10. Bölüm — Son Görü Üstadı
🎵🎵🎵 Üstat Pero'nun Son Görü Hattı şarkısını dinlemek için:
YouTube’da aç: Meleran: Son Görü Hattı🎵🎵🎵

Bir asır, Son Görü Ormanı’ndan sessizce geçmedi.
Sessizlik çoktu.
Hep çoktu.
Ağaçların arasında, çemberlerin içinde, taşların üzerinde, yaşlı elflerin göz kapaklarında, genç son görücülerin avuçlarında tuttukları yapraklarda sessizlik vardı. Ama bu sessizlik boş değildi. İçinden yıllar geçti. İçinden dualar geçti. İçinden tamamlanan Son Görüler, yarım kalan ön görüler, yanlış anlaşılıp sonra düzeltilen ihtimaller geçti.
Ağaçlar büyüdü.
Bazı dallar kırıldı.
Bazıları yeniden uzadı.
Kadim Blaris sembolleri, gövdelerin genişlemesiyle kabukların içine biraz daha gömüldü. Eskiden yüzeyde parlayan bazı çizgiler derine çekildi. Bazı genç elflerin saçları döküldü. Bazı yaşlılar çemberden kalkıp bir daha dönmedi. Bazıları kendi Son Görülerini buldu. Bazıları bulduklarını sandı. Bazıları, gördükleri şeyin yalnızca görüntü olmadığını anladı.
Çünkü Son Görü Hattı değişmişti.
Önce rüyalar değişmişti.
Sonra ön görüler.
Sonra bazı gelişmiş son görücüler, baktıkları geleceğin yalnızca uzakta duran bir sahne olmadığını fark etti. Bazen bir başkasının nefesini kendi göğüslerinde hissettiler. Bazen bir karar anının eşiğine, dışarıdan bakan değil, içeriden titreyen oldular. Bazen bir ihtimalin bedenine bir anlığına girdiler ve o ihtimalin çevresinde başka ipliklerin de titreştiğini anladılar.
Görü Yürüyüşü böyle doğdu.
Adı sonra kondu.
Önce korkuldu.
Sonra saygı duyuldu.
Sonra öğrenildi.
Ama Son Görü’nün yerine geçmedi.
Son Görü hâlâ nihaiydi.
Hâlâ bir ömrün gerçek amacıydı.
Hâlâ kişiyi kendi kaçınılmaz yoluna çağıran büyük ve ağır bilgiydi.
Görü Yürüyüşü ise onun çevresinde açılan yollardı.
Alternatif iplikler.
Yaşanmamış ama anlaşılabilir ihtimaller.
Bir geleceğin içine, bir başkasının gözlerinden bakma cesareti.
Son Görü Elfleri değişti.
Orman da değişti.
Taş da değişti.
Üstat Pero’nun taşı, yüz yıl boyunca boş kalmadı.
Üzerine kimse oturmadı.
Ama boş kalmadı.
Taşın yanında bir taş daha vardı artık.
Başka bir taş.
Onu oraya eski çırak getirmişti.
Bir zamanlar saçları başında olan, su taşıyan, cübbe düzelten, izin bekleyen, korktuğu halde taşıyan genç elf…
Artık genç değildi.
Saçları çoktan dökülmüştü.
Başından ensesine, omuzlarından kollarına, ellerinden parmaklarına kadar Kadim Blaris mühürleri uzanıyordu. Gözleri, bir zamanlar anlamadığı şeylerin önünde sabırla bekleyen o genç bakışı hâlâ taşıyordu; ama artık o bakışın ardında kendi Son Görü’sünü görmüş ve gerçekleştirmiş birinin yorgunluğu vardı.
O da taşında oturuyordu.
Üstat Pero’nun taşının yanında.
Bekliyordu.
İlk yıllarda herkes bunun yas olduğunu sandı.
Sonra bunun görev olduğunu düşündüler.
Sonra alıştılar.
Sonra anladılar.
Bazı bekleyişler, birinin gelmeyeceğini kabullenmek için değil, geleceğini bilmek için yapılırdı.
Eski çırak bunu biliyordu.
Çünkü kuyu, Üstat Pero’yu yutmamıştı.
Çünkü Son Görü Hattı’nda hâlâ onun izi vardı.
Çünkü bazen, çok derin bir Görü Yürüyüşü sırasında, uzak bir kuyunun nefesiyle karışmış küçük bir bıyık titreşimi hissedilirdi.
Çünkü Pu’nun son titreşimi hâlâ unutulmamıştı.
Yaşa.
Bu yüzden bekledi.
Bir asır boyunca.
Kendi Son Görü’sünü gördü.
Onu gerçekleştirdi.
Döndü.
Kendi taşını Üstat Pero’nun taşının yanına getirdi.
Oturdu.
Ve beklemeye devam etti.
O gün de bekliyordu.
Son Görü Ormanı’nın sabahı ağırdı.
Hava değişikti.
Yapraklar rüzgâr olmadan titriyordu. Çember henüz kurulmamıştı; ama elfler toplanmaya başlamıştı. Bazıları konuşmuyordu. Bazıları konuşmak isteyip vazgeçiyordu. Genç son görücüler, yaşlıların yüzüne bakıyor; yaşlılar, daha da yaşlı olanların suskunluğunu dinliyordu.
Meleran’da bir şey olmuştu.
Büyük bir şey.
Bunu herkes bilmiyordu.
Ama herkes hissediyordu.
Son Görü Hattı boyunca ince bir acı dolaşıyordu. Bir ölüm gibi değildi yalnızca. Bir kayıp gibi de değildi yalnızca. Daha büyük. Daha derin. Sanki dünyanın kendisi, bir yerinden vurulmuştu da sesini henüz çıkaramamıştı.
Eski çırak gözlerini kapadı.
Artık ona kimse çırak demiyordu.
Ama o, taşında oturduğunda hâlâ kendi içinde o genç sesi duyabiliyordu.
Üstadım?
Bu ses kaybolmamıştı.
Belki kaybolmaması gerekiyordu.
Çünkü bazı ilişkiler tamamlandığında bitmezdi.
Biçim değiştirirdi.
Taşın yanındaki taşta oturan Son Görü Üstadı, elini kendi taşının yüzeyine koydu. Parmaklarının altındaki çatlakları tanıyordu. Bu taş da artık onu tanıyordu. Kendi Son Görü’sünü burada tamamlamamıştı; ama dönüşünü burada beklemişti.
Beklemek de bazı taşlara iz bırakırdı.
Son Görü Hattı’na uzandı.
Hat eskisine göre daha derindi.
Daha canlı.
Daha dikkatli.
Kuyudan gelen nefes, hâlâ bazı ipliklerin kenarında dolaşıyordu. Görü Yürüyüşü’nün açtığı yollar, alternatif ipliklerin çevresinde ince titreşimler bırakıyordu. Kırık Kehanet Kurdu’nun açlığı yoktu artık; ama onun hatırası tamamen silinmemişti. Bazı yerlerde, gerçekleşmemiş görüler arınmış hallerinin sakin ağırlığıyla duruyordu.
Bir bedel temel olmuştu.
Sonra hat titredi.
Çok hafif.
Ama eski çırak bunu hemen hissetti.
Gözlerini açtı.
Üstat Pero’nun taşı, yüz yıldır ilk kez farklı görünüyordu.
Taşın üzerinde kimse yoktu.
Ama taş boş değildi.
Havanın içinde çok ince bir titreşim belirdi.
Bir bıyık titreşimi gibi.
Sonra toprak, kayanın dibinde yavaşça kıpırdadı.
Ağaçlar sustu.
Elfler başlarını çevirdi.
Kimse yaklaşmadı.
Üç adımlık çizgi hâlâ oradaydı.
Bir asır sonra bile.
Taşın önündeki hava önce bulanıklaştı. Sonra bir damla suyun içinden bakılan dünya gibi eğildi. Sonra kuyu nefesine benzeyen çok zayıf bir ışık, taşın yüzeyinden değil, sanki taşın hatırladığı yerden dışarı sızdı.
Ve Üstat Pero oradaydı.
Küçücüktü.
Cübbesi vardı.
Bıyıkları titriyordu.
Yaşlıydı.
Çok yaşlıydı.
Ama ölmemişti.
Bir asır önce kuyunun içine düşen, gerçekleşmemiş görülerle dolu yürüyen mühür, şimdi ormanın taşında yeniden nefes alıyordu. Cübbesinin kıyılarından artık görüntüler sızmıyordu. Patilerinin çevresinde yarım yollar açılıp kapanmıyordu. Gözlerinin derininde yüzlerce olmamış hayatın çığlığı yoktu.
Ama onların ağırlığı vardı.
Arınmış.
Sessiz.
Yerini bulmuş.
Üstat Pero gözlerini kırptı.
Taşa baktı.
Sonra taşın yanındaki ikinci taşa.
Sonra orada oturan eski çırağına.
Uzun süre baktı.
Eski çırak hiç kıpırdamadı.
Gözleri dolmadı.
Ya da dolduysa bile, bunu ormanın göremeyeceği kadar derinde tuttu.
Üstat Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi.
“Eee eski dostum,” dedi.
Sesi küçüktü.
Ama taşlar onu taşıdı.
Orman onu taşıdı.
Son Görü Hattı bile bir an için onu taşıdı.
“Söyle bakalım neler görüyorsun?”
Eski çırak gülümsedi.
Bu gülümseme genç değildi.
Yaşlı da değildi.
Yüz yıl beklemiş bir gülümsemeydi.
“Hoş geldiniz, üstadım,” dedi.
Üstat Pero ona baktı.
“Bunu cevap saymayacağım.”
Eski çırak bu kez biraz daha belirgin gülümsedi.
“Biliyorum.”
“Demek öğrenmişsin.”
“Biraz.”
“Biraz iyidir. Fazlası insanı fazla emin yapar.”
“Elfleri de.”
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Doğru.”
Bir süre yan yana sustular.
Bu sessizlik, önceki sessizliklerden farklıydı. Birinde bekleyiş vardı. Diğerinde dönüş. Birinde gençliğin sabrı vardı. Diğerinde yaşlılığın kabulü. Birinde sorular vardı. Diğerinde, soruların hepsinin cevaplanmadığını bilmenin rahatlığı.
Üstat Pero kendi taşının üzerine çıktı.
Bu kez yardım istemedi.
Eski çırak elini uzatmadı.
Ama hazır tuttu.
Üstat Pero bunu gördü.
Bir şey söylemedi.
Taşına oturdu.
Yıllardır oturduğu yere değil.
Bir asır önce bulduğu çatlağın olduğu yere.
Patilerini taşın üzerine yerleştirdi.
Gözlerini kapamadı.
Önce ormana baktı.
Sonra çembere.
Sonra eski çırağına.
“Senin taşın güzel,” dedi.
Eski çırak başını eğdi. “Sizinkinin yanında durması için getirdim.”
“Taşlar yan yana durmayı sever mi?”
“Bilmiyorum.”
“Güzel.”
Eski çırak iç çekti. “Bilmediğini bilen göz…”
“Bazen en doğru gözdür,” diye tamamladı Üstat Pero.
İkisi de sustu.
Sonra eski çırak gözlerini uzaklara çevirdi.
Gülümsemesi yavaşça söndü.
Ormanın sabahı yeniden ağırlaştı.
Son Görü Hattı’ndaki acı, ince bir damar gibi taşların altından geçti. Üstat Pero bunu hissetti. Bir asır kuyunun içinde, zamanın ağır ve usul akışında kalmıştı; ama Meleran’ın acısını tanıyordu.
Bazı acılar zamanla gelmezdi.
Zamanın içinden geçerdi.
Eski çırak konuştu.
“Kötü bir zamanda geldin.”
Üstat Pero ona baktı.
Bu kez “üstadım” dememişti.
Bunu fark etti.
Eski çırak da fark etti.
Ama geri almadı.
Çünkü bazı sözler de tıpkı isimler gibi, zamanı gelince değişirdi.
“Meleran ağlıyor üstadım,” dedi sonra. “Büyük bir acısı ve kaybı var.”
Üstat Pero’nun bıyıkları yavaşça titredi.
Bu kez gülümseme değildi.
Bu kez eski bir yorgunluk da değildi.
Bu, dünyanın acısını duyan birinin iç çekişiydi.
Küçük göğsü ağır ağır kalktı.
İndi.
Sonra bir kez daha.
“Ağlıyorsa,” dedi, “duymak gerekir.”
Eski çırak başını eğdi.
“Görmek de gerekir.”
“Bazen görmek yetmez.”
“Biliyorum.”
Üstat Pero ona baktı.
“Evet,” dedi. “Artık biliyorsun.”
Sonra yüzünü uzaklara çevirdi.
Son Görü Ormanı’nın ağaçları arasından bakıldığında, dünya görünmezdi. Dağlar görünmezdi. Savaşlar görünmezdi. Ölümler, kayıplar, ayrılıklar görünmezdi. Ama Son Görü Hattı, görünen şeylerin çizdiği sınırlarla yetinmezdi.
İki taşın üzerinde iki Son Görü Üstadı oturuyordu.
Biri bir zamanlar elf olmuş bir fareydi.
Diğeri bir zamanlar saçları dökülmemiş bir çıraktı.
Biri kuyunun içinde bir ömür daha yaşamıştı.
Diğeri bir asır boyunca beklemişti.
İkisi de aynı yöne baktı.
Geleceğe değil yalnızca.
Geleceğin acıyan yerine.
Üstat Pero patisini taşın çatlağına koydu.
Eski çırak kendi taşına dokundu.
Son Görü Hattı açılmadı.
Henüz değil.
Önce dinledi.
Orman da dinledi.
Taşlar da.
Alesdeamon’un sessizliği de.
Üstat Pero çok yavaş konuştu.
“O zaman birlikte izleyelim mi?”
Eski çırak cevap vermeden önce gözlerini kapadı.
Gülümsedi.
Ama bu gülümsemede sevinçten çok cesaret vardı.
“İzleyelim.”
Üstat Pero başını hafifçe eğdi.
“Bakalım neler olacak?”
Sonra iki taşın arasındaki sessizlik derinleşti.
Son Görü Hattı, onları usulca içine aldı.
Uzaklarda Meleran ağlıyordu.
Ama artık o ağlayışı dinleyen iki eski dost vardı.

BÖLÜM NOTU
Bir Görü İçin Bir Ömür'ü okuduğunuz için teşekkür ederim. Duygularımı paylaşmadan önce henüz bitmediğini hemen belirteyim.
Bir tane de bonus bölüm var! Hemen 10. bölümün arkasından gelen bu bölüm ile bu kitap, sıkı bir şekilde Bir Varmış, Bir Yok Olmuş'a bağlanacak. Nasıl mı? Okumadan geçmeyin derim.
Müsadenizle biraz da duygularımdan bahsedeceğim:
Bu öyküyü yazmaya ilk başladığımda, bunun vizyonlarla ilgili olduğunu düşünmüştüm. Sonra sorumlulukla ilgili olduğunu, ardından fedakârlıkla, sonunda da dostlukla olduğunu düşündüm. Şimdi sona ulaştığımda aslında hepsiyle birden ilgili olduğunu düşünüyorum.
Ama her şeyden öte, bence bu öykü bir amaçla ilgiliydi. Onu bulmakla değil, onu korumakla aslında.
Bir kapı kapanır ve başka kapılar açılır. Meleran, anlatılmayı bekleyen hikâyelerle dolu, yaşayan bir dünyadır ve umarım bu hikâyelerin çoğunda tekrar karşılaşırız.
Ve kim bilir? Belki bir gün Pero’yla da tekrar karşılaşırız… ve şu anda onun yanındaki ikinci taşın üzerinde oturan eski dostla.
Peki, ya siz neler hissettiniz? Hikâyedeki en sevdiğiniz an hangisiydi mesela? Ve seçmek zorunda kalsanız, son sayfayı kapattıktan sonra aklınızda en uzun süre kalan karakter hangisiydi? Düşüncelerinizi gerçekten çok merak ediyorum.
Meleran’da geçirdiğiniz zaman için teşekkür ederim, umarım sizi tatmin etmiştir ve daha fazlasına da hazır olun derim.
Bir sonraki hikâyeye kadar.
Ah, bu arada puan vermeyi ihmal etmez ve yorumlarınızı da eksik etmezseniz çok sevinirim.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı