━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Yazar Notu
Meleran: Bir Görü İçin Bir Ömür'e tekrar hoş geldiniz. Son kez hoş geldiniz diyorum, çünkü bu bölüm kitabı çok özel bir yere konumlandıracak, bundan emin olabilirsiniz.
Bu bölüm kendi başına bir bütün oluşturuyor, ancak aynı zamanda Meleran’daki çok daha büyük bir kapıya sessizce yaslanıyor. O kapıyı burada sizin için açmayacağım. Henüz değil.
Meleran’daki bazı hikâyeler anılar olarak başlar, bazıları vizyonlar olarak, bazıları ise başından beri çok daha büyük bir şeye bağlı olduklarını fark edene kadar zararsız görünen küçük iplikler olarak.
Dolayısıyla, bu bölümdeki bir şeyin kendi sınırlarının ötesine uzandığını hissediyorsanız… o zaman iyi. Bırakın öyle olsun.
Elbette spoiler yok. Bölüm bitene kadar sessizliğimi koruyacağım. Sonrasında tekrar konuşuyor oluruz.
Sadece sessizliğe, isimlere, seçimlere ve zamanın geçmesiyle ortadan kaybolmayan o tür bir kedere dikkat edin.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Şimdi, o manzaraya biraz daha yaklaşalım.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Bonus Bölüm — Bir Görü İçin On Yıl

Üstat Pero’nun taşı, sabahları daha sessiz olurdu.
Bunu kimseye söylemezdi taş. Zaten taşların konuşmak gibi alışkanlıkları yoktu. Taşlar beklerdi. Üzerlerine konan ayakları, elleri, dizleri, duaları, korkuları, bazen de bir ömrün sonuna kadar taşınamayıp kendilerine bırakılan anlamları saklarlardı.
Son Görü Ormanı’ndaki taşlar daha da beterdi.
Onlar yalnızca beklemezdi.
Hatırlardı.
Üstat Pero’nun taşı da hatırlıyordu.
İlk oturuşu. İlk duası. İlk korkusu. İlk Son Görüsü. Pu’nun sessiz ağırlığını. Kuyunun karanlığını. Bir asrın içinden dönen küçük bir fare bedenini. Çevresine üç adımdan fazla yaklaşmayan Son Görü Elflerini. Ve bir zamanlar genç, saçları hâlâ dökülmemiş, tabağı iki eliyle taşıyan çırağı.
O çırak artık taşın dibinde diz çökmüyordu.
Yanında oturuyordu.
Kendi taşında.
Ona artık herkes Lello diyordu.
Son Görü Elflerinin arasında bu isim, yıllar içinde hafif bir gülüşten yaşlı bir saygıya dönüşmüştü. Lello’nun saçları çoktan gitmiş, başından ensesine, ensesinden omuzlarına, kollarından ellerine kadar uzanan Kadim Blaris mühürleri, derisinin üzerinde sessiz dualar gibi kalmıştı. Gözleri, çok uzun süre geleceğe bakmış olanların gözleriydi. Yorgundu; ama boş değildi. Kırılmıştı; ama dağılmamıştı.
Üstat Pero, küçük fare bedeninin içinde, taşının üzerinde oturuyordu. Cübbesinin kıvrımları kayanın kenarından aşağıya dökülüyor, rüzgâr her estiğinde kumaş hafifçe titriyordu. Siyah, yaşlı gözleri ormanın içinden daha uzağa, ağaçların büyümeden önceki hâline ya da çürüdükten sonra kalacak sessizliğine bakıyor gibiydi.
Lello onun bu bakışını tanırdı.
Bir zamanlar korkardı.
Şimdi hâlâ korkuyordu.
Ama artık korkusunun yanına oturabiliyordu.
“Bugün anlatacaksın,” dedi Üstat Pero.
Lello, taşının üzerinde kıpırdamadı.
“Neyi, üstadım?”
Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi. Bu fare bedeninde gülümsemeye en yakın şeylerden biriydi. Lello bunu da tanırdı.
“Bana anlatmadığın şeyi.”
Lello’nun gözleri kısa bir an ormanın kuzeyine kaydı. Sonra geri geldi.
“Size anlatmadığım çok şey var.”
“Evet,” dedi Pero. “Ama bugün yalnızca biri omuzlarında oturuyor.”
Lello cevap vermedi.
Son Görü Ormanı’nın sessizliği, cevap verilmemiş soruları iyi taşırdı. Çünkü bu ormanda bazı sorular, cevabını duymak için değil, soranın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için sorulurdu.
Lello derin bir nefes aldı.
“Bir elf vardı,” dedi.
Pero’nun gözleri yumuşadı.
“Her hikâyede bir elf vardır.”
“Bu biraz erken gelen bir elfti.”
“Erken gelenler çoğu zaman kapıda bekletilir.”
Lello’nun dudaklarının kenarı titredi. Gülümseme değildi. Gülümseme olmak istemiş ama yolda yorulmuş bir sızıydı.
“Bu kapıda bekletilmedi,” dedi. “İçeri alındı.”
Pero bu kez bütünüyle ona döndü.
Lello ellerini dizlerine koydu. Parmaklarının üzerindeki Blaris çizgileri, sabahın solgun ışığında yaşlı kökler gibi belirginleşti.
“Sonra da,” dedi, “on yıl boyunca içeri alınmış olmanın ne demek olduğunu bekledi.”
________________________________________
Ro’lanthus ilk görüsünü hatırlamıyordu.
İşin en kötü tarafı bu değildi belki.
Ama en haksız tarafı buydu.
Çünkü bir şey olmuştu. Bunu bedeninin her yeri biliyordu. Saç diplerindeki sızı biliyordu. Gözlerinin arkasında yanıp sönen beyaz boşluk biliyordu. Parmak eklemlerinde zaman zaman dolaşan ince ürperti biliyordu. Geceleri uykuya dalmadan hemen önce kulaklarının içinden geçen o uzak, soğuk rüzgâr biliyordu.
Bir şey görmüştü.
Ama ne?
Hatırlayamıyordu.
Güz Ormanı, bu soruya cevap vermedi.
Oysa Math’Natal ormanları cevap vermeyi severdi. Doğru soruyu doğru sessizlikle sorarsanız. Canlı kabuğa bıçak sürmezseniz. Köklerin üzerinden aceleyle atlamazsanız. Henüz düşmemiş yaprağa düşeceği günü sormazsanız.
Güz Ormanı, düşmüş yaprağın neden orada durduğunu anlatırdı.
Daha fazlasını değil.
Ro’lanthus bunu bilerek büyümüştü.
Evinin arkasındaki eğri gövdeli ağacı bilirdi. Çocukken saklandığı kökün altındaki boşluğu bilirdi. Annesinin ölü dallardan küçük eşyalar oyduğu açıklığı bilirdi. Babasının ona ilk kez yay tutmayı öğrettiği taşı bilirdi. Güz Ormanı’nda hiçbir şey yalnızca yer değildi. Her yer bir izdi. Her iz bir bağlılık.
Annesi iyi bir oymacıydı.
Ro’lanthus, onun ellerini izlemeyi severdi. Kadın canlı ağaca dokunmazdı. Yalnızca ormanın çoktan bıraktığı parçaları toplar, temizler, yavaş yavaş işlerdi. Bir tahta parçası onun avuçlarında kaseye, flüt ağızlığına, saç tokasına ya da küçük bir yaprak sembolüne dönüşürdü.
“Şekli ben yapmıyorum,” derdi annesi. “Fazla olanı alıyorum.”
Ro’lanthus çocukken bu cümleyi çok severdi.
Sonra bir gün, fazla olanın kendisi olduğunu düşündüklerini gördü.
O gün yağmur yağmamıştı.
Bu bile tuhaftı.
Güz Ormanı’nın o kısmında karar günlerinde yağmur, ince bir perde gibi dalların arasından geçerdi. Yağmur düşmezdi yalnızca; dinlerdi. O gün dinleyen yağmur yoktu. Yapraklar hareketsizdi. Kuşlar sabah ötüşünü kısa kesmişti.
Ro’lanthus evlerinin önündeki kök basamağında otururken, annesi onun saçlarını tarıyordu.
Hâlâ saçları vardı.
Koyu, canlı, omuzlarına dökülen Math’Natal saçları.
Sonra tarakta birkaç tel kaldı.
Annesi durdu.
Ro’lanthus onun duruşunu ensesinde hissetti.
“Acıttın mı?” diye sordu.
Kadın cevap vermedi.
Tarağa baktı.
Sonra Ro’lanthus’un başının ön kısmına, saç diplerine, alnının hemen üzerindeki çizgiye baktı. Sanki orada yalnızca saç değil, görünmez bir yarık arıyordu.
“Anne?”
Kadının eli havada kaldı.
Tam o sırada babası dışarı çıktı.
Babası savaş eğitimi almış bir Math’Natal Elfiydi. Ormanda yürürken yapraklar onun ayaklarının altında kırılmazdı. Yayını taşırken omuzları neredeyse hiç oynamazdı. Bakışı sertti; ama sertlik her zaman kötülük değildi. Bazen birinin, taşıyamadığı korkuyu ayakta tutma biçimiydi.
O sabah babasının sertliği başkaydı.
“Ne oldu?”
Annesi taraktaki saç tellerini saklamak ister gibi avucunu kapattı.
Geç kaldı.
Babası gördü.
Ro’lanthus saçlarının döküldüğünü o an anladı.
İlk korku saç için geldi.
Ne küçük, ne acıklı, ne insanca bir korkuydu bu.
Sonra ikinci korku geldi.
Saç neden dökülürdü?
Güz Ormanı’nda bunun cevabını bilmeyen çocuk yoktu.
Son Görü yoluna düşenlerin saçları erkenden dökülürdü.
Doğanın işine karışacak kadar ileriye bakanların.
Henüz gelmemiş olanı, gelmeden önce görmeye başlayanların.
Math’Natal halkının sevmediği, sevmediği ne kelime, kapısından uzak tuttuğu, adını duysa sessizleştiği o kaymış kader taşıyıcılarının.
Babası bir adım yaklaştı.
“Ne gördün?”
Ro’lanthus ayağa kalktı.
“Ben…”
“Ne gördün?”
Cevap vermek istedi.
Gerçekten istedi.
Kendini savunmak için değil yalnızca. Kendi de bilmek istediği için.
Ama görüntü yoktu. Bir yüz yoktu. Bir savaş, bir yangın, bir kan izi yoktu. Yalnızca beyaz bir boşluk vardı. Boşluğun içinde kendisine ait olmayan bir korku. Ve sanki çok uzakta, duyulmaması gereken bir kapı kapanmıştı.
“Hatırlamıyorum,” dedi.
Babası ona inanmadı.
Hayır.
Daha kötüsü oldu.
İnandığı anlaşıldı.
Eğer yalan söylediğini düşünseydi, ona kızabilirdi. Kızmak hâlâ bir bağ sayılırdı. Ama babasının yüzünde öfke değil, karar belirdi.
Ro’lanthus o kararı halk toplanmadan önce gördü.
Bu görü değildi.
Sadece babasını tanıyordu.
O gün büyük meydan kurulmadı. Bir savaş ilan edilmiyordu. Bir yasa değişmiyordu. Naral seçilmiyordu. Math’Natal yaşlıları büyük davulun etrafında dönmüyor, gençler ağaçların arasına dizilmiyordu.
Bir elf, halkının içinden çıkarılacaktı.
Bunun için büyük tören gerekmezdi.
Birkaç yaşlı yeterdi. Birkaç komşu. Annesinin avucunda hâlâ sakladığı saç telleri. Babasının onu korumak için değil, ondan korunmak için dimdik duruşu.
Ro’lanthus konuşmaya çalıştı.
“Ben istemedim.”
Yaşlılardan biri ona bakmadı bile.
“İstemekle olmaz.”
Bir başkası, “Doğanın yolu görülmek için değildir,” dedi.
Ro’lanthus’un boğazı kurudu.
“Ben ne gördüğümü bile bilmiyorum.”
“Bu daha kötü,” dedi babası.
Cümle sade çıktı.
Bıçak gibi değil.
Bıçak bir an keserdi.
Bu cümle kesmedi. İçeride kaldı.
Ro’lanthus annesine baktı.
Bir şey bekledi.
Bir adım. Bir itiraz. Bir el. Çocukken ateşi çıktığında alnına konan o serin avuç. Kışın ilk soğuğunda boynuna sardığı kumaş. Yola çıkarken çantasına gizlice konacak fazladan bir ekmek parçası.
Annesinin eli yarıya kadar kalktı.
Sonra durdu.
Ro’lanthus o eli ömrü boyunca unutmayacaktı.
Çünkü vurmadı.
Çünkü dokunmadı.
İkisi arasında asılı kaldı.
Sürgün dedikleri şey bazen bir kapının yüzüne kapanması değildi. Bazen bir elin yanağına varamamasıydı.
Ona küçük bir torba verdiler. Birkaç kurutulmuş meyve. Biraz ekmek. Az sayıda Zenith. Babasının eski kısa yol bıçağı. Annesinin yaptığı küçük bir tahta flüt ağızlığı.
Annesi flüt ağızlığını torbaya koyarken Ro’lanthus’a bakmadı.
Babası baktı.
“Son Görü Ormanı kuzeyde,” dedi.
Bu yardım değildi.
Bu yol göstermek değildi.
Bu, “Burada değilsin,” demenin daha düzenli hâliydi.
Ro’lanthus torbayı omzuna aldı. Güz Ormanı’nın sınırına kadar yürüdü. Kimse peşinden gelmedi. Arkasında ayak sesi duymadı. Bir kez, yalnızca bir kez, annesinin ağlayıp ağlamadığını duymak için durdu.
Orman sessizdi.
Sınıra geldiğinde arkasına baktı.
Eğri gövdeli ağaç oradaydı.
Annesinin oyma yaptığı açıklık oradaydı.
Babasının yay tutmayı öğrettiği taş oradaydı.
Evlerinin dal aralarına karışmış çatısı oradaydı.
Her şey yerindeydi.
Sadece o değildi.
Beni kovdular.
Bu düşünce önce öfke gibi geldi. Sıcak, keskin, onurlu bir şeydi. İnsanın içini yakıyor ama ayakta tutuyordu.
Benden korktular.
Bu da öfkeyi besledi.
Sonra daha sessiz bir düşünce geldi.
Daha soğuk.
Daha kötü.
Ben artık oraya ait değilim.
Ro’lanthus bu düşünceyi istemedi.
Ama düşünceler, istenmedikleri zaman daha iyi tutunurdu.
Güz Ormanı’nın sınırından çıktı.
İlk adımı öfkeyle attı.
İkinci adımı kırgınlıkla.
Üçüncü adımı ise kendisine söylemek istemediği o cümleyle.
Ben artık oraya ait değilim.
Ve bu, kovulmaktan daha çok acıttı.
________________________________________
“İlk kopuş çoğu zaman kapıdan değil,” dedi Üstat Pero, “içeriden olur.”
Lello anlatmayı kestiğinde, iki taşın arasına küçük bir yaprak düşmüştü. Yaprak ne Pero’nun taşına değdi ne Lello’nunkine. İkisinin arasında durdu. Sanki anlatılanın nereye ait olduğuna karar verememişti.
“Onu kovdular,” dedi Lello.
“Evet.”
“Ama yolda kendisi de döndüğünde artık aynı yere dönemeyeceğini anladı.”
Pero başını hafifçe eğdi.
“Bu yüzden yol dediğin şey acımasızdır. Bir yerden uzağa götürmekle yetinmez. Döndüğünde aynı kişi olmamana da özen gösterir.”
Lello’nun yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
“Yollar konusunda fazla kişisel konuşuyorsunuz, üstadım.”
“Ben bir kuyuya düştüm, eski dostum. Yol sayılır mı bilmiyorum.”
“Yolun biraz dik olanı diyelim.”
Pero’nun bıyıkları titredi.
Bu kez ikisi de gerçekten gülümsedi.
Son Görü Ormanı, bu küçük gülümsemeyi sakladı. Çünkü bazı gülümsemeler, büyük acıların arasında kaybolmasın diye ormanlar tarafından korunurdu.
Lello’nun gülümsemesi kısa sürdü.
“Sonra kuzeye yürüdü,” dedi. “Kuzeyin ne kadar uzak olduğunu bilmeden.”
________________________________________
Ro’lanthus, Güz Ormanı’ndan ayrıldığında Son Görü Ormanı onun için bir yerden çok bir söylentiydi.
Haritanın en kuzeyi.
Diş Dağları’nın ötesi.
Aransun’un, yani tüm yolların çıktığı söylenen o büyük şehrin de kuzeyi.
İnsan yerleşimlerinin, soğuk rüzgârların, taş yolların ve yabancı bakışların ötesinde bir orman.
Son Görü Elflerinin yaşadığı yer.
Onu kimse almaya gelmedi.
Kimse seçim sunmadı.
Kimse omzuna el koyup, “Artık bizdensin,” demedi.
Zaten Ro’lanthus da ne olduğunu bilmiyordu. Son Görü Elfi miydi? Hâlâ Math’Natal mıydı? Bir lanet miydi? Bir hata mıydı? Ailesinin korktuğu şey mi? Yoksa yalnızca hatırlayamadığı bir görüntünün bedelini ödeyen zavallı bir yolcu mu?
İlk günler, öfke onu taşıdı.
Yürüdü.
Güz Ormanı’nın son yaprak kokusu pelerininden gidene kadar yürüdü. Ağaçların sesleri azalıp yerini taş yolun kuru gıcırtısına bırakana kadar yürüdü. Geceleri küçük ateşler yaktı. Alevlere bakarken görüyü hatırlamaya çalıştı.
Beyazlık geldi.
Başka hiçbir şey gelmedi.
İkinci haftada saçları daha çok dökülmeye başladı.
Tamamen değil.
Hâlâ saçları vardı. Omuzlarına düşen koyu teller, rüzgârda yüzüne çarpıyor, yağmurda alnına yapışıyor, uyurken pelerininin yakasına dolanıyordu. Ama her sabah birkaç tel avucunda kalıyordu.
Ro’lanthus onları toprağa gömmeye başladı.
İlk başta neden yaptığını bilmiyordu. Belki annesinin ona öğrettiği saygı yüzündendi. Ormanın bıraktığı dal çöpe atılmazdı. Bedenin bıraktığı saç da atılmamalıydı.
Sonra bir sabah, saçlarını gömerken elinin üzerinde ince, soluk bir çizgi gördü.
Beyaz.
Çok soluk.
Damar değildi.
Yara değildi.
Mürekkep hiç değildi.
Başparmağının kökünden bileğine doğru kıvrılan küçük bir izdi. Sanki biri derisinin altına unutulmuş bir rüyanın en ince parçasını yerleştirmişti.
Ro’lanthus eliyle ovdu.
Gitmedi.
O gün yürürken parmak eklemlerinin üzerinde hafif tüylenmeyi fark etti. Önce yol yorgunluğu sandı. Sonra yağmurda kabaran deri sandı. Sonra inkâr etmekten vazgeçti.
Bedeninde kendisine sormadan bir yol açılıyordu.
Üçüncü haftada baş ağrıları başladı.
Bazı akşamlar yol ikiye ayrılmış gibi görünüyordu. Bir yoldan giderse yağmur başlayacak, diğerinden giderse bir köpek havlayacaktı. Bunu nereden bildiğini bilmiyordu. Bazen yanlış biliyordu. Bazen doğru. Bazen gördüğünü sandığı şey, daha o düşünceyi tamamlamadan dağılıyordu.
Bir gece, bir hanın önünden geçerken içeride düşecek bir kupayı duydu.
Kupa henüz düşmemişti.
Ro’lanthus durdu.
İçeriden kahkaha geldi.
Sonra kupa düştü.
Kırılma sesi dışarıya kadar ulaştı.
Ro’lanthus koştu.
O gece uyumadı.
Sabaha karşı alnının sağ tarafında, saç çizgisinin yakınında beyaz bir kıvrım belirdi. Helezon gibi değildi henüz. Daha çok bir soru işaretinin ilk nefesi gibiydi.
Kapüşonunu o gün daha derin çekti.
İnsanlar bakıyordu.
Elfler de bakardı. İnsanlar başka türlü bakardı. İnsan bakışı, anlamadığı şeyi ya satın almak isterdi ya kovmak ya da hakkında yüksek sesle konuşmadan önce biraz daha yaklaşmak.
Ro’lanthus hiçbirini istemiyordu.
Kuzeye giden yolun Aransun’a uğraması gerektiğini biliyordu. Güz Ormanı’nın kuzeyinden çıkan yollar, sonunda o büyük şehre bağlanırdı. Aransun. Tüm yolların çıktığı şehir. Duvarları, kapıları, taş sokakları, yağmuru ve insan kalabalığıyla kendi başına küçük bir krallık gibi anlatılırdı.
Ro’lanthus için Aransun bir hedef değildi.
Bir geçişti.
Oradan geçecek, Diş Dağları’na yönelecek, daha kuzeydeki insan yerleşimlerini aşacak ve Son Görü Ormanı’na ulaşacaktı.
Böyle düşünüyordu.
Yol, onun düşüncesine henüz itiraz etmemişti.
Ama yolun bunu yapacağı gün yakındı.
Aransun yolu üzerindeki hana vardığında, yağmur başlamadan önceydi. Han, yolun kenarında, at kokusu, ıslak tahta, ucuz çorba buharı ve yorgun insanların kelimeleriyle dolu bir yerdi. İçeri girmedi.
Bakış istemiyordu.
Ahır için ödeme yaptı. Hancı fazla soru sormadı. Bu, Ro’lanthus’un o gün aldığı en büyük iyilikti.
Ahırda atlar vardı. Büyük, ağır nefesli, sabırlı yaratıklar. Ro’lanthus samanların üzerine oturduğunda, içlerinden biri başını çevirip ona baktı.
O bakışta korku yoktu.
Ro’lanthus bir süre ata baktı.
“Sen bilmiyorsun,” dedi.
At burnundan sıcak bir nefes verdi.
Ro’lanthus’un dudaklarının kenarı istemsizce kıpırdadı.
“Evet,” dedi. “Ben de bilmiyorum.”
Yorgunluk onu yere çekti.
Uyku gelmedi.
Yalnızca bedeninin üstüne oturan ağır bir boşluk vardı. Saçları samanlara karışmıştı. Kapüşonu yana kaymıştı. Parmak eklemlerindeki hafif tüyler saman çöpüne takılıyordu. Yüzündeki soluk beyaz çizgiler, ahırın loş ışığında neredeyse görünmüyordu; ama Ro’lanthus onların orada olduğunu biliyordu.
Beni kovdular.
Bu düşünce hâlâ içindeydi.
Ama artık eskisi kadar sıcak değildi.
Ben artık oraya ait değilim.
Bu daha soğuktu.
Daha doğru olduğu için daha acımasızdı.
Ahır kapısı o sırada gıcırdadı.
Ro’lanthus’un eli hemen babasının verdiği kısa bıçağa gitti. Bıçağı yarıya kadar çekti. Samanların üzerinde doğrulmaya çalıştı. Bedeni onu dinlemediği için hareketi hantal kaldı.
Kapıda bir elf duruyordu.
Yağmur henüz başlamamıştı; ama adamın cübbesinde yol tozu da yoktu. Bu, Ro’lanthus’un ilk fark ettiği şey oldu. İkincisi, adamın saçlarının neredeyse tamamen dökülmüş olmasıydı. Üçüncüsü ise başından boynuna, boynundan ellerine kadar uzanan Kadim Blaris mühürleriydi.
Ro’lanthus’un nefesi durdu.
Son Görü Elfi.
Gerçekten.
Söylentiden çıkmış.
Kapının eşiğinde.
Atların arasında.
Kendisinin karşısında.
“Sen…” dedi Ro’lanthus.
Elf başını hafifçe eğdi.
“Lello.”
Ro’lanthus bıçağı tamamen bırakmadı. Ama ucunu aşağı indirdi.
“Son Görü Ormanı’ndan mısın?”
“Evet.”
Bu tek kelime, Ro’lanthus’un içinde haftalardır sürünerek ilerleyen karanlıkta bir kapı açtı.
“Beni almaya mı geldin?”
Lello’nun yüzündeki ifade değişmedi. Ama gözleri değişti.
Ro’lanthus bunu gördü.
İyi haber vermeye gelmeyenlerin gözleri olurdu. Kötü haber vermeye gelmeyenlerin de olurdu. Lello’nunki ikisi de değildi. O gözler, doğru olanın iyi ya da kötü olmak zorunda olmadığını çoktan öğrenmişti.
“Hayır,” dedi.
Ro’lanthus’un içindeki küçük kapı kapandı.
“Ben sizin ormana gidiyorum.”
“Biliyorum.”
“Benim ne olduğumu anlamam gerekiyor.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse birlikte gideriz.”
“Gidemeyiz.”
Yağmur ilk kez çatıya vurdu.
Ro’lanthus o sesi duydu. Çok net. Bir damla. Sonra ikincisi. Sonra ahırın üstünde çoğalan küçük kararlar.
“Ne demek gidemeyiz?”
Lello içeriye bir adım attı.
Ro’lanthus bıçağı biraz kaldırdı.
Lello durdu.
“Gidemezsin,” dedi. “Çünkü henüz orada kabul edilmiyorsun.”
İkinci sürgün, atların arasında geldi.
Birincisi Güz Ormanı’nda olmuştu. Ağaçların, ailesinin, halkının önünde. İkincisi bir ahırda, samanların içinde, kendisi gibi olduğunu sandığı ilk kişinin ağzından.
Ro’lanthus güldü.
Gülüş değildi.
Boğazından çıkan kuru bir kırılmaydı.
“Ben zaten kabul edilmediğim için yoldayım.”
“Biliyorum.”
“Başka bir yerim yok.”
“Var.”
“Neresi?”
“Henüz bilmiyorsun.”
Ro’lanthus’un eli bıçağın kabzasında titredi.
“Sen de bilmiyorsun.”
“Biliyorum.”
“O zaman söyle.”
Lello’nun yüzü ağırlaştı.
“Çünkü henüz gitmen gereken yere ulaşmadın.”
“Ben kuzeye gidiyorum.”
“Hayır.”
Ro’lanthus gözlerini kıstı.
“Hayır mı?”
“Sen önce Aransun’a gideceksin.”
“Aransun yalnızca yolumun üstünde.”
“Şimdilik.”
“Ben Son Görü Ormanı’na gitmeliyim.”
“Henüz değil.”
Ro’lanthus ayağa kalkmaya çalıştı. Samanlar ayağının altında kaydı. Yorgun bedeni onu taşıyamadı. Yine de dizlerinin üzerinde doğruldu.
“Beni tanımıyorsun.”
“Tanıyorum.”
“Hayır. Sen bir görü gördün ve beni tanıdığını sanıyorsun.”
Lello’nun yüzünden ilk kez bir şey geçti.
Acı gibi.
Ama daha eski.
“Bu ikisi bazen aynı şey olur,” dedi.
Ro’lanthus’un gözleri yandı.
“Benden ne istiyorsun?”
Lello bir süre cevap vermedi.
Yağmur artık çatıyı dolduruyordu. Atlar huzursuz değildi; ama hepsi dinliyormuş gibiydi.
“Yapman gereken şeyi yapmanı.”
“Ne?”
“Henüz Meleran’a değişim getirmedin.”
Cümle bağırılmadı.
Ahır sarsılmadı.
Atlar ürkmedi.
Ama Ro’lanthus’un içinde bir şey yerinden oynadı.
Meleran.
Değişim.
O, saçları dökülmeye başlayan, ilk görüsünü hatırlamayan, ailesi tarafından kovulmuş bir Math’Natal Elfiydi. Meleran onun sırtına sığmayacak kadar büyüktü.
“Ben hiçbir şeyi değiştiremem,” dedi.
Lello ona yaklaştı.
Bu kez Ro’lanthus bıçağı kaldırmadı.
“Bunu genelde değiştirecek olanlar söyler.”
Ro’lanthus cevap vermek istedi.
Kelime çıkmadı.
Önce beyazlık geldi.
Gözlerinin arkasından değil.
Bu kez her yerden.
Ahırın kokusu uzaklaştı. Atların nefesi inceldi. Yağmur çatıda değil, zihninin iç tarafında yağmaya başladı. Ro’lanthus’un gözleri bembeyaz oldu.
Bedeni yana kaydı.
Lello hızla uzandı.
Bir eli Ro’lanthus’un omzunu tuttu. Diğeri başının bir yerlere sertçe çarpmasını engelledi. Hareketi ne telaşlıydı ne de ağır. Birinin düşeceğini çok önceden bilip yine de düşüş anında üzülmek gibi bir şeydi. Ro’lanthus’u samanların üzerine nazikçe yatırdı.
Atlardan biri hafifçe kişnedi.
Lello başını çevirmeden, “Sakin,” dedi.
At sustu.
Lello diz çöktü. Ro’lanthus’un bembeyaz gözlerine baktı.
“Çok zayıf,” diye fısıldadı. “Çok erken.”
Sonra ellerini Ro’lanthus’un iki yanına koydu.
Gözlerini kapadı.
Ve Son Görü Hattı’na girdi.
________________________________________
“Onu tuttun,” dedi Pero.
Lello’nun anlatısı yine iki taşın arasına dönmüştü. Ormanda öğle ışığı biraz daha yoğunlaşmış, Blaris mühürleri gövdelerin üzerinde belirginleşmişti. Pero’nun küçük patileri taşın yüzeyine basıyordu. Lello onun bakışının artık yalnızca dinlemediğini, tarttığını biliyordu.
“Düşmesin diye,” dedi Lello.
“Yalnız bedenini değil.”
Lello cevap vermedi.
Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi.
“Devam et, eski dostum.”
Lello, taşının kenarına baktı. Parmaklarını dizlerinin üzerinde çok hafifçe oynattı.
“Devam etmek,” dedi, “o gün yaptığım en tehlikeli şeydi.”
________________________________________
Son Görü Hattı, ilk bakışta ışık gibi görünürdü. Ama ışık değildi. Işık fazla dürüsttü. Hat dürüst değildi. Canlıydı. Genişti. Kirlenmiş yerleri vardı. Eski düğümleri, yarım kalmış iplikleri, tamamlanmış görevlerin taşlaşmış izleri, hiç gerçekleşmemiş ihtimallerin soluk titreşimleri vardı.
Lello, hattın kıyısına dokunduğunda önce Ro’lanthus’un izini aradı.
Tazeydi.
Kırılgandı.
Yeni açılmış bir damar gibi titriyordu. İlk gerçek görü çoğu zaman böyle olurdu. Bir ömrü değiştirecek kadar güçlü, bir sabaha kalamayacak kadar korunmasız.
Lello ona doğru ilerledi.
O sırada başka bir algı yoluna çıktı.
Soğuk.
Keskin.
Hesaplayan.
Hattın içinde bir bakış gibi değil, bir karar gibi duran bir bilinç.
Zuur.
Zuur görülmezdi.
Kendini göstermeyi tercih etmezdi. O, görülerin kenarında duran soğuk bir niyet gibi hissedilirdi. Güvenmeyi çocukların işi sayan, kullanmayı daha dürüst bulan bir zihnin izi. Kendi görüsüne dokunulmasından hoşlanmayan, ama dokunulan şeyi anlamadan da bırakmayacak bir merak.
Lello’nun yolu onun izlediği çizginin içinden geçmek zorundaydı, bu yüzden durmadı. “Çekil yolumdan Zuur,” dedi. “Şu anda seninle uğraşamam.”
Sonra ipliği itti.
Bu bir el hareketi değildi.
Hattın içinde eller yoktu. Ama irade vardı. Lello’nun iradesi, Zuur’un üzerinde durduğu görünün kenarına dokundu, onu bir anlığına yana kaydırdı. Görü titredi. Uzakta bir anlam yer değiştirdi.
Küçük bir bozulmaydı.
Ama Zuur bunu fark etti.
Soğuk algı anında Lello’ya döndü.
Öfke değildi yalnızca.
Meraktı.
Kim?
Soru kelime olmadı. Hattın dokusunda ince bir kesik gibi belirdi.
Lello cevap vermedi.
Ro’lanthus’un ipliğine doğru kaydı.
Zuur ardından geldi.
Bir an.
Yalnızca bir an.
Ama Son Görü Hattı’nda anlar bazen koridor kadar uzardı. Lello kendisini ipliklerin arasına değil, ipliklerin hatırlamadığı boşluklara sakladı. Üstat Pero’dan öğrendiği eski, derin, sabırlı bir yöntemdi bu. Bir görüden kaçmak değildi. Görünün seni nereye koyacağını, o karar vermeden önce değiştirmekti.
Zuur’un algısı arkasından geçti.
Soğuk.
Sinirli.
Meraklı.
Sonra onu kaybetti.
Lello, Ro’lanthus’un görüsüne ulaştığında, genç elfin zihni bir kapının önündeydi.
Aransun.
Şehir yağmurla kararmıştı. Taş sokaklar ıslaktı. Lambalar solgun halkalar halinde yanıyor, binaların cepheleri yağmurun altında yaşlı yüzler gibi duruyordu. Ro’lanthus orada değildi; ama görüsü oradaydı.
Bir evin kapısının önünde.
Ev sıradan görünmeye çalışıyordu.
Bu yüzden sıradan değildi.
Dört basamakla çıkılan bir kapı. Ön cephede kapının iki yanında birer pencere. Geniş kolonlar, giriş kapısını ve pencereleri biraz içeride bırakıyordu. Üst katta üç oval tepeli pencere, birer asker gibi sıralanmıştı. Çatının ortasında dairesel bir pencere vardı. Kırık krem rengi boya ve kahverengi çatı, yağmurun altında bile kendini belli eden tuhaf bir uyum taşıyordu.
Kapının yanında simyacı işi bir mekanizma vardı.
Dışarıdan bakıldığında zil sanılabilirdi.
Ama yalnızca zil değildi.
Dairesel, yumuşak gibi görünen bir merkez. Üzerinden çarpı şeklinde geçen iki metal parça. İçte ve dışta kare hatlar. Harfler. Semboller.
A.
B.
C.
D.
Güneş.
Ay.
Kare.
Üçgen.
Lello görüntünün dağıldığını gördü.
Ro’lanthus bunu hatırlamayacaktı.
Görü çok zayıftı. İlk görülerin çoğu böyledir. Bir kaderi başlatacak kadar büyük, uyandıktan sonra avuçta kalmayacak kadar ince.
Lello uzandı.
Görüyü tuttu.
Bunu yapmamalıydı.
Bir Son Görü Elfi, bir başkasının görüsüne bu şekilde dokunmamalıydı. Görü kendi ağırlığıyla düşmeli, kendi anlamıyla kalmalı, unutulması gerekiyorsa unutulmalıydı.
Ama Lello tutmazsa Ro’lanthus hiçbir şey hatırlamayacaktı.
Ve hatırlamazsa, gitmesi gereken kapıya ulaşamayacaktı.
Lello dişlerini sıktı.
Görü, ellerinin arasında bir yumak gibi titredi. Harfler kayıyor, semboller yer değiştiriyor, zaman ve mekân aynı yüzeyde birbirini arıyordu.
“A” mekândı: Aransun.
Semboller zamandı. Saat değil. Bir anın konumu. Kapının açıldığı yer ile kişinin durduğu zamanın aynı nefeste buluşması.
Lello görüntüyü sabitledi.
A, güneş ile üçgenin arasında.
C, ay ile karenin arasında.
Görü Ro’lanthus’un zihnine kazındı.
Ro’lanthus bunu uyandığında anlamayacaktı.
Ama hatırlayacaktı.
Bazen anlamdan önce hatıra gerekirdi.
Tam o anda görüntü değişti.
Lello’nun tuttuğu yumak kendi içine çöktü. Aransun kapısının çizgileri uzadı, karardı, sonra başka bir eşiğe dönüştü.
Bir hol.
Yumuşak halı. Kapının yanında dışarıdakinin tıpatıp aynısı olan ikinci mekanizma. Karşıda, giriş kapısının kopyası gibi duran başka bir kapı. Bir giriş yeri olması gereken ama henüz eve girilmiş gibi hissettirmeyen, iki eşik arasına sıkışmış bir oda.
Sonra o kapı açıldı.
Gri cübbeli bir çocuk çıktı.
Hayır.
Çocuk değildi yalnızca.
”Maer,” dedi miyavlamayla karışık, kaynağı ise hiç belli olmayan bir ses.
Ro’lanthus onu tanımıyordu. Tanımayacaktı. Ama görülerin bazıları isim istemezdi. Bazıları, tanımadan önce koruma isteğini verirdi.
Kapının ötesinde sonsuz bir çöl vardı.
Kum, sıcakla değil, anlamla yanıyordu. Ufuk titriyor, hava kırılmış cam gibi kıvrılıyordu.
Sonra Bangidon geldi. Devasa gövdesi kumun üzerinde koşmadı.
Sıçradı.
İlk sıçrayışında kumlar çember gibi dağıldı.
İkinci sıçrayışında kalın boynuzları ışığı parçaladı.
Üçüncü sıçrayışında küçük görünen kanatları açıldı. Uçmak için değil. O korkunç inişi yumuşatmak için. Çünkü Bangidon yere düştüğünde yalnız avının üzerine değil, dünyanın sabrının üzerine de düşerdi.
Yeşil derisi, kumla ve öldürme içgüdüsüyle parlıyordu.
Bangidon Maer’e doğru geliyordu.
Ro’lanthus’un görüsü o anda korkuyla değil, ihtiyaçla yandı.
Kurtar.
Kelime yoktu.
Ama dürtü vardı.
Kurtar onu.
Lello yumağı daha sıkı tuttu.
“Hayır,” diye fısıldadı. “Bu aynı görü değil.”
İplikler birbirine karışmıştı.
Aransun kapısı.
Maer.
Bangidon.
Zaman.
Mekân.
Kurtarma.
Lello iki görüyü birbirinden ayırmaya çalıştı. Yumak parmaklarının arasından kayıyor, bir ipliği çektiğinde diğeri Ro’lanthus’un zihnine saplanmak istiyor, Maer’in silueti kapı sembollerinin üzerine düşüyor, Bangidon’un gölgesi A harfinin çevresinde dönüyordu.
“Üzgünüm,” dedi Lello. “Görüler karıştı.”
Bunu Ro’lanthus’a mı söyledi, hatta mı, kendisine mi, bilemedi.
Sonra onu hissetti.
Eski bir anı gibi değil.
Eski bir suç gibi.
Kırık Kehanet Kurdu.
Lello, Üstat Pero’nun anlattığı her şeyi biliyordu. Hattın kirini. Anlamları eğen açlığı. Gerçekleşmemiş görüleri kemiren o kırık varlığı. Bir tehlikeyi huzur, bir uyarıyı ödül, bir ayrılığı ihanet gibi gösterebilen karanlık iştahı.
Lello’nun tuttuğu görünün içinde kurt yoktu.
Ama yaptığı şey kurda benziyordu.
Görüyü tutuyordu.
Anlamı ayırıyordu.
Bazı parçaları kalıcı kılıyordu.
Ro’lanthus’un geleceğine dokunuyordu.
Bu düşünce geldiğinde Lello’nun içi bulandı.
Ben onu kurttan korumaya çalışırken, onun görüsüne dokunan şey oldum.
Hoşuna gitmedi.
Hayır.
İçindeki hiçbir şey bunu hoş görmedi.
Ama elini çekmedi.
Çünkü elini çekerse Ro’lanthus kaybolacaktı.
Lello, Maer’in görüntüsünü Ro’lanthus’un içine dürtü olarak bıraktı. Detayı değil. Anlamı değil. Sadece kurtarma ihtiyacını. Kapı sembollerini ayrı tuttu. Aransun’u ayrı tuttu.
Yumak ikiye ayrıldı.
İplikler titredi.
Sonra sakinleşti.
Lello çıkmak üzereydi.
Tam o anda başka bir görüntü açıldı.
”Ben de sizi bekliyordum Usta Duruman!”
Gümüş saçları, kısa düzensiz sakalı ve dünyaya tam oturmuyormuş gibi duran şeffaf cübbesiyle genç bir uşağın karşısında duran bir büyücüydü bu. Elinde de bir kitap vardı. Kapağı kapalı duran ama içerisinden yoğun bir çekim yayılan bir kitaptı bu.
Evet kapalıydı, ama kapalı şeyler bazen en yüksek sesle konuşurdu.
”Al bunu Sim’uyel!” Duruman kitabı uşağa uzattı. Sözler net değildi. Görü bazen sesi değil, kararın ağırlığını taşırdı. Ama anlam belliydi.
Tehlikeli.
Saklanmalı.
Yanlış yerde durmamalı.
Lello’nun içi bir kez daha sıkıştı.
Kitap.
Ro’lanthus’un karşılaşacağı kitap.
Lello anladı.
Kitap doğru yerde olmazsa Ro’lanthus kapıdan geçse bile yol tamamlanmayacaktı.
Kitap doğru yerde olursa Ro’lanthus hapsedilecekti.
Lello uzun süre durduğunu sandı.
Hattın içinde uzun süre bazen bir nefes kadardı.
Bazen de bir ömür.
Sonra Görü Seyahati’ne uzandı.
Sim’uyel’in zihnine girmek, bir kapıyı kırmak gibi olmamalıydı. Lello bunu istemiyordu. İrade ezmek istemiyordu. Bir zihni ele geçirmek istemiyordu.
Yalnızca bir kararın yanına küçük bir ağırlık koydu.
Bir kitabı elde tutan genç uşağın içinde belirsiz bir his.
Bunu buraya bırak.
Şimdilik.
Sonra kaldırırsın.
Burada durmalı.
Sim’uyel’in zihni bunu kendi düşüncesi sandı.
Belki düşünce bile sanmadı.
Belki yalnızca düzen duygusu sandı.
Lello geri çekildi.
Ro’lanthus samanların üzerinde yatıyordu. Ahır hâlâ oradaydı. Yağmur hâlâ çatıyı dövüyordu. Atlar hâlâ nefes alıyordu.
Lello, Son Görü Hattı’ndan çıkmadan önce Ro’lanthus’un ipliğine son kez baktı.
“Üzgünüm,” dedi. “Ama senin hikâyenin yazılmasına on yıl daha var, Ro’lanthus.”
Sonra çıktı.
________________________________________
Pero gözlerini kapamıştı.
Lello anlatmayı kestiğinde, yaşlı fare üstat taşının üzerinde neredeyse hareketsizdi. Ama Lello onun hareketsizliğini tanırdı. Bu donukluk değildi. Bu, anlamın kendi içine oturmasıydı.
“Bunu kendine hiç bağışlamadın,” dedi Pero.
Lello cevap vermek için acele etmedi. “Acele,” dedi sonunda, “anlamı kırardı. Siz öğretmiştiniz.”
Pero gözlerini açtı. “Ben sana bazı şeyleri fazla iyi öğretmişim.”
“Hayır, üstadım.” Lello’nun sesi alçaldı. “Ben bazı şeyleri fazla geç anladım.”
Pero’nun küçük patisi taşın üzerinde kıpırdadı. “Kurt gibi hissettin.”
Lello’nun gözleri ilk kez gerçekten sarsıldı. “Evet.”
“Değildin.”
“Bunu bilmek,” dedi Lello, “bazen hissetmemeye yetmiyor.”
Pero başını hafifçe eğdi.
“Yetmez,” dedi. “O yüzden bekleriz.”
Lello ona baktı.
Pero’nun bıyıkları titredi.
“Devam et,” dedi. “Kapıya daha gelmedik.”
________________________________________
Ro’lanthus sabah uyandığında ağzında saman tadı vardı.
Önce nerede olduğunu hatırlayamadı. Sonra ahırın çatısını gördü. Atların nefesini duydu. Yağmur dinmişti. Çatıdan ara ara düşen damlalar, gecenin bittiğini kabul etmek istemeyen küçük sesler çıkarıyordu.
Lello yoktu.
Ro’lanthus hızla doğruldu. Başına keskin bir ağrı saplandı. Gözlerinin arkasında beyaz bir iz vardı. Elini alnına bastırdı.
Bir şey hatırlıyordu.
Hayır.
Birçok şey değil.
Birkaç şey.
Aransun.
Bir kapı.
A.
Güneş.
Üçgen.
C.
Ay.
Kare.
Bir de gri cübbeli bir adam.
Kapı.
Çöl.
Korkunç bir yaratığın gelişi.
”Maer...” Kelime dudaklarından fısıldama gibi çıktı. Bu adı bilmiyordu.
Ama onu kurtarması gerektiğini biliyordu.
Bu bilgi mantıklı değildi.
Bu yüzden gitmedi.
Mantıklı bilgiler unutulur, tartışılır, ertelenir. Mantıksız ama derine kazınmış şeyler kalır.
Ro’lanthus elini yüzüne götürdü. Parmakları alnının sağ tarafındaki beyaz çizgiye değdi. Çizgi dün olduğundan daha belirgindi. Helezonlaşmaya başlamışti. Parmak eklemlerindeki hafif tüylenme artık inkâr edilemeyecek kadar görünürdü.
Kapüşonunu başına çekti.
Ahırdan çıktığında hancı kapının yanında duruyordu. Ro’lanthus kalan az sayıdaki Zenith’i çıkardı.
“Ahır için,” dedi.
Hancı paraya baktı. Sonra Ro’lanthus’a. Sonra yine paraya. “Az.”
Ro’lanthus’un omuzları düştü.
Hancı parayı aldı. “Ama atlar seni sevmiş,” dedi. “Onlar bazen benden iyi karar verir.”
Ro’lanthus ne diyeceğini bilemedi. O yüzden sadece “Teşekkür ederim,” dedi.
Yola çıktığında kuzeye ama çok kuzeye değil, Aransun’a doğru yürüdü.
Bunu fark etmesi birkaç adım sürdü.
Durdu.
Yolunun Aransun’da kesileceğini biliyordu.
Son Görü Ormanı, Diş Dağları’nın ötesinde, kıtanın en kuzeyinde, hâlâ uzak ve suskun duruyordu. Aransun ise önündeydi. Çok da uzak değildi. Tüm yolların çıktığı şehir.
Belki de bazı yolların kırıldığı şehir.
Ro’lanthus bir süre kuzey ve daha kuzeye gitmek arasında kalarak öylece durdu.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Önce kapı.”
Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Yine de yürüdü.
________________________________________
Aransun, Ro’lanthus’un beklediğinden büyüktü.
Güz Ormanı’nda büyüklük yukarı doğru olurdu. Ağaçlar yükselir, dallar genişler, kökler derine inerdi. Aransun’da büyüklük duvarlarla kurulmuştu. Üç devasa sur şehri katmanlara ayırıyor, her katman kendinden öncekini geride bırakmış gibi görünüyordu. Taş yollar, kapılar, kuleler, pazar kalıntıları, yağmurla parlayan kiremitler ve bacalardan çıkan gri dumanlar…
Şehir, kendi kendine küçük bir krallık gibi duruyordu.
Ro’lanthus şehre girdiğinde yağmur yeniden başlamıştı.
İlk saatlerde kapıyı bulacağına inanıyordu.
İkinci saatlerde, gördüğü kapının gerçekten var olup olmadığını sorgulamaya başladı.
Üçüncü saatte, Güz Ormanı’ndan kovulmuş bir elfin, Aransun gibi bir şehirde bir kapı aramasının ne kadar gülünç olduğunu düşündü.
Dördüncü saatte, açlık geri geldi.
Beşinci saatte, vazgeçmek üzereydi.
Şehrin daha zengin bir mahallesine nasıl geldiğini bilmiyordu. Sokaklar genişlemişti. Taşlar daha düzgün döşenmişti. Lambalar daha temiz yanıyordu. Evlerin kapıları daha yüksek, pencereleri daha süslüydü. Fayton tekerleklerinin izleri ıslak taşlarda ince çizgiler bırakmıştı.
Ro’lanthus bir duvarın dibinde durdu.
Başı ağrıyordu.
Saçları ıslaktı.
Pelerini omuzlarına yapışmıştı.
Kapüşonunun gölgesinden dışarı baktı.
“Ben ne yapıyorum?” diye fısıldadı.
Cevap gelmedi.
Sonra başını kaldırdı.
Ev oradaydı.
İlk bakışta sıradan görünüyordu.
Bu, Ro’lanthus’un onu tanımasına yetti.
Bazı şeyler sıradan görünmeyi fazla iyi başarır. Fazla iyi başarılan sıradanlık, kendi başına bir işarettir.
Dört basamak.
Kırık krem rengi ön cephe.
Kapının iki yanında pencereler.
Kolonlar.
Üst katta asker gibi sıralanmış üç oval pencere.
Çatının ortasında dairesel pencere.
Kahverengi çatı.
Yağmur.
Ve kapının yanındaki mekanizma.
Ro’lanthus’un kalbi hızlandı.
Her adımda yüreği biraz daha sert attı. Elini bıçağına götürmedi. Çünkü kapıyla bıçak arasında bir ilişki yoktu. Bu kapı zorlanacak bir şey değildi. Ya açılacaktı ya da onu içine almayacaktı.
Mekanizmaya yaklaştı.
Görüdeki gibiydi.
Dairesel merkez. Çapraz metal parçalar. Harfler. Semboller.
A.
B.
C.
D.
Güneş.
Ay.
Kare.
Üçgen.
Elini kaldırdı.
Düşünmeden basacaktı.
Son anda durdu.
Parmakları mekanizmanın yüzeyinin hemen üzerinde kaldı. Soğuk metalin ısısını daha dokunmadan hissetti. Sonra görüntü zihninde sabitlendi.
A, güneş ile üçgenin arasında.
C, ay ile karenin arasında.
Ro’lanthus yavaşça mekanizmayı çevirdi.
Metal önce direnç gösterdi. Sonra içindeki küçük dişliler birbirine değdi. İnce bir tıkırtı geldi. A harfi, güneşin kenarıyla üçgenin sivri ucu arasına oturdu. C, ayın soluk kavisiyle karenin sabit çizgisi arasında durdu.
Ro’lanthus bir nefes aldı.
Zile bastı.
Ses çıkmadı.
Kapı açıldı.
Ro’lanthus’un dudakları kendi kendine kıpırdadı.
“Aransun sembolü.”
Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Ama kapı biliyor gibiydi.
İçeri girdi.
Hol, dışarıdaki yağmurun sesini hemen kesmedi. Önce azalttı. Sonra inceltti. Sonra yağmur, dış dünyaya ait bir hatıra gibi geride kaldı.
Ro’lanthus kapının içinde durdu.
Ayaklarının altında yumuşak bir halı vardı. Islak botlarının bastığı yerde halının tüyleri karardı. Kapının yanında dışarıdakinin tıpatıp aynısı olan ikinci mekanizma duruyordu. Karşıda, giriş kapısının bir kopyası gibi görünen başka bir kapı vardı.
Burası evin içi gibi değildi.
Henüz değil.
Daha çok iki karar arasında kalmış bir nefes gibiydi.
Ro’lanthus burada beklemesi gerektiğini anladı.
Çünkü iç mekanizma dışarıdakinin kardeşiydi.
İkiz.
Eğer bunu doğru yapmazsa, kapının açılmış olması hiçbir şey ifade etmeyecekti. Hol onu tutacaktı. Bunu nereden bildiğini bilmiyordu. Ama biliyordu.
Mekanizmaya yaklaştı.
Bu kez eli daha az titredi.
A.
Güneş.
Üçgen.
C.
Ay.
Kare.
Aynı hizalama.
Aynı nefes.
Aynı bilinmeyen bilgi.
Mekanizma yerine oturduğunda, holün sessizliği bir an değişti.
Sanki bir kilit açılmadı da, bir yer onun adını sormaktan vazgeçti.
Ro’lanthus düğmeye bastı.
Yine ses çıkmadı.
Ama önündeki yol açıldı.
Ro’lanthus birkaç adım attı.
O zaman kitabı gördü.
Kitap yerde değildi tam olarak. Bir sehpanın üzerinde de değildi. Oradaydı. Görülmesi gereken yerde. Dikkatini çekecek kadar açıkta, ama bir tuzak gibi bağırmayacak kadar sessiz.
Ro’lanthus eğildi. Kitabın kapağında ne yazdığını anlamaya çalıştı.
Kapak hareket etti.
Hayır.
Kitap açılmadı.
Daha çok, Ro’lanthus’un baktığı yer derinleşti. Harfler yoktu. Sayfalar yoktu. Bir boşluk vardı. Boşluk, ilk görüsündeki beyazlık gibi değildi. Bu daha koyuydu. Daha açtı.
Ro’lanthus geri çekilmek istedi.
Geç kaldı.
Kitap onu içine aldı.
Önce sesi gitti.
Sonra hol.
Sonra kapı.
Sonra Aransun.
Sonra kendi bedeni.
Geriye yalnızca karanlık, sayfa kokusu ve çok uzakta kalmış bir düşünce kaldı.
Maer’i kurtarmalıyım.
________________________________________
Genç Sim’uyel birkaç dakika sonra geldi.
Yürüyüşü telaşlı değildi. Görevliydi. Bazı insanlar dünyaya aceleyle gelir; bazıları düzenle. Sim’uyel düzenle gelenlerdendi. Kuyruklu smokini üzerinde kusursuz durmasa bile kusursuz durması gerektiğine inanıyordu. Gömleğinden hafif, temiz bir parfüm kokusu yayılıyordu. Kafasının üzerinde, yıllar sonra daha da azalacak birkaç ince saç teli vardı; ama o gün henüz kendilerini umut sanıyor olabilirlerdi.
Elindeki küçük listeye baktı.
Sonra etrafı kontrol etti.
Sonra kitabı gördü.
Durdu.
“Hey,” dedi.
Kitap cevap vermedi.
Sim’uyel, kitabın cevap vermemesinden memnun kalmamış gibi baktı.
“Ben de seni arıyordum.”
Kitap yine cevap vermedi.
Sim’uyel eğildi ve kitabı dikkatle aldı. Onu tutuşunda korku yoktu. Ama gereksiz yakınlık da yoktu. Tehlikeli olduğu söylenmiş bir eşyaya gösterilen, görevle karışık mesafe vardı.
“Usta Duruman seni tehlikeli bulmuştu,” dedi kitaba. “Bu yüzden Unutulmuş Kitaplar Kütüphanesi’nde kalamazsın.”
Kitabı kolunun altına aldı.
Ro’lanthus içerideydi.
Sim’uyel bunu bilmiyordu.
Kitabın oraya nasıl geldiğini de bilmiyordu.
Belki bir an için, onu buraya kendisinin bıraktığına dair bulanık bir his geçti içinden. Sonra o his, yapılacak işler listesinin arasında kayboldu.
“Doğruca mahzendeki büyülü ama işe yaramaz eşyaların olduğu sandığa gireceksin.”
Bir adım attı.
Sonra kitaba yan gözle baktı.
“Ve umarım işe yaramaz kısmında kalırsın. Büyülü kısmı yeterince can sıkıcı.”
Kitap sessizdi.
Sim’uyel bunu onay saydı.
Gitti.
Ro’lanthus’un on yılı işte böylece başladı.
________________________________________
Lello, Büyük Ev’in kapısının önündeki görünmez yerinden ayrılmadan önce biraz daha bekledi.
Ro’lanthus kapıya gelmişti. Dış mekanizmayı doğru kurmuştu ve içeri girmişti. Holdeki ikinci mekanizmayı da doğru senkronize etmişti.
Kitaba hapsedilmişti. Sim’uyel kitabı almıştı.
Her şey olması gerektiği gibi olmuştu. Lello bunu biliyordu. Bu yüzden rahatlaması gerekiyordu.
Rahatladı da.
Ama rahatlık bazen iyi hissettirmezdi.
Bazen yalnızca omuzlarındaki yükün yer değiştirmesiydi. Sırtından inmezdi. Yalnızca daha derine otururdu.
Lello kapıya son kez baktı.
Ro’lanthus’un ilk görüsünü hatırlamadığı yüzünü düşündü. Samanların üzerinde kayarken omzunun kendi eline çarpışını düşündü. Bembeyaz gözlerini düşündü. Güz Ormanı’ndan koparılan saç tellerini düşündü. Yol boyunca yüzüne yerleşen beyaz çizgileri, kapüşonunun altına sakladığı dönüşümü, Aransun’da kimseye ait olmayan adımlarını düşündü.
Sonra kitabı düşündü.
On yıl.
“Doğru yol,” diye fısıldadı, “neden bu kadar yanlış hissetmek zorunda?”
Kapı cevap vermedi.
Lello zaten cevap beklemiyordu.
Son Görü Ormanı yoluna koyuldu.
________________________________________
Lello sustu.
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü.
Üstat Pero taşının üzerinde küçük bedeniyle neredeyse hareketsizdi. Lello onun hareketsizliğini tanırdı. Bu donukluk değildi. Bu, anlamın kendi içine oturmasıydı.
Ormanda akşam henüz başlamamıştı; ama sabah çoktan bitmişti. Gölge, iki taşın arasındaki boşluğu yavaş yavaş dolduruyordu.
Sonunda Pero konuştu.
“Demek bunu başından beri biliyordun.”
Lello başını eğdi.
“Evet, üstadım.”
“Ve bana anlatmak için yüz yıl bekledin.”
Lello’nun gözleri taşın kenarındaki yaprağa düştü.
“Hayır,” dedi. “Anlatmak için sizin dönmenizi bekledim.”
Pero’nun bıyıkları titredi.
Bu kez gülümsemeydi.
Küçük.
Yorgun.
Bir asırdan geri dönen şeylerin gülümsemesi.
“O elf,” dedi Pero, “bir Son Görü Elfinin Son Görüsü olacak kadar değerli demek ki.”
Lello başını kaldırdı.
“Değerli,” dedi. “Ama yalnızca kendisi için değil.”
Pero’nun siyah gözleri derinleşti.
“Ne getirecek?”
Lello, ormanın kuzeyine bakmadı.
Aransun’a da bakmadı.
Güz Ormanı’na da.
Sanki bütün yönlerin ortasında duran görünmez bir yere baktı.
“Değişim getirecek.”
Pero sordu:
“Meleran’a mı?”
Lello’nun sesi çok sakindi.
“Meleran’a.”
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Son Görü Ormanı onların yerine nefes aldı.
Sonra Lello, çok alçak bir sesle ekledi:
“Ama nasıl yapacak bilmiyorum.”
Pero küçük patisini taşın üzerine bastırdı. Taşın hafızası, sabahın serinliğini hâlâ tutuyordu.
“Birlikte izleyip öğrenelim mi, eski dostum?”
Lello ona baktı.
Bir zamanlar ona su taşıyan, cübbesini düzelten, düşmesin diye elini uzatan genç çırak o bakışın içinde hâlâ vardı. Ama artık yalnız değildi. Yanında bir asır vardı. Bir Son Görü vardı. Bir taş vardı. Bir dostluk vardı.
Lello hafifçe gülümsedi.
“Bunun için ikinci taşımı özellikle iyi bir yere koydum.”
Pero’nun bıyıkları yine titredi.
Orman, sabahı çoktan geride bırakmışti.
Ama iki taşın arasında, sanki gün hâlâ yeni başlıyordu.
“Peki,” dedi Üstat Pero düşünceli bir şekilde Son Görü Hattı’na bakarak. “Nereye bakıyoruz o zaman?”
Lello duraksadı. “Bir varmış,” dedi en sonunda. ”Bir yok olmuş ama o ev hep oradaymış! İşte oraya bakıyoruz üstadım.”
Son Görü Hattı’nı işaret etti.
Kitaptan çıkmakta olan elfi, Roland’ı ve onun bulmak üzere olduğu yeni ailesini işaret etti.
Pero inceledi. “Peki,” dedi. “O zaman izleyelim mi?”
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
🎵 Kitaba ait tüm şarkıların bulunduğu albümü youtube'da dinlemek için:
YouTube’da aç: Meleran: Bir Görü İçin Bir Ömür - The Last Seer
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
BÖLÜM NOTU
Bölümü ve aslında tüm kitabı okuduğunuz için teşekkürler. Bitti diye üzülmeyin, her bitiş yeni bir başlangıçtır.
Bu hikâye sadece geçmişe bir bakış değil. Aynı zamanda Meleran’ın içindeki sessiz köprülerden biri.
Roland’ı zaten tanıyan okuyucular için, umarım bu bölüm ona farklı bir anlam katar: sadece tanıştığınız biri olarak değil, bir yolu, bir yarayı ve olması gerektiği yerde sona ermeyen bir başlangıcı taşıyan biri olarak.
Ve onunla burada ilk kez tanışan okuyucular içinse, burası başlamak için harika bir yer.
Bu hikayenin devamı, Meleran: Bir Varmış, Bir Yok Olmuş'ta yer alıyor; burada gördüğünüz bazı yankılar, isimler ve seçimler, çok farklı bir şekilde önem kazanmaya başlıyor.
Bu bölümü beğendiyseniz, Novebo’da favori, puan ve en önemlisi de yorum bırakarak büyük katkı sağlayabilirsiniz.
Ayrıca düşüncelerinizi duymak isterim:
Bir vizyon birine bir yol gösterdiğinde, sizce bu ona özgürlük verir mi… yoksa özgürlüğünü elinden alır mı?
Meleran: Bir Varmış, Bir Yok Olmuş’ta görüşmek üzere.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı