7. Bölüm — Pu’nun Bedeli

Son Görü Ormanı’nın sessizliği arkalarında kaldığında, Üstat Pero ilk adımı kendi atmak istedi.
Küçük patileri toprağa değdi.
Bir an durdu.
Toprak soğuktu.
Taşından farklıydı. Taş yıllardır onun altında beklemiş, onun ağırlığını, dualarını, suskunluğunu, görülerini öğrenmişti. Toprak ise yoldu. Hatırlamazdı belki; ama taşırdı. Üstat Pero bunu sevdi.
İlk adımı attı.
Sonra ikincisini.
Cübbesinin etekleri toprağa süründü. Kararmış bıyığı rüzgârda değil, içindeki kirin ince kıpırtısıyla titredi. Genç çırak hemen yanında yürüyordu. Elini uzatmıyor, ama uzatmaya hazır tutuyordu. Bunun kendisi bile bir dengeydi. Yardım etmek ile beklemek arasındaki o zor, sessiz denge…
Üstat Pero birkaç adım daha attı.
Sonra durdu.
Nefesi ağırlaştı.
Çırak bir şey söylemedi.
Sadece eğildi.
Elini uzattı.
Bu kez izin bekledi.
Üstat Pero ona baktı. Yaşlı gözleri, genç elfin elinde kaldı. O el güçlüydü. Henüz mühürlerin bütün yükünü taşımıyordu. Henüz ömründen görülerle büyük parçalar koparılmamıştı. Henüz saçları başındaydı. Henüz yolun ne kadar ağırlaşabileceğini bilmiyordu.
Ama oradaydı.
Bu yeterliydi.
Üstat Pero patisini genç elfin parmaklarına koydu.
Bu, izin demekti.
Ve biraz daha fazlası.
Çırak onu avuçlarına aldı. Dikkatle. Sanki yaşlı bir fareyi değil de çatlamış bir görü parçasını taşıyordu. Sanki fazla sıkarsa kırılacak, fazla gevşek tutarsa rüzgâr onu alıp götürecekti.
Üstat Pero buna itiraz etmedi.
Kendi bedeni artık yolun yükünü taşımakta zorlanıyordu. Çırağın bedeni ise gençti. Yorgundu, evet. Korkuyordu, evet. Ama taşıyordu.
Böylece yol, Üstat Pero’nun yürüyüşü olmaktan çıktı.
İkisinin ilerleyişi oldu.
Biri görüyordu.
Biri taşıyordu.
Biri yolu biliyordu.
Biri yolu mümkün kılıyordu.
Son Görü Ormanı’nın ağaçları geride solgunlaştı. Kadim Blaris sembolleri, gövdeler üzerinde sabah ışığını bir süre daha tuttu; sonra yaprakların ve uzaklığın arasına karıştı. Çemberlerin sessizliği, taşın soğukluğu, üç adımlık saygı çizgisi, elflerin eğik başları, genç çırağın her sabah getirdiği su ve küçük tabak… Hepsi arkada kaldı.
Ama gerçekten arkada kalmadı.
Üstat Pero’nun küçük bedeninde hepsi vardı.
Cübbesinin kıvrımlarında ormanın kokusu, patilerinin altında taşın hatırası, kararmış bıyığında Kırık Kehanet Kurdu’nun bıraktığı kir, göğsünün içinde ise Pu’dan kopmuş o parça…
Hepsi onunla birlikte ilerledi.
Yol boyunca çok konuşmadılar.
Üstat Pero’nun nefesi sık sık ağırlaştı. Kararmış bıyığı, rüzgâr esmese bile titredi. Bazen gözleri uzaklara kaydı. Bazen çırak, onu yine hattın içine düşmüş sanıp korktu. Ama Üstat Pero her defasında geri döndü.
Ya da dönmüş gibi yaptı.
Çünkü artık dönmek bile kesin değildi.
Kir, zihninin kenarında hâlâ duruyordu.
Bazen bir ağacın gölgesi fazla dostça göründü.
Bazen bir taşın sessizliği tuzak gibi geldi.
Bazen rüzgâr, Pu’nun titreşimine benzedi.
Bazen de çırak, onu taşıyan genç elf değil de yanlış bir görünün içine yerleştirilmiş bir anlam gibi göründü.
Üstat Pero her seferinde kendi kendisine aynı şeyi söyledi.
Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla Alesdeamon.
Bu dua yol boyunca birçok kez tekrarlandı.
Bazen sesli.
Bazen sessiz.
Bazen yalnızca nefesin içinde.
Çırak, üstadının ne zaman dua ettiğini artık kelimelerden anlamıyordu. Bıyıklarının titreyişinden, patisinin avucuna bastırışından, gözlerinin bir an fazla uzağa gitmesinden anlıyordu.
Yolun sonunda hava değişti.
Önce çırak fark etti.
Çünkü Üstat Pero’nun anlattığı Gayya kuyularını dinlemişti. Dimarian Anlatıları’nda geçen kuyuları okumuştu. Orada, Meleran’ın derisinin altından yükselen yaşamın, enerjilerin serbestçe döndüğü, havanın bile fazla canlı olduğu, nefesin yalnızca ciğere değil ruha da dolduğu yerler olarak anlatılırdı.
Ama burası öyle değildi.
Hava canlı değildi.
Yorgundu.
Çırak durdu.
“Üstadım,” dedi alçak sesle.
Üstat Pero gözlerini açtı.
“Evet.”
“Burası… kuyuya yakın olmalı.”
“Yakınız.”
Çırak etrafına baktı. “Ama…”
“Devam et.”
“Dimarian Anlatıları’nda Gayya kuyularının böyle olması gerektiği yazmıyor.”
Üstat Pero cevap vermedi.
Çırak yutkundu.
“Bu kadar zayıf olmasını beklemiyordum.”
Üstat Pero’nun gözleri ağırlaştı.
“Ben de.”
Bu iki kelime, çırağın içini daha çok ürpertti.
Çünkü Üstat Pero çok şey görmüştü.
Çok şey yaşamıştı.
Kuyuya düşmüştü.
Kuyudan çıkmıştı.
Bir Dimar’ın özünden parça taşımıştı.
Eğer o bile bunu beklemiyorsa, durum anlatıların eksik kalmasından daha büyüktü.
İlerlediler.
Yol zorlaşmadı.
Tam tersine kolaylaştı.
Bu daha korkutucuydu.
Üstat Pero, ilk Son Görü’sünün peşinden bu kuyuya geldiği zamanı hatırladı. O zaman yol, duyguların içinden geçerek ilerlemişti. Korku, sevgi, öfke, pişmanlık, huzur… Enerjiler, Gaya’nın güçlü olduğu noktaya yaklaşan her canlıya kendisini hissettirmişti. Her adım bir dirençti. Her nefes bir sınavdı.
Şimdi direnç yoktu.
Korku gelmedi.
Sevgi gelmedi.
Öfke gelmedi.
Pişmanlık gelmedi.
Huzur bile gelmedi.
Bu, huzur değildi.
Boşluktu.
Kuyu, çevresine duygu salacak kadar bile güçlü değildi.
Üstat Pero’nun içindeki Pu parçası sessizce sızladı.
Beden değil.
Ruh değil.
İkisi arasındaki bir yerde.
Çırak onu daha sıkı tuttu.
“İyi misiniz?”
“Hayır.”
Çırak durdu.
Üstat Pero başını yavaşça kaldırdı.
“Devam et.”
Çırak devam etti.
Kuyu göründü.
Ama göründüğü anda, çırak onun bir kuyu olduğunu anlamakta zorlandı. Toprağın içinde açılmış bir yara gibiydi. Taşları solgundu. Etrafındaki otlar ne ölü ne canlı duruyordu. Havanın içinde birkaç enerji kırıntısı asılıydı; ama dönmüyorlardı. Mavi enerji ince bir sis gibi kıpırtısızdı. Beyaz enerji, sönmek üzere olan bir anının son ışığına benziyordu. Şeffaf enerji neredeyse seçilmiyordu. Gri enerji ise ağırlığını bile unutmuş gibiydi.
Üstat Pero, ikinci Son Görü’sinde gördüğü şeyi tanıdı.
Kuyu olması gerekenden daha sessizdi.
Kuyu ölüyordu.
Ve Pu oradaydı.
Fare yaratımlı küçük Dimar, kuyunun kenarında duruyordu. Yaralı değildi. İlk gördüğü zamanki gibi kırık bir taşın gölgesinde yok oluşa tutunmuyordu. Ama eksikti.
Bu eksiklik artık daha netti.
Çünkü Üstat Pero, onu görünün içinden değil, gerçekliğin içinden görüyordu.
Pu’nun bedeni küçük ve sabitti. Bıyıkları usul usul titriyordu. Gözleri kapalıydı; ama görüyordu. Bekliyordu. Sanki iki yüz yıldan fazla süredir, bu anın geleceğini bilmiş ama o bilginin ağırlığını kimseye söyleyememişti.
Çırak yere diz çöktü.
Üstat Pero’yu dikkatle kuyu kenarındaki taşlardan birinin üzerine bıraktı.
Üstat Pero bir an sendeledi.
Çırak refleksle elini uzattı; ama dokunmadı.
Üstat Pero kendisini toparladı.
Bu kez kendi patileriyle doğruldu.
Pu’ya baktı.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Zihinsel titreşim geldi.
Kelime değildi.
Ama anlam taşıdı.
Döndün.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Dönmem gerekiyordu.”
Pu’nun titreşimi tekrar yayıldı.
Bu kez kuyuya değdi.
Kuyudan geri dönen yankı zayıftı.
Çok zayıf.
Çırak yüzünü buruşturdu. Çünkü o da hissetti. Tam olarak anlamasa da hissetti. Sanki birisi, çok derin bir yerden nefes almaya çalışıyor ama göğsünü dolduramıyordu.
“Üstadım,” dedi fısıltıyla. “O… konuşmuyor ama…”
“Evet.”
“Anlıyorum.”
“Anlamıyorsun,” dedi Üstat Pero yumuşakça. “Ama duyuyorsun.”
Çırak başını eğdi.
Pu’nun bıyıkları daha hızlı titredi.
Bu kez gelen titreşim daha parçalıydı. Görü gibi değil, anı gibi. Anı gibi değil, suçluluk gibi. Üstat Pero zihninin kapısında kirin kıpırdadığını hissetti. Hemen dua etti.
Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.
Sonra Pu’nun titreşimine izin verdi.
Görü değil.
Anı geldi.
İki asırdan fazla önceki gün.
Pero’nun elf elleri.
Pu’nun yaralı bedeni.
Kuyunun enerjilerle dolu olduğu an.
Enerjilerin Pu’yu sardığı, onu iyileştirdiği, onu hatırladığı an.
Sonra Pu’nun ona döndüğü an.
Görülerde olmayan an.
Yaşa.
Pero’nun kuyuya düşüşü.
Hayır.
Atılışı.
Enerjilerin onu alışı.
Zamanın onun üzerinden bir ömür gibi geçişi.
Fare bedeni.
Yavaşlayan zaman.
Pu’dan kopan parça.
Anı burada durmadı.
Devam etti.
Üstat Pero’nun bilmediği yerden devam etti.
Pu’nun özünden kopan parça, yalnızca Pero’ya gitmemişti.
Ya da gitmişti.
Ama giderken kuyuya ait bir şeyi de beraberinde mühürlemişti.
Kuyunun nefesini.
Kuyunun tam açılan damarını.
Pu’nun kendi özünün, kuyu ile kurduğu bağı.
Parça, Pero’yu yaşatmıştı.
Ama aynı anda kuyunun bir bölümünü sessizleştirmişti.
Başta küçük bir sessizlikti bu.
Kuyunun taşıyabileceği kadar küçük.
İki asır boyunca kimsenin anlamayacağı kadar küçük.
Sonra büyümüştü.
Yavaş yavaş.
Sabırla.
Pu her yıl biraz daha eksilmişti.
Kuyu her yıl biraz daha susmuştu.
Ve Son Görü Hattı’nın derinlerinde bir yerde, gerçekleşmemiş görülerden beslenen açlık bu sessizliğin etrafında yol bulmuştu.
Üstat Pero’nun zihni titredi.
Pu’nun titreşimi kesildi.
Sessizlik kaldı.
Üstat Pero taşın üzerinde değil, kuyu kenarında duruyordu.
Ama sanki taşının soğukluğu tekrar patilerinin altına gelmişti.
“Ben yaptım,” dedi.
Çırak hemen başını kaldırdı. “Hayır.”
Üstat Pero ona bakmadı.
“Benim için yaptı.”
“Bu aynı şey değil.”
“Sonuç aynı.”
“Değil,” dedi çırak bu kez daha sert. Sonra kendi sesinden korktu. Başını eğdi. “Özür dilerim.”
Üstat Pero yavaşça ona baktı.
Genç elf korkuyordu.
Yorgundu.
Yolun ağırlığı omuzlarındaydı.
Ama gözlerinde geri çekilmeyen bir şey vardı.
Üstat Pero, o bakışa birkaç an fazla baktı.
Sonra Pu’ya döndü.
“Sen beni yaşattın,” dedi.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Yaşa.
Aynı titreşim.
Aynı anlam.
Ama bu kez altında başka bir şey vardı.
Bedel.
Üstat Pero’nun içindeki kir kıpırdadı.
Kırık Kehanet Kurdu’nun bıraktığı karanlık, bu gerçeği hemen eğmek istedi. Ona Pu’yu suçlu göstermeye çalıştı. Kuyuyu lanet gibi göstermeye çalıştı. Kendi yaşamını hata gibi göstermeye çalıştı.
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Nefes aldı.
Zor.
Ama aldı.
“Alesdeamon,” diye fısıldadı. “Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.”
Çırak da aynı duayı tekrar etti.
Pu’nun bıyıkları bir an için yavaşladı.
Sanki dua, kuyunun zayıf havasında küçük bir titreşim yaratmıştı.
Üstat Pero gözlerini açtı.
Kuyunun içine baktı.
Orada çok az şey vardı.
Oysa bir Gayya kuyusu dolu olmalıydı. Enerjilerle, yaşamla, dünyanın kendi nefesiyle dolu olmalıydı. Şimdi ise kuyu, kendi adını hatırlamakta zorlanan yaşlı bir varlık gibiydi.
“Bana verdiğin parça,” dedi Pero, “seni eksiltti.”
Pu’nun titreşimi cevap verdi.
Seçim.
“Görülerde yoktu.”
Seçim.
“Bedeli var.”
Bedel.
Çırak, Üstat Pero ile Pu arasında geçen bu sessiz iletişimi kelime kelime anlamıyordu. Ama anlamların ağırlığını hissediyordu. Onun için bu konuşma, rüzgârın yön değiştirmesini dinlemek gibiydi. Görünmezdi; ama yaprakların hangi tarafa eğildiğinden gerçek olduğu anlaşılırdı.
“Üstadım,” dedi dikkatle. “Ne yapacağız?”
Üstat Pero uzun süre cevap vermedi.
Pu’ya baktı.
Kuyuya baktı.
Kendi kararmış bıyığına bakmadı; ama onu hissetti.
Kırık Kehanet Kurdu’nun içeride bıraktığı kiri hissetti.
Son Görü Hattı’nın kirlenmiş ipliklerini hatırladı.
Gerçekleşmemiş görülerden oluşan bedeni hatırladı.
İkinci Son Görü’sünde gördüğü kendisini hatırladı.
Yorgun.
Kirli.
Ağır.
Ve Pu’ya şöyle derken gördü kendisini:
“Merak etme dostum. Bu sefer seni yaşatabilecek şeyi getirdim.”
O şeyin ne olduğunu artık biliyordu.
Tam olarak değil.
Ama yeterince.
Üstat Pero doğrulmaya çalıştı.
Küçük bedeni buna direnç gösterdi.
Çırak hemen elini uzattı.
Bu kez Üstat Pero beklemedi.
Patisini genç elfin parmağına koydu.
Çırak onu destekledi.
Üstat Pero, Pu’nun karşısında durdu.
Bir zamanlar onu ellerinin arasına alan elf değildi artık.
Bir zamanlar kuyuya atılan Son Görücü değildi yalnızca.
Taşında oturan cübbeli fare de değildi yalnızca.
Hepsiydi.
Ve biraz daha fazlası.
“İkinci Son Görü’mü gördüm,” dedi.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Biliyorum.
“Sen oradaydın.”
Bekliyorum.
“Kuyu ölüyordu.”
Ölüyor.
“Ben gelecektim.”
Geldin.
“Yanımda seni yaşatabilecek tek şeyi getirecektim.”
Pu’nun titreşimi bir an durdu.
Çırak nefesini tuttu.
Kuyu, zayıf bir şekilde içe doğru çöker gibi oldu.
Üstat Pero’nun gözleri uzaklara gitti.
Ama bu kez Son Görü Hattı’na değil.
Kendi kararının olduğu yere.
“Henüz getirmedim,” dedi.
Pu’nun bıyıkları çok yavaş titredi.
Biliyorum.
Üstat Pero başını eğdi.
“Getireceğim.”
Çırak ona baktı.
“Üstadım…”
Üstat Pero ona döndü.
“Beni buraya kadar taşıdın,” dedi.
Çırak cevap vermedi.
“Biraz daha taşıman gerekecek.”
“Taşırım.”
Cevap o kadar hızlı geldi ki, Üstat Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi.
Bu kez gülümseme vardı.
Yorgun.
Küçük.
Ama gerçek.
“Düşünmedin bile.”
“Düşünürsem korkarım.”
“Zaten korkuyorsun.”
“Evet.”
“Güzel.”
Çırak şaşırdı.
Üstat Pero, aynı eski sakinlikle devam etti.
“Korkup kalan çoktur. Korkup taşıyan az.”
Çırak başını eğdi.
Bu söz, onun içinde sessizce yer etti.
Üstat Pero yeniden Pu’ya baktı.
“Kuyuyu mühürleyen parça bende,” dedi. “Ama kuyuyu yaşatacak olan şey yalnızca o parça değil. Kırık Kehanet Kurdu’nun yuttuğu gerçekleşmemiş görüler… Hattı kirleten, seni eksilten boşluktan sızan, görülerdeki anlamı bozan o yük… Onu almam gerekiyor.”
Pu’nun bıyıkları sertçe titredi.
Bu kez titreşim açık bir uyarıydı.
Tehlike.
Üstat Pero başını salladı.
“Evet.”
Kir.
“Evet.”
Yutulursun.
Üstat Pero bir süre sustu.
Sonra çok yavaş konuştu.
“Belki.”
Çırak nefesini tuttu.
Pero devam etti.
“Ama ikinci Son Görü’mde ölü değildim.”
Bu söz, kuyunun sessizliğinde uzun süre kaldı.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Bu kez anlam gelmedi.
Belki de anlam, fazla büyüktü.
Üstat Pero, kuyunun kenarından bir adım geri çekildi.
Küçük bir adımdı.
Ama kararın ilk adımıydı.
“Bu bedel bana yazılmadı,” dedi. “Sana yazıldı. Kuyuna yazıldı. Son Görü Hattı’na yazıldı. Ben ise iki yüz yirmi yıl boyunca bu bedelin gölgesinde oturdum. Artık oturmayacağım.”
Çırak ona baktı.
Üstat Pero’nun sesi küçüktü.
Bedeni küçüktü.
Ama o an, kuyu kenarındaki zayıf enerjiler bile onu duymuş gibi titredi.
Pu’nun gözleri kapalıydı.
Ama Üstat Pero, onun kendisine baktığını biliyordu.
“Beni yaşattın,” dedi Pero. “Şimdi ben de kuyunu yaşatacağım.”
Pu’nun bıyıkları titredi.
Çok hafif.
Çok derin.
Dost.
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Bu kelime değildi.
Yine de kelime gibi geldi.
Ve ilk defa, iki yüz yirmi yılın sonunda, Pu’nun titreşiminde yalnızca bedel, uyarı veya suçluluk değil, kabul vardı.
Çırak, bu anın ne olduğunu tam anlayamadı.
Ama önemli olduğunu anladı.
Bazı şeyler anlaşılmadan da saygı görürdü.
Üstat Pero gözlerini açtı.
“Gidiyoruz,” dedi.
Çırak bu kez nereye diye sormadı.
Artık biliyordu.
Geriye.
Taşa.
Hatta.
Kurdun olduğu yere.
Üstat Pero kuyudan son kez o gün için uzaklaşmadan önce, Pu’nun bıyıkları bir daha titredi.
Geç kalma.
Üstat Pero durdu.
Kırık Kehanet Kurdu’nun kendi sesine benzeyen fısıltısını hatırladı.
Geç kaldın.
Sonra Pu’nun titreşimini tekrar hissetti.
Geç kalma.
İkisi aynı değildi.
Biri çarpıtıyordu.
Diğeri çağırıyordu.
Üstat Pero bunu ayırt edebildiği için Alesdeamon’a sessizce şükretti.
Sonra çırağa baktı.
“Delikanlı.”
“Evet, üstadım.”
“Beni düşürmemeye çalış.”
Çırak, tüm yorgunluğuna rağmen çok küçük bir gülümsemeyi saklayamadı.
“Bu kez izin beklemeyeceğim.”
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Öğreniyorsun.”
Çırak onu dikkatle avuçlarına aldı.
Kuyu geride kaldı.
Pu geride kaldı.
Ama geride kalmadı.
Çünkü Pu’nun eksikliği, kuyunun sessizliği ve iki asır önce verilmiş yaşamın bedeli artık Üstat Pero’nun her nefesinde onunla birlikteydi.
Önlerinde Son Görü Hattı vardı.
Ve hattın karanlık kıvrımında, Kırık Kehanet Kurdu hâlâ gerçekleşmemiş görülerle besleniyordu.
BÖLÜM NOTU
7. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.
Eğer bölümü beğendiyseniz lütfen yorum yapmayı ve puan vermeyi ihmal etmeyin.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı