1. Bölüm — Üstat Pero’nun Taşı
🎵🎵🎵🎵🎵 Son Görü Elflerinin Şarkısı’nı dinlemek için:
YouTube’da aç: Meleran: Bir Asır Sonra Döndü🎵🎵🎵🎵🎵

Üstat Pero taşının üzerinde oturuyordu.
Küçücüktü.
Öyle küçüktü ki, taşın üzerine serilmiş solgun kumaşın kıvrımları arasında kaybolabilirdi. Öyle küçüktü ki, cübbesinin etekleri kayanın kenarından aşağıya doğru dökülüyor, rüzgâr her estiğinde onu yaşlı bir bilgenin pelerininin değil de unutulmuş bir mendilin kıyıları gibi titretiyordu. Öyle küçüktü ki, Son Görü Ormanı’na ilk defa gelen birisi onu uzaktan görse, belki de kayanın üzerinde kalmış kuru bir yaprak sanabilirdi.
Ama Son Görü Elfleri onu yaprak sanmazdı.
Onlar onu görürdü.
Üstat Pero’yu görürdü.
Üç adımdan daha fazla yaklaşmazlardı. Üç adım, saygının çizgisiydi. Üç adım, geçmişte yaşanmış olanın ve kimsenin tam olarak anlamaya cesaret edemediği mucizenin sınırıydı. Üç adım, o taşın etrafında kendiliğinden oluşmuş, hiç kimsenin yüksek sesle ilan etmediği ama herkesin bildiği sessiz yasaydı.
Yalnızca bir kişi yaklaşabilirdi.
Genç çırak, sabahın serinliği henüz yaprakların üzerinden kalkmamışken taşın yanına geldi. Saçları vardı. Henüz dökülmemiş, henüz Son Görü yolunun uzun bedelleri tarafından alınmamış saçları… Başının iki yanından omuzlarına doğru dökülen o saçlar, ormandaki yaşlı gözlerin bazılarında acı tatlı bir hatırlayış uyandırırdı.
Çünkü bir Son Görü Elfi için saç, çoğu zaman henüz yolun başında olmanın işaretiydi.
Çırak, iki eliyle taşıdığı küçük tabağı taşın üzerine dikkatle bıraktı. Tabağın içinde birkaç kuru meyve, ufak bir parça ekmek ve bir yudumluk su vardı. Sonra aynı dikkatle cübbenin kıvrılmış kenarını düzeltti. Parmakları, fare bedenindeki yaşlı üstadın omzuna değmemeye özen gösterdi; ama gerektiğinde değebilirdi. Buna izinli olan tek kişiydi.
“Yemeğiniz, üstadım,” dedi alçak sesle.
Üstat Pero başını çevirmedi. Siyah, parlak, yaşlı gözleri ormanın içinden çok daha uzaklara bakıyordu. O bakışlar, ağaçların arasına değil, zamanın içinde ağaçların henüz büyümediği ya da çoktan çürüdüğü yerlere değiyor gibiydi.
“Teşekkür ederim delikanlı,” dedi.
Sesi küçüktü.
Ama taşın etrafındaki sessizlik onu taşıdı.
Çırak tabağı biraz daha yaklaştırdı. “Bugün suyu biraz ılıttım. Dün soğuk geldiğini söylemiştiniz.”
“Dün soğuk geldiğini söylemedim.”
Çırak bir an durdu. “Bakışlarınız söylemişti.”
Üstat Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi. Bu, onun gülümsediği anlamına gelirdi. Ya da çırak en azından öyle olduğunu umardı.
“Bakışlarım fazla konuşuyor demek.”
“Bazen, üstadım.”
“Onları terbiye etmek gerek.”
Çırak başını eğdi. Cevap vermedi. Çünkü bunun bir şaka mı, bir öğüt mü, yoksa ikisinin arasında kalmış yaşlı bir gerçek mi olduğunu bilmiyordu.
Son Görü Ormanı sessizdi.
Bu sessizlik boş değildi. Sessizliğin içinde bekleyen yüzlerce nefes, yüzlerce dua, yüzlerce görülmemiş gelecek vardı. Ağaçların gövdelerine işlenmiş Kadim Blaris sembolleri sabah ışığında solgun solgun parlıyor, çemberin dışında duran Son Görü Elfleri ise kendi meditasyonlarına hazırlanıyordu.
Kimisi gözlerini kapatmıştı.
Kimisi bir yaprağa bakıyordu.
Kimisi avucundaki kırık bir taş parçasına, kimisi bir damla suya, kimisi de kendi titreyen parmaklarına odaklanmıştı.
Ön görü böyle aranırdı.
Bir nesneye, bir canlıya, bir ize, bir kırıntıya, bir sesin ardından kalan boşluğa odaklanarak… Zamanın üzerindeki küçük bir pürüz yakalanır, o pürüzden geleceğin sınırlı bir kesiti çekilmeye çalışılırdı. Hepsi bu kadardı. Hepsi bu kadar değildi.
Çünkü her ön görü ömürden yerdi.
Her bakış, gelecekten bir şey getirirken şimdiden bir şey götürürdü.
Üstat Pero bunu herkesten iyi bilirdi.
O, ömrünü yalnızca harcamamıştı.
Ömrünü yakmıştı.
Sonra külünden küçük, cübbeli bir fare olarak geri dönmüştü.
Çırak onun yanına diz çöktü. Yeterince yakındı. Başka kimsenin olamayacağı kadar yakın. Yine de aralarında görünmeyen bir mesafe vardı. Saygıdan doğmuş, alışkanlıkla büyümüş, henüz dostluğa dönüşmemiş bir mesafe.
“Bugün çember kalabalık olacak,” dedi.
“Her gün kalabalık.”
“Bugün daha kalabalık.”
“Gelecek kendini mi çoğaltmış?”
Çırak cevap vermek istedi. Sonra vazgeçti. Çünkü Üstat Pero bazen çok ciddi şeyleri, sanki sabah yemeğinin yanına konmuş fazla kuru bir ekmek parçasından söz eder gibi söylerdi.
“Üstadım,” dedi genç elf, “siz bugün de bakacak mısınız?”
Üstat Pero önündeki ekmek parçasına uzandı. Yaşlı patileri yavaş hareket etti. Ekmeği aldı, küçük bir parça kopardı, ağzına götürdü. Çiğnemesi bile sabırlıydı.
“Ben her gün bakıyorum.”
“Peki bugün görecek misiniz?”
Bu kez Üstat Pero başını çevirdi. Yaşlı gözleri çırağın gözlerine değdi. Genç elf o bakışta bir an için kendisini değil, kendi saçlarının dökülmüş halini gördüğünü sandı. Kendi yüzünü, yıllar sonra, mühürlerle kaplanmış, uykusuz, yorgun ama hâlâ bakan bir yüz olarak…
Sonra görüntü geçti.
“Görmek,” dedi Üstat Pero, “çoğu zaman bakmanın cezasıdır.”
Çırak yutkundu.
Üstat Pero gözlerini yeniden uzaklara çevirdi. “Alesdeamon görünün yükünü hafif eylesin.”
Çırak hemen başını eğdi. “Alesdeamon yolumuzu karartmasın.”
“Yolu karartmaz,” dedi Pero. “Sadece nereye gittiğini bazen fazla erken gösterir.”
Bunları söylediğinde rüzgâr taşın üzerinden geçti. Cübbenin kenarını kaldırdı. Küçük fare bedeninin zayıflığını, kemiklerin altından geçen eski zamanları ve artık çoktan bitmiş olması gereken bir yaşamın hâlâ sürmekte olan ince çizgisini gösterdi.
Herkes onun huzur olduğunu sanırdı.
Taşın üzerinde oturan yaşlı bir bilgelik.
Son Görü’sünü tamamlamış, görevini yerine getirmiş, ölümden bile sabırlı çıkmış bir üstat.
Oysa Üstat Pero huzuru en iyi taklit eden kişiydi.
Huzur değildi.
Huzuru öğrenmişti.
Huzuru o kadar uzun süre giymişti ki, artık başkaları onu gerçek sanıyordu.
Ama taşın üzerinde otururken, gözleri uzaklara bakarken, bıyıkları rüzgârla titrerken, o hâlâ bir yeri hatırlıyordu.
O hâlâ kuyuyu hatırlıyordu.
O hâlâ Pu’yu hatırlıyordu.
Ve en çok da kendi ellerini hatırlıyordu.
Çünkü bir zamanlar patileri yoktu.
Bir zamanlar elleri vardı.
Uzun, ince, mühürlerle kaplı elf elleri…
O günlerde Üstat Pero değildi.
Sadece Pero’ydu.
Son Görü Ormanı’nın en yaşlılarından sayılırdı; ama yaşlılık onda o zamandan bile daha eski dururdu. Yaklaşık yüz yirmi yıllık bir ömrün son kıyısındaydı. Bir Son Görü Elfi için bu, yaşanmış bir mucizeye benzerdi. Çünkü ön görü, ömrü kısaltırdı. Son Görü yolunda yürüyenlerin saçları erkenden dökülür, bedenleri sembollerle dolar, gözleri yaşlarından çok daha eski zamanlara bakar hale gelirdi.
Pero’nun saçları çoktan dökülmüştü.
Başının üzerinden ensesine, omuzlarından göğsüne, kollarından avuçlarına kadar Kadim Blaris mühürleri uzanıyordu. Her sembol bir hatırlayıştı. Her çizgi, görünün bıraktığı bir izdi. Her iz, hayatından eksilmiş bir gün, bir ay, bir yıl gibiydi.
O gün bir nesneye odaklanmamıştı.
Bir canlıya da odaklanmamıştı.
Ön görü aramıyordu.
Son Görü geldi.
Kendiliğinden.
Hiçbir kapıyı çalmadan.
Hiçbir izin istemeden.
Pero bir anda ormanda değildi.
Bir karanlığın içindeydi. Karanlığın içinde bir titreşim vardı. Titreşimin içinde bir beden… Ufak, yaralı, fare yaratımlı bir varlık. Bıyıkları kırık ışıklar gibi sönüp yanıyordu. Nefesi yoktu; ama yok oluşu nefes gibi çekip bırakıyordu. Etrafında dönmesi gereken enerjiler ondan uzaktaydı. Ait olduğu yerden uzaktaydı. Olması gereken kuyudan, kendi özünden, kendi beklediği noktadan uzaktaydı.
Pero onun ne olduğunu o anda bilmiyordu.
Sadece yaralı olduğunu gördü.
Sadece uzak olduğunu gördü.
Sadece gitmesi gerektiğini bildi.
Son Görü böyleydi.
Size nedenini anlatmazdı.
Size yolun rahat olup olmadığını söylemezdi.
Size sonunda yaşayacağınızı da söylemezdi.
Sadece gerekeni gösterirdi.
Pero uyandığında kendisini dizlerinin üzerinde buldu. Nefes alıyordu; ama nefesi sanki başka birinin göğsünden ödünç alınmıştı. Elleri titriyordu. Blaris mühürleri, derisinin altında yavaş yavaş ısınan eski sözler gibi yanıyordu.
Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla Alesdeamon.
O gün ormandan ayrıldı.
Son Görü Elfleri kolay kolay Son Görü Ormanı’nı terk etmezdi. Ama bir görü onlara bir şey anlatırsa, onu gerçekleştirmek için ellerinden geleni artlarına koymazlardı. Pero da koymadı.
Gördüğü işaretleri takip etti.
Yaralı varlığın bıraktığı yankıları, zamana sürtünmüş izleri, havadaki enerjilerin ürkek çekilişlerini takip etti. Günler geçti. Ya da günler geçmedi. Son Görü’nün ardından zaman her zaman aynı akmazdı. Bazen bir sabah, bir ömür kadar uzun olurdu. Bazen bir ömür, sabahın serinliğine sığardı.
Sonunda onu buldu.
Pu’yu.
O zaman adını bilmiyordu.
Ufak fare yaratımlı Dimarian, kırık bir taşın gölgesinde yatıyordu. Bedeni fareye benziyordu; ama fare değildi. Beden onun seçtiği bir biçimdi. Ya da Meleran’ın ona verdiği bir kolaylık. Gözleri kapanmak üzereydi. Bıyıkları titredikçe Pero’nun zihnine dağınık uyarılar çarpıyordu.
Yaklaşma.
Pero diz çöktü.
Dokunma.
Pero ellerini uzattı.
Yapma.
Pero durmadı.
Pu’nun uyarıları kelime değildi. Zihinsel titreşimlerdi. Geri iten, ürküten, yalvaran, yasaklayan titreşimler… Ama Pero onları anladı. Anladığı halde ellerini geri çekmedi.
Çünkü Son Görü ona bu varlığı göstermişti.
Çünkü o varlık yaralıydı.
Çünkü olması gereken yerden uzaktaydı.
Çünkü bazı görülerin karşısında yaşamak veya ölmek, sorulacak soru olmaktan çıkardı.
Pero, Pu’yu ellerinin arasına aldı.
O anda ömründen bir şey daha koptu.
Bunu hissetti.
Tırnaklarının altından, parmaklarının içinden, bileklerindeki mühürlerin arasından bir şeyin çekilip alındığını hissetti. Yalnızca zaman değildi bu. Yalnızca birkaç gün, birkaç ay değildi. Hayatının kalan kısmından büyük bir parça, Pu’nun yaralı varlığına dokunduğu anda inceldi.
Pero sendeledi.
Ama bırakmadı.
Ses uzak dursun, diye dua etti içinden. Görü berrak kalsın.
Sonra yürüdü.
Pu’yu kuyusuna götürmek kolay olmadı.
Çünkü Gayya kuyularına yaklaşmak kolay değildi.
Gaya’nın en güçlü olduğu noktalardan birisine yaklaşan her canlı, yalnızca yürüyerek ilerlemezdi. Kendi duygularının içinden geçerek ilerlerdi. Enerjiler etrafta serbestçe dolaşır, havayı doldurur, deriye değer, kemiğin altına sızar, zihnin kapılarına vururdu.
Önce korku geldi.
Pero kaçmak istedi.
Bir ağaç gövdesinin arkasına saklanmak, Pu’yu yere bırakmak, ormana dönmek ve hiç görmemiş gibi yapmak istedi.
Sonra sevgi geldi.
Pu’yu göğsüne bastırıp onunla birlikte oracıkta kalmak istedi. Onu kimseye vermemek, kuyusuna bile bırakmamak, yaralı varlığın her titreşimini kendisine ait sanmak istedi.
Sonra öfke geldi.
Bu yolu gösteren Son Görü’ye, bu yükü veren Alesdeamon’a, kendi yaşlı bedenine, Pu’nun uyarılarına, kuyunun uzaklığına, enerjilerin kendisine karşı duruşuna öfkelendi.
Sonra pişmanlık geldi.
Hayatı boyunca gördüğü tüm ön görüleri hatırladı. Her birinin ömründen aldığı zamanı, her birinin geride bıraktığı boşluğu, hiçbir zaman yaşamayacağı sakin günleri, hiçbir zaman görmeyeceği basit sabahları…
Sonra huzur geldi.
En tehlikelisi oydu.
Çünkü huzur, durmasını söyledi.
“Buraya kadar yeter,” dedi sanki. “Yeterince yaptın. Yeterince taşıdın. Yeterince yaşadın. Otur. Gözlerini kapat. Burada bitir.”
Pero neredeyse dinleyecekti.
Neredeyse.
Pu’nun bıyıkları avuçlarının içinde çok zayıf bir titreşim gönderdi.
Olması gereken yer.
Pero gözlerini açtı.
“Evet,” dedi güçlükle. “Oraya gidiyoruz.”
Adımları daha sonra yürüyüş olmaktan çıktı. Sürünmeye benzedi. Sonra sürünmek de olmaktan çıktı. Sanki kendisini ileriye doğru hatırlatıyordu. Her adımda kim olduğunu yeniden söylüyordu.
Ben Pero’yum.
Ben Son Görü’yü gördüm.
Ben bu varlığı taşıyacağım.
Ben onu kuyusuna götüreceğim.
Ben dönmesem de olur.
Kuyuyu gördüğünde dizleri çözüldü.
Gözlerinin önünde yalnızca bir açıklık yoktu. Yeryüzünün derinlerinden gelen bir nefes vardı. Havanın içinde dolaşan enerjiler vardı. Mavi, beyaz, şeffaf, gri, sarı, yeşil, mor… Hepsi aynı anda var, aynı anda dokunulmaz, aynı anda aç ve aynı anda yaşam doluydu. Kuyu, Meleran’ın derisinin altında atan bir kalp gibiydi.
Pu o anda ellerinin arasında titredi.
Enerjiler onu fark etti.
Önce uzak durdular.
Sonra yaklaştılar.
Sonra etrafını sardılar.
Pero ellerini açtı.
Pu avuçlarının içinde değil, enerjilerin ortasında kaldı. Fare yaratımlı bedeni sanki çözülecekmiş gibi titredi. Bıyıkları birden uzun ışıklar gibi parladı. Etrafındaki enerjiler onun yaralı varlığına doldu. Onu örttü. Onu taşıdı. Onu hatırladı.
Pu iyileşiyordu.
Pero bunu gördü.
Ve ilk defa, çok uzun zaman sonra, gerçekten gülümsedi.
“Oldu,” dedi fısıltıyla. “Alesdeamon şahit olsun, oldu.”
Sonra geri dönmek için arkasını döndü.
Dönemedi.
Pu onu durdurdu.
Bunu bir el ile yapmadı. Çünkü eli yoktu.
Bir söz ile yapmadı. Çünkü konuşmuyordu.
Bir titreşim ile yaptı.
Pero’nun zihninin tam ortasında, görülerde bulunmayan bir boşluk açıldı. O boşluğun içinden Pu’nun varlığı uzandı. Yaşlı Son Görü Elfi, o anda bir şeyin değiştiğini anladı.
Bu, Son Görü’de yoktu.
Bu olmaması gereken bir şeydi.
Ya da görülememiş bir şeydi.
Pu’nun bıyıkları son kez titredi.
Yaşa.
Sonra Pero düştü.
Hayır.
Atıldı.
Kuyu onu aldı.
Enerjiler bedenine doldu. Zaman, bir çizgi olmaktan çıktı. Derin bir su gibi üzerine kapandı. Pero bağırdı mı, bilmiyordu. Çünkü ses orada başka bir şeydi. Nefes aldı mı, bilmiyordu. Çünkü nefes orada başka bir şeydi. Gözlerini kapattı mı, bilmiyordu. Çünkü karanlık ve ışık, aynı anda üzerine eğildi.
Kuyunun içinde bir ömür geçti.
Bir ömür gibi.
Belki gerçekten bir ömür.
Pero orada yürüdü. Durdu. Yaşlandı. Gençleşmedi. Unuttu. Hatırladı. Pu’nun titreşimini duydu. Kendi kalbinin sesini duydu. Alesdeamon’a dua etti. Duasının geri döndüğünü hissetti. Bir zamanlar sahip olduğu ellerini gördü. Sonra o ellerin küçüldüğünü, inceldiğini, pati haline geldiğini gördü.
Beden değişti.
Zaman değişti.
Ama Son Görü’nün izi değişmedi.
Pero gözlerini açtığında Son Görü Ormanı’ndaydı.
Evindeydi.
Kendi ormanındaydı.
Kendi taşının yakınında, köklerin arasında yatıyordu.
Ama elf bedeni yoktu.
Küçük bir fare bedeni vardı.
Yaşlıydı.
Çok yaşlıydı.
Ölümün kıyısında olması gereken bir varlık kadar yaşlıydı.
Ama ölmedi.
Çünkü içinde başka bir şey vardı.
Pu’dan kopmuş bir parça.
Bir Dimar’ın özünden verilmiş, görülerde görünmeyen, kaderin kaydına sonradan düşmüş bir parça.
Pero bunu biliyordu.
Nasıl bildiğini bilmiyordu.
Ama biliyordu.
Bedensel zamanı yavaşlamıştı. Ömrünün sonundaydı; ama sonu uzamıştı. Ölümün eşiğine oturmuştu; ama eşik, onu içeri almaya acele etmiyordu.
O günden sonra Üstat Pero oldu.
Taşına oturdu.
Meditasyon yaptı.
Uzaklara baktı.
Son Görü Elfleri ona yemek getirdi.
Önce korkarak.
Sonra saygıyla.
Sonra bunun hep böyle olması gerektiğine inanarak.
Yıllar geçti.
On yıllar geçti.
İki asır geçti.
Sonra daha fazlası.
Yaklaşık iki yüz yirmi yıl boyunca Üstat Pero taşının üzerinde oturdu. Son Görü görevini yerine getirmiş bir elf, pardon, fare olarak… Yaşlı ama neredeyse ölümsüz bir Son Görü faresi olarak… Ormanın gördüğü, bildiği, anlamaya çalıştığı ama hiçbir zaman tam olarak kavrayamadığı bir varlık olarak…
Ve şimdi, o sabah, genç çırak tabağı taşın üzerine bırakmışken, Son Görü Elfleri çember oluşturmaya başlamışken, Üstat Pero uzaklara bakıyordu.
Çember yavaş yavaş tamamlandı.
Elfler yerlerine oturdu.
Kimse üç adımdan fazla yaklaşmadı.
Çırak ise taşın dibinde kaldı. Başını eğdi, sonra gözlerini kapattı. Diğerleri gibi ön görü aramayacaktı. Bugün görevi başkaydı. Üstat Pero’nun yanında duracaktı.
Henüz bunu bir görev sanıyordu.
Henüz bunun yıllar içinde başka bir şeye dönüşeceğini bilmiyordu.
Henüz taşın dibinde diz çöken genç bir çırak olmaktan çıkıp, bir gün o taşın yanında kendi sessizliğini taşıyacak kişi olacağını bilmiyordu.
Üstat Pero da bilmiyordu.
Belki yalnızca biraz hissediyordu.
Genç elfin tabağı bırakırken gösterdiği özeni, cübbesinin kıvrımını düzeltirken sakladığı heyecanı, sorularını yutarken yüzünde oluşan sabrı fark ediyordu. Bunlar küçük şeylerdi. Küçük şeyler çoğu zaman geleceğin en derin yerlerine tutunurdu.
Rüzgâr dindi.
Orman sessizleşti.
Son Görü Elfleri aynı anda nefes aldı.
Aynı anda içlerine döndüler.
Aynı anda geleceğe doğru uzanmak için kendi odaklarını tuttular.
Üstat Pero ekmeğin son kırıntısına bakıyordu.
Sonra kırıntı bulanıklaştı.
Taşın yüzeyi uzaklaştı.
Çırağın nefesi kayboldu.
Ormanın sessizliği, sessizlik olmaktan çıktı.
Pero’nun belleği bir anda dondu.
Zihni kilitlendi.
Bakışları uzaklara değil, uzakların arkasında duran bir yere gitti.
Son Görü başladı.
Hayır.
İkinci Son Görü başladı.
Bu, olmaması gereken bir şeydi.
Son Görü bir kez gelirdi.
Bir ömrün nihai kesiti, bir ruhun gerçek amacı, bir yolun son çağrısı olarak gelirdi. Pero kendi Son Görü’sünü görmüş, onu yaşamış, onu gerçekleştirmişti. Görev tamamlanmıştı. Yol bitmişti.
Ama şimdi zaman, ikinci kez kapısını açıyordu.
Pero, Pu’yu gördü.
Fare yaratımlı Dimar oradaydı.
Bu kez yaralı değildi.
Ama eksikti.
Etrafında olması gereken enerjiler vardı; fakat olması gerektiği gibi değildi. Kuyu görünüyordu. Fakat kuyu olması gerekenden daha sessizdi. Sanki Meleran’ın derininden gelen nefes kısılmıştı. Sanki yaşam, kendi sesini unutmaya başlamıştı.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Zihinsel titreşim Pero’ya ulaştı.
Ama titreşim yarıda kesildi.
Çünkü Pu’nun arkasında bir şey vardı.
Şekli seçilemiyordu.
Yüzü yoktu.
Adı yoktu.
Ama oradaydı.
Pu geri çekilmek istedi.
Bir Dimar geri çekilmek istedi.
Üstat Pero’nun küçük bedeni taşın üzerinde kıpırdamadı. Çırak onun bıyıklarının titrediğini gördü. Patilerinin taşın yüzeyine bastığını gördü. Yaşlı gözlerinin artık ormana bakmadığını gördü.
Ve Üstat Pero, Son Görü’nün içinde, ilk kez bir Dimar’ın korktuğunu gördü.
Meleran Haritası: Son Görü Ormanı'nın Konumu!

BÖLÜM NOTU
1. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler. Lütfen beğenmeyi ve yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.
Bölüm hakkında ne söyleyebilirim diye düşünüyorum da...
Üstat Pero, hikâyesinin sona erdiğine inanarak iki yüzyıldan fazla bir süre geçirdi. Sonra, imkânsız diyebileceğimiz bir şey oldu. Bunu düşünmek bile beni heyecanlandırıyor. Bir de yazarken nasıl hissettiğimi düşünsenize!
Merak ediyorum: Hayatınızın amacının tamamlandığına gerçekten inansaydınız, bundan sonra ne yapardınız? Dinlenir miydiniz? Aramaya devam eder miydiniz? Yoksa sadece oturup dünyanın değişmesini mi izlerdiniz?
Düşüncelerinizi gerçekten de duymak isterim. Aşağıya kısaca yazarsanız beni çok mutlu edersiniz.
Sonraki bölümde ya da yorumlarda tekrar görüşürüz.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı