmaya çalıştı.

Başaramadı.

Küçük bedeni tekrar yana düştü.

Çırak onu destekledi. Bir elini cübbenin altına, diğerini taşın kenarına koydu. Onu incitmekten korkuyordu; ama bırakırsa düşeceğini biliyordu.

Üstat Pero, çırağın desteği olmadan oturamadı.

Bu gerçek, taşın çevresindeki sessizliğe ağır bir şey gibi düştü.

Çemberdeki Son Görü Elfleri artık meditasyonda değildi.

Bazıları gözlerini açmıştı.

Bazıları başlarını eğmişti.

Bazıları ne olduğunu anlamıyordu.

Bazıları anlamamayı tercih ediyordu.

Üstat Pero nefes aldı.

Zor.

Kesik.

Ama aldı.

Çırak onun bıyığındaki kararmaya baktı.

Sonra gözlerine.

“Ne oldu?” diye fısıldadı.

Üstat Pero cevap vermek için bir süre bekledi.

Sanki kelimelerin doğru olup olmadığını kontrol ediyordu.

Sanki kendi zihninin içinde hâlâ başka bir sesin saklanıp saklanmadığını dinliyordu.

Sonra konuştu.

“Yendim sanma,” dedi.

Çırak anlamadı.

“Üstadım?”

Üstat Pero gözlerini kapadı.

Kemirme sesi hâlâ oradaydı.

Daha yakında.

Daha içeride.

Daha sabırlı.

“Yenildim,” dedi.

Çırak dondu.

Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.

Bu kez gülümseme değildi.

Korku da değildi.

Kabul etmekti.

“Ve benden bir şey aldı mı bilmiyorum,” diye fısıldadı. “Ama içimde bir şey bıraktığını biliyorum.”

Çırak, yaşlı üstadı daha sıkı tuttu.

Üstat Pero gözlerini açtı.

Bu kez bakışları çırağı tanıyordu.

Ama gözlerinin derininde, hattın kirinden kalmış ince bir gölge vardı.

Çok küçük.

Çok sessiz.

Çok sabırlı.

Ve Üstat Pero, kendi nefesini dinlerken ilk kez bundan korktu.

Çünkü artık göreceği her şeyden önce, onu gerçekten kendisinin görüp görmediğinden emin olmak zorundaydı.

Üstat Pero vs. Kırık Kehanet Kurdu

BÖLÜM NOTU

Üstat Pero! Sen neler yapıyorsun?

Kırık Kehanet Kurdu'na karşı verilen bu savaşı beğendiyseniz kitabı da beğenmeyi ve puanlamayı ihmal etmeyin lütfen! Yorumlarınız her zaman değerlidir!

- M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı