insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

4. Bölüm — Kırık Kehanet Kurdu

4. Bölüm Kapak

Üstat Pero o gün uzun süre konuşmadı.

Taşının üzerinde oturdu.

Küçük cübbesi rüzgârla titredi.

Patileri taşın üzerinde durdu.

Bıyıkları ara sıra kıpırdadı.

Gözleri açık kaldı; ama bakışları yine ormanın içinde değildi. Ne tamamen Son Görü Hattı’ndaydı ne de tamamen taşının üzerindeydi. İkisinin arasında bir yerde, ince bir çizginin üzerinde duruyor gibiydi.

Genç çırak, tabağı toplamadı.

Suyu değiştirmedi.

Cübbenin kenarını düzeltmedi.

Çünkü ne zaman dokunması gerektiğini öğreniyordu.

Daha önemlisi, ne zaman dokunmaması gerektiğini de öğreniyordu.

Bir süre sonra Üstat Pero başını çok az çevirdi.

“Delikanlı,” dedi.

Çırak hemen eğildi. “Evet, üstadım.”

“Sen ne zamandır huzursuzsun?”

Çırak bu soruya hazır değildi.

“Ben mi?”

“Sen.”

“Ben…” Genç elf gözlerini taşın yüzeyine indirdi. “Bilmiyorum.”

“Bilmiyorum iyi bir başlangıçtır.”

Çırak derin bir nefes aldı. Sonra nefesini, çemberdeki diğer Son Görü Elfleri’nin duymayacağı kadar sessiz verdi.

“Bir süredir,” dedi. “Ama bunu söylemek doğru olur mu bilmiyorum.”

“Doğru olup olmadığını bilmediğin şeyler çoğu zaman söylenmeyi bekler.”

Çırak, Üstat Pero’ya baktı.

Yaşlı fare bedeninin küçüklüğü, o an garip bir şekilde daha görünür oldu. Karşısında duran şey bir bilgeydi. Evet. Bir üstattı. Evet. Son Görü’sünü tamamlamış ve onu aşmış, iki yüz yirmi yıl boyunca taşının üzerinde oturmuş, herkesin üç adımdan fazla yaklaşmaya cesaret edemediği bir varlıktı.

Ama aynı zamanda çok küçüktü.

Kırılabilecek kadar küçük.

Kaybolabilecek kadar küçük.

Ve çırak, bu küçüklüğün içinde saklanan büyüklüğe alışmaya çalışırken kendi huzursuzluğunun adını bulmaya çalıştı.

“Bazen,” dedi sonunda, “çemberde otururken bir şeyin eksik olduğunu hissediyorum.”

Üstat Pero kıpırdamadı.

“Ne eksik?”

“Bilmiyorum.”

“Yine iyi.”

Çırak bu kez neredeyse gülümseyecekti; ama gülümsemedi. “Ön görü arayanların nefesleri değişiyor. Bazen birisi gördüğünü sanıyor; ama sonra gördüğünden emin olamıyor. Bazıları çok sakinleşiyor. Fazla sakinleşiyor. Bazıları çemberden kalktıktan sonra günlerce konuşmuyor. Sonra da ne olduğunu hatırlamıyorlar. Ya da hatırlıyorlar ama yanlış hatırlıyor gibi bakıyorlar.”

Üstat Pero’nun bıyıkları hafifçe titredi.

“Ne zamandır?”

“Uzun süredir.”

“Ne kadar uzun?”

Çırak cevap vermeden önce düşündü. Bu düşünme, cevabı bilmediği için değildi. Cevabı söylemeye çekindiği içindi.

“Ben görevlendirilmeden önce de varmış,” dedi. “Yaşlılar bundan açıkça söz etmiyor. Ama ben yemek taşırken, su getirirken, çemberden çıkanların yanından geçerken duydum. Bazıları son yıllarda görülerin ağırlaştığını söylüyor. Bazıları Alesdeamon’un sessizliğinin değiştiğini düşünüyor. Bazıları ise yalnızca yaşlandıklarını…”

Durdu.

Üstat Pero tamamladı.

“Sanıyor.”

Çırak başını eğdi. “Evet, üstadım.”

Üstat Pero gözlerini kapadı.

Alesdeamon’un adı taşın üzerinde bir süre sessizce kaldı. Son Görü Elfleri için bu isim yalnızca dua değildi. Bir yükün kabulüydü. Bir kaderin ağırlığına rağmen yürümeye razı olmaktı. Görmek istemesen bile, görmen gerekenin önünde diz çökmekti.

“Alesdeamon,” diye fısıldadı Pero. “Gördüğümüzü değil, anlamamız gerekeni bağışla.”

Çırak da başını eğdi.

“Gördüğümüzü değil, anlamamız gerekeni bağışla.”

Rüzgâr ağaçların arasından geçti.

Son Görü Ormanı, bu duayı tanıyordu.

Belki de taş bile tanıyordu.

Üstat Pero patisini taşın üzerine bastırdı.

“Senin huzursuzluğun,” dedi, “hattaki kirle aynı yerden geliyor olabilir.”

Çırak başını kaldırdı. “Hattaki kir…”

“Evet.”

“Dün gördüğünüz şey mi?”

“Dün görmeye başladığım şey.”

“Bugün ne yapacaksınız?”

Üstat Pero gözlerini açtı.

“Bugün ona daha yakından bakacağım.”

Çırak bunu duyduğunda hemen itiraz etmek istedi. Hemen iyi değilsiniz demek istedi. Hemen dinlenmelisiniz demek istedi. Hemen yaşlı bedenin bir kez daha o görünmeyen yere düşmesini engelleyecek bir söz bulmak istedi.

Ama bulamadı.

Çünkü Üstat Pero’nun gözlerinde, yaşlılıktan daha eski bir kararlılık vardı.

Yine de sordu.

“Yanınızda kalayım mı?”

Üstat Pero ona baktı.

Bir an için çok uzun baktı.

Sonra başını çok hafifçe eğdi.

“Kal.”

Çırak bunu bir emir gibi duymadı.

Bir güven gibi duydu.

Taşın dibinde diz çöktü.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu.

Nefesini yavaşlattı.

Üstat Pero’nun cübbesi rüzgârda usul usul titrerken, küçük fare bedeni taşın üzerinde biraz daha dik durdu.

Sonra gözlerini kapadı.

Ve taşa dokundu.

Dünya yine açıldı.

Ama bu defa güzellikle başlamadı.

Son Görü Hattı’nı ikinci kez tuttuğunda, önceki hayranlığın hatırası hâlâ oradaydı. İplikler yine uzanıyordu. Görüler yine birbirine değiyor, yarım bakışlar, tamamlanmış görevler, ömürden düşmüş yıllar, unutulmuş dualar ve kesilmiş nefesler yine görünmez dokunun içinde akıyordu.

Ama Üstat Pero artık yalnızca güzelliği görmüyordu.

Artık kirin nerede olduğunu biliyordu.

Ve bir şeyi bir kez gördüğünüzde, onu görmemeyi seçmek zorlaşırdı.

Önce sağ tarafta, üçüncü sırada oturan genç Son Görü Elfi’nin ipliğine baktı. Dün gördüğü ince yağ tabakası hâlâ oradaydı; ama sabit değildi. Çok yavaş hareket ediyordu. İpliğin üzerinde değil, içinde… Görünün anlamına sürünmüş, ışığı yanlış kıran, geleceğin kendi sesini bozan ince bir şey.

Pero oradan ilerledi.

Başka ipliklere baktı.

Bir yaşlı Son Görü Elfi’nin yıllar önce tamamladığı bir görevin ardından kalan solgun çizgiye dokunmadan yaklaştı. Orada da vardı. Çok daha az. Neredeyse görünmeyecek kadar ince. Ama vardı.

Bir başka iplik.

Bir başka ön görü.

Bir başka yarım kalmış sezgi.

Orada da.

Orada da.

Orada da.

Kir tek bir yerde değildi.

Yayılmıştı.

Ama gelişi rastgele değildi.

Bunu fark ettiğinde Üstat Pero’nun içindeki sessizlik ağırlaştı.

Kir, bazı ipliklere daha çok yaklaşıyordu.

Özellikle de tamamlanmamış olanlara.

Bir görü başlayıp da bitmemişse…

Bir ön görü yakalanıp da doğru anlaşılmamışsa…

Bir Son Görü Elf’i gördüğü şeyden korkup geri çekilmişse…

Bir kader parçası yakalanmış ama yaşanamamışsa…

Kir orada daha koyu duruyordu.

Gerçekleşmemiş görülerin kenarlarında.

Olmamış ihtimallerin kıyısında.

Kaderin kapısına kadar gelip içeri alınmamış görüntülerin üzerinde.

Üstat Pero ilerledi.

Hattın içinde yürümek, yürümek değildi. Daha çok bir anının başka bir anıya değmesi gibiydi. Bir izden diğerine kayıyor, her ipliğin kenarındaki bozulmayı inceliyor, dokunmadan görmeye, görmeden anlamaya çalışıyordu.

Ama kir bunu istemiyordu.

Bir süre sonra hat değişti.

İplikler birbirinden uzaklaştı.

Ya da Üstat Pero öyle hissetti.

Güzellik geri çekildi.

Hattın damarları seyrekleşti. Aralarındaki boşluklar büyüdü. Görülerin bıraktığı ışıklar azaldı. Eski duaların yankısı sustu. Yeni ön görülerin titrek kıpırtıları geride kaldı.

Pero daha karanlık bir yere geldi.

Burası hattın dışı değildi.

Ama merkezi de değildi.

Daha çok hattın kendisinden sakladığı bir kıvrım gibiydi.

Bir düğüm.

Kirli düğüm.

Dün onu yalnızca hissetmişti.

Bugün onun yolunu bulmuştu.

Üstat Pero durdu.

Küçük bedeni taşın üzerinde hareketsizdi.

Ama hattaki varlığı, görünmeyen bir uçurumun kenarında bekliyordu.

Önünde iplikler vardı.

Birbirine dolanmış, çekilmiş, incelmiş, kemirilmiş iplikler… Hepsi aynı noktaya doğru eğiliyordu. Hepsi, orada olmaması gereken bir merkeze bağlanmış gibiydi.

Ve o merkezin içinde bir boşluk vardı.

Boşluk kıpırdadı.

Üstat Pero’nun zihni soğudu.

Boşluk önce gölge gibi göründü.

Sonra gölgenin fazla aç olduğunu fark etti.

Gölge, ışığın yokluğu olurdu.

Bu ise ışığın hatırladığı ama bir daha olmak istemediği şey gibiydi.

Boşluğun içinden bir biçim çıktı.

Yavaşça.

Önce sırtı.

Sonra omuzları.

Sonra uzun, ince, kemikli bir baş.

Kurt.

Ama kurt değildi.

Kurdun olması gerektiği kadar canlı değildi.

Ölü de değildi.

Bir hayvanın biçimini kullanıyordu; ama hayvan değildi. Tıpkı Pu’nun fare biçimini kullanması ama fare olmaması gibi… Fakat Pu’nun biçimi yaralı, küçük, seçilmiş bir yakınlıktı. Bunun biçimi ise açlığın kendisine verilmiş bir kolaylıktı.

Kurdun bedeni tüyden oluşmuyordu.

Görü parçalarından oluşuyordu.

Sırtında tamamlanmamış yollar vardı. Kaburgalarının arasından hiç söylenmemiş sözler geçiyordu. Boynunun altında yaşanmamış ölümler, patilerinin çevresinde gerçekleşmemiş kurtuluşlar, çenesinin kenarında yarım kalmış dualar titreşiyordu.

Gözleri yoktu.

Ama baktı.

Ağzı vardı.

Ama açıldığında diş değil, kırılmış ihtimaller göründü.

Üstat Pero adını bilmiyordu.

Sonra adı, hattın içinden kendi kendine yükseldi.

Belki o koymadı.

Belki hat söyledi.

Belki Alesdeamon’un çok uzak, çok sessiz bir uyarısıydı.

Belki de görüleri kemirilen yüzlerce Son Görü Elf’i, farkında olmadan aynı adı fısıldamıştı.

Kırık Kehanet Kurdu.

İsim, Pero’nun zihnine oturdu.

Ağırdı.

Doğruydu.

Ve eksikti.

Çünkü isim, onu anlamaya yetmiyordu.

Kırık Kehanet Kurdu başını eğdi.

Üstat Pero’ya doğru değil.

İpliklere doğru.

Ağzını açtı.

Bir ipliğin kenarından çok küçük bir parça kopardı.

O kadar küçüktü ki, başka biri görmezdi.

O kadar küçük bir parçaydı ki, belki de bir ön görünün sonucunu değiştirmeye yetmezdi.

Ama anlamını eğmeye yeterdi.

İplik sarsıldı.

Hattın çok uzak bir yerinde bir Son Görü Elfi’nin nefesi bozuldu.

Üstat Pero bunu hissetti.

Çırak da dışarıda hissetti.

Taşın dibinde diz çökmüş genç elf, çemberin sol yanında oturan yaşlılardan birinin omzunun bir an titrediğini gördü. Sonra durdu. Her şey normale döndü. Fazla hızlı. Fazla düzgün. Fazla sakin.

Çırak istemeden fısıldadı.

“Üstadım…”

Üstat Pero duydu.

Hattın içinde duydu.

Dışarıdaki sesi, içeride bir iplik gibi ona ulaştı.

Kurdu izlemeye devam etti.

Kurt bir parça daha kopardı.

Bu kez gerçekleşmemiş bir görüntünün kenarından…

Bir Son Görü Elf’i, yıllar önce görmeye yaklaşıp da göremediği bir sahne… Hattın içinde yarım kalmış, sahibi ölmüş, ama iz bırakmış bir görü… Kurt o yarım görüntüyü çiğnedi. Çiğnedikçe görüntünün biçimi bozuldu. Bir yol ayrımı, tek yola dönüştü. Bir uyarı, güvene benzedi. Bir ölüm, kurtuluş gibi parladı.

Üstat Pero ilk defa ne yaptığını anladı.

Kurt geleceği yok etmiyordu.

Kurt geleceğin anlamını bozuyordu.

Gelecek yalan söylemiyordu.

Ama kurt, onu başka bir şey gibi gösteriyordu.

Bir kişinin olması gereken yolu, gitmek isteyeceği yol gibi gösteriyordu.

Bir tehlikeyi huzur gibi gösteriyordu.

Bir çağrıyı sessizlik gibi gösteriyordu.

Bir uyarıyı ödül gibi gösteriyordu.

Bu yüzden huzursuzluk vardı.

Bu yüzden çemberdeki nefesler bazen fazla düzgünleşiyordu.

Bu yüzden bazıları gördüğünü sanıyor ama gördüğünden emin olamıyordu.

Bu yüzden Üstat Pero yıllardır taşın üzerinde otururken, adını koyamadığı ince bir rahatsızlığı, yaşlılığın gölgesi sanmıştı.

Hayır.

Bu yaşlılık değildi.

Bu alışkanlık değildi.

Bu tamamlanmış bir Son Görü’nün ardından gelen sessizlik değildi.

Bu, hattın içinde çalışan bir açlıktı.

Kırık Kehanet Kurdu bir kez daha başını kaldırdı.

Bu kez doğrudan Pero’ya baktı.

Gözleri yoktu.

Ama bakışın ağırlığı vardı.

Pero kıpırdamadı.

Korktu.

Bunu inkâr etmedi.

Korku geldi.

Tıpkı bir zamanlar Pu’yu kuyusuna taşırken geldiği gibi.

Ama bu kez korku bedenden değil, anlamdan geçti. Eğer kurt onu da bozarsa, gördüğü şeyi başka bir şey sanabilirdi. İkinci Son Görü’sünün anlamı eğilebilirdi. Pu’nun çağrısı, başka bir yola dönüşebilirdi. Kuyu ölürken ona yaşam gibi görünebilirdi. Ya da yaşam, ölüm gibi…

Üstat Pero’nun içinde Alesdeamon’a ait sessiz bir dua kıpırdadı.

Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışla.

Kurt yaklaştı.

Hayır.

Bir adım atmadı.

Ama yaklaştı.

Hattaki iplikler onunla birlikte büküldü. Boşluklar daraldı. Yarım görülerin kokusu ağırlaştı. Gerçekleşmemiş ihtimaller, sanki kendi isimlerini unutmuş çocuklar gibi kurdun bedenine sokuldu.

Üstat Pero geri çekilmedi.

İlk temasın kaçınılmaz olduğunu anladı.

Bunu o seçmemişti.

Ama seçmek her zaman adım atmak değildi.

Bazen durmak da seçimdi.

Kurt başını uzattı.

Pero da varlığını ileriye sürdü.

Ne pati vardı.

Ne el.

Ne kılıç.

Ne büyü.

Yalnızca görü içinde duran bir Son Görü Üstadı’nın iradesi ve gerçekleşmemiş görülerle beslenen bir açlığın varlığı…

İkisi birbirine değdi.

Dünya sessizleşti.

Sonra sessizliğin içinde bir kemirme sesi büyüdü.

Üstat Pero, kurdun bedenine dokunduğu anda yüzlerce görüntü zihnine saplandı.

Olmayan çocuklar.

Yaşanmayan vedalar.

Söylenmeyen yeminler.

Tutulmayan sözler.

Gidilmeyen yollar.

Dönülmeyen evler.

Ölmemiş ama yaşamamış olan kaderler…

Hepsi bir anlığına ona baktı.

Hepsi aynı anda sordu.

Hayır.

Sormadı.

Sadece var olmadıkları için bağırdı.

Üstat Pero’nun taş üzerindeki küçük bedeni sarsıldı.

Çırak hemen uzandı; ama yine durdu. İzin bekledi. Gözleri korkuyla doldu. Çemberde birkaç Son Görü Elfi’nin nefesi bozuldu. Ağaçların üzerindeki Blaris sembolleri sanki sabah ışığını bir anlığına daha solgun taşıdı.

Hattın içinde, Kırık Kehanet Kurdu ağzını açtı.

Bu kez dişlerinin arasında bir yüz vardı.

Tam bir yüz değil.

Bir ihtimalin yüzü.

Bir görüde olması gereken ama olmamış bir yüz.

Fakat yüz, şekillenmeye çalıştıkça Pero’nun zihni soğudu.

Çünkü o yüz kendisine benziyordu.

Tam olarak değil.

Bir Üstat Pero yüzü değildi.

Bir zamanlar Son Görü Elfi olan Pero’nun yüzü de değildi.

Daha çok, hiçbir zaman olmamış bir Pero’nun yüzüydü.

Elf kalmış bir Pero.

Kuyuya atılmamış bir Pero.

Pu’dan parça almamış, taşına dönmemiş, iki yüz yirmi yıl yaşamamış bir Pero.

Gerçekleşmemiş bir Pero.

Kurt onu dişlerinin arasında tuttu.

Sonra gülümsedi.

Kurt gülümsememeliydi.

Gülümsedi.

Üstat Pero’nun varlığı bir an için çözülecek gibi oldu.

Çünkü gördüğü şey, yalnızca bir tehdit değildi.

Bu, kurdun ona da ulaştığının işaretiydi.

Onun gerçekleşmemiş halini bulmuştu.

Onun olmamış kaderine dokunmuştu.

Onun olabileceği ama olmadığı kişiyi bedenine katmıştı.

Kurt başını yana eğdi.

Gözleri yoktu.

Ama bakışı daha da keskinleşti.

Ve Üstat Pero o anda anladı.

Kırık Kehanet Kurdu onu yeni fark etmemişti.

Çoktan biliyordu.

Belki de iki yüz yirmi yıldır biliyordu.

Belki de Pu’nun görü dışı hamlesiyle açılan o küçük boşluktan, ilk olarak onun kokusunu almıştı.

Pero’nun içindeki Dimar parçasını.

Pero’nun tamamlanmış ama yine de bitmemiş Son Görü’sünü.

Pero’nun huzuru taklit eden uzun bekleyişini.

Hattın içindeki kirli düğüm ona bakmamıştı yalnızca.

Onu beklemişti.

Kurtun dişleri arasındaki olmamış Pero yüzü, bir an için gözlerini açtı.

Ve Üstat Pero, kendi sesine benzeyen ama kendi sesi olmayan bir fısıltı duydu.

Geç kaldın.

O anda temas koptu.

Üstat Pero geriye savruldu.

Taşın üzerindeki bedeni küçük bir sarsıntıyla yana eğildi.

Çırak bu kez izin bekleyemedi.

Elini uzattı ve Üstat Pero’nun düşmesini engelledi.

Yaşlı fare bedeni, genç elfin avucunun kenarına yaslandı.

Çırak nefes nefeseydi.

“Üstadım!”

Üstat Pero gözlerini açtı.

Orman geri dönmüştü.

Çember geri dönmüştü.

Taş geri dönmüştü.

Ama kemirme sesi, zihninin en uzak kıvrımında hâlâ vardı.

Çok ince.

Çok sessiz.

Çok sabırlı.

Üstat Pero, çırağın eline yaslandığını fark etti.

Bu kez çekilmedi.

“Delikanlı,” dedi kısık sesle.

“Buradayım, üstadım.”

Üstat Pero gözlerini ağır ağır çembere çevirdi.

Son Görü Elfleri hâlâ oturuyordu.

Ama artık hiçbir nefes ona eskisi gibi görünmüyordu.

“Kirlilik değilmiş,” dedi.

Çırak yutkundu. “Neymiş?”

Üstat Pero’nun bıyıkları çok hafif titredi.

“Bir açlık.”

Sonra gözlerini yeniden kapadı.

Ama uyumadı.

Çünkü hattın derinliklerinde, Kırık Kehanet Kurdu artık onun tadını biliyordu.

Kırık Kehanet Kurdu

BÖLÜM NOTU

4. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.

Her zaman bilinmeyeni, korkutucudan daha ilginç bulmuşumdur. Bir canavar tehlikeli olabilir. Bir gizem ise yıllarca aklınızdan çıkmayabilir.

Merak ediyorum da bir hikayede sizi daha çok tedirgin eden nedir?

Anladığınız ve korktuğunuz bir şey mi...

...yoksa hiç anlamadığınız bir şey mi?

Düşüncelerinizi duymak isterim.

- M. Ercan Ergür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı