9. Bölüm — Kuyunun Koruyucusu

Üstat Pero artık yalnız yürümüyordu.
Zaten yürümüyor gibiydi.
Çırak onu avuçlarında taşıyordu; ama taşıdığı şey yalnızca küçük, yaşlı, cübbeli bir fare değildi artık. Cübbenin kıyılarından sızan görüntüler vardı. Patilerinin çevresinde açılıp kapanan yollar vardı. Kararmış bıyığının yanında beliren ve sonra kaybolan yarım kalmış dualar vardı. Gözlerinin derininde, henüz yaşanmamış hayatların solgun parıltıları duruyordu.
Çırak bazen ona bakmamaya çalışıyordu.
Çünkü baktıkça bir şey görüyordu.
Bir kapı.
Bir çocuk.
Bir savaş alanı.
Bir yağmur damlası.
Bir annenin söylemediği bir ad.
Bir elfin tamamlayamadığı bir dua.
Sonra bunların hiçbirinin orada olmadığını anlıyordu.
Ya da orada olduğunu ama olmaması gerektiğini.
Üstat Pero’nun içinde bir şeyler sızıyordu.
Gerçekleşmemiş görüler.
Kırık anlamlar.
Yarım kalmış kaderler.
Kırık Kehanet Kurdu’nun bedeninden koparıp kendi içine aldığı bütün o yük, şimdi onun küçük varlığının sınırlarını zorluyordu. Pero onları tutuyordu; ama tutmak arıtmak değildi. Tutmak, yalnızca dağılmalarını engellemekti.
Ve her adımda daha zor oluyordu.
Çırak bunu hissediyordu.
Üstat Pero’nun bedeni bazen avuçlarında ağırlaşıyor, sanki bir fare değil de yüzlerce taş taşıyormuş gibi geliyordu. Bazen de öyle hafifliyordu ki, çırak onu kaybetmekten korkuyordu. Korktuğunda ellerini daha dikkatli kapatıyor, sonra fazla sıkıp sıkmadığını düşünüp hemen gevşetiyordu.
“İyi misiniz?” diye sordu.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Hayır.”
Çırak bu cevaba artık alışmalıydı belki.
Alışamadı.
“Dayanabilecek misiniz?”
“Hayır.”
Çırak durdu.
Üstat Pero gözlerini açtı.
“Ama varacağız.”
Çırak cevap vermedi.
Çünkü bunun teselli olmadığını anladı.
Bu, gerçekti.
Bazen gerçek teselli etmezdi.
Sadece yolu gösterirdi.
Kuyuya yaklaştıkça hava yine değişti. Ama bu kez ilk gelişlerindeki gibi yalnızca yorgun değildi. Havanın içinde Üstat Pero’dan sızan gerçekleşmemiş görüler dolaşıyordu. Kuyu henüz görünmeden onları hissetmişti. Uzakta, dünyanın derisinin altındaki o zayıf nefes, ilk kez biraz kıpırdamıştı.
Çırak bunu hissetti.
“Üstadım,” dedi.
“Evet.”
“Kuyu bizi duyuyor.”
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Bir an için kendi içindeki yükün kıpırtısını dinledi.
Sonra çok yavaş konuştu.
“Beni değil.”
Çırak anladı.
Ya da anlamaya yaklaştı.
“Onları.”
“Evet.”
Gerçekleşmemiş görüler, kuyuya doğru sızmak istiyordu.
Ama Üstat Pero izin vermedi.
Henüz değil.
Çünkü kuyuya dağılmaları yetmezdi.
Kuyunun onları içmesi de yetmezdi.
Onları çözmesi gerekiyordu.
Kırık anlamlarından ayırması.
Açlığın diş izlerini silmesi.
Olmamışlıklarını enerjiye çevirmesi.
Sonra o temiz nefesi Son Görü Hattı’na bağlaması.
Bunu nasıl bildiğini bilmiyordu.
Ama biliyordu.
İkinci Son Görü böyleydi.
Size her şeyi anlatmazdı.
Ama zamanı geldiğinde, nereye düşmeniz gerektiğini bilirdiniz.
Kuyu göründü.
İlk gelişlerindeki gibi solgundu.
Yorgundu.
Sessizdi.
Ama bu kez sessizliğin içinde bekleyen bir gerilim vardı. Kuyu, çok uzun süredir ilk kez açlık duymuş gibi değildi. Açlık Kırık Kehanet Kurdu’na aitti. Kuyu aç değildi.
Kuyu susuzdu.
Nefessizdi.
Eksikti.
Ve şimdi, Üstat Pero’nun içinde taşıdığı gerçekleşmemiş görüler, onun unuttuğu nefesin uzak bir hatırlayışı gibi titreşiyordu.
Pu kuyunun kenarındaydı.
Fare yaratımlı küçük Dimar kıpırdamadan duruyordu. Bıyıkları titriyordu. Gözleri kapalıydı; ama görüyordu. Çırak, Pu’yu gördüğü anda dizlerinin bağının çözülmek istediğini hissetti. Yorgunluktan değil. Korkudan değil. Saygıdan.
Çünkü ilk gelişte Pu eksik görünmüştü.
Şimdi hâlâ eksikti.
Ama onun etrafında bekleyen şey daha derindi.
Sanki Pu, iki yüz yılı aşkın süredir bu anın kıyısında durmuştu.
Üstat Pero’yu taşımak, o an için çırağın en büyük görevi gibi görünmeyi bıraktı.
Çünkü onu yalnızca kuyuya getirmemişti.
Bir Son Görü’nün içine getirmişti.
Çırak diz çöktü.
Üstat Pero’yu kuyunun kenarındaki solgun taşlardan birine bıraktı.
Bu kez Üstat Pero sendelemedi.
Ya da sendeledi ama düşmedi.
Kendi patileriyle durdu.
Cübbesinin altından bir görüntü sızdı.
Bir yol.
Yol, kuyunun kenarına doğru aktı.
Kuyu o yolu hissetti.
Taşların arasında çok zayıf bir ışık belirdi.
Sonra söndü.
Üstat Pero, Pu’ya baktı.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Getirdin.
Üstat Pero nefes aldı.
“Evet.”
Titreşim tekrar geldi.
Bu kez daha derin.
Yük.
“Evet.”
Acı.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Evet.”
Pu’nun bıyıkları bir süre titremedi.
Sonra çok yavaş hareket etti.
Bırak.
Çırak, bu titreşimin anlamını tam olarak bilmedi; ama Üstat Pero’nun bedeninde yarattığı değişimi gördü.
Yaşlı fare bir an için küçüldü sanki.
Daha yaşlı göründü.
Daha yorgun.
Daha kırılgan.
Ama gözlerinde bir sakinlik vardı.
Huzur değildi.
Huzuru taklit etmek de değildi.
Karar verilmiş olmanın yalınlığıydı.
“Henüz değil,” dedi Pero.
Pu’nun bıyıkları titredi.
Şimdi.
Üstat Pero başını iki yana salladı.
“Önce duyması gerekiyor.”
Çırak fısıldadı. “Kimin?”
Üstat Pero cevap vermedi.
Taşın üzerine patilerini bastırdı.
Kuyunun kenarındaki solgun taşlar soğuktu. Ama içlerinde hâlâ eski bir hafıza vardı. Gayya’nın unutulmamış nefesi. Pu’nun eksilmiş bağı. Pero’nun iki yüz yirmi yıl önce kuyuya düşerken bıraktığı iz. Kırık Kehanet Kurdu’nun etrafında büyüdüğü sessizlik.
Üstat Pero gözlerini kapadı.
Son Görü Hattı’na uzandı.
Bu kez ormana dönmeden.
Taşına oturmadan.
Kuyunun kenarında.
Pu’nun ve çırağın huzurunda.
Hattı çağırmadı.
Ona yol açtı.
İçindeki gerçekleşmemiş görüler kıpırdadı. Hattın kirli kıvrımlarından sökülüp alınmış olan yük, kendi kaynağının uzaktaki yankısını duydu. Bir iplik açıldı. Sonra bir başkası. Sonra yüzlercesi. Hattın sessiz tanıkları, uzaklardan Üstat Pero’ya baktı.
Yaşayanlar.
Ölmüş olanlar.
Henüz kendi Son Görü’sünü bulmamış olanlar.
Kendi görevini tamamlayıp huzura varmış olanlar.
Hepsi, kuyunun kenarındaki küçük cübbeli fareyi gördü.
Ve Üstat Pero konuştu.
Sesi dışarıda küçüktü.
Hattın içinde büyümedi.
Ama kaybolmadı.
“Tanık olun,” dedi.
Çırak nefesini tuttu.
Pu’nun bıyıkları durdu.
Kuyu, sessizliğinin içinde bekledi.
Üstat Pero devam etti.
“Bu yük bana ait değil. Yalnızca bende duruyor. Bu görüler kurtun açlığına ait değil. Yalnızca onun içinde bozuldu. Bu kuyu ölümüne ait değil. Yalnızca sessiz bırakıldı.”
Cübbesinin altından sızıntılar çoğaldı.
Bir kapı belirdi.
Sonra bir el.
Sonra bir çocuk.
Sonra bir savaş alanında düşmeyen bir yaprak.
Sonra bir dua.
Sonra hiç yaşanmamış bir veda.
Üstat Pero’nun sesi titredi.
Ama kırılmadı.
“Alesdeamon,” diye fısıldadı. “Gördüğümü değil, anlamam gerekeni bağışladın. Şimdi gördüklerimi ait oldukları yere bırakmama izin ver.”
Çırak başını eğdi.
Sesi kısıktı.
“Görünün yükünü hafif eyle.”
Pu’nun bıyıkları titredi.
Kelime değildi.
Dua da değildi.
Ama onlara katıldı.
Kuyu, ilk kez nefes almaya çalıştı.
Çok zayıf.
Çok kırık.
Ama gerçek.
Üstat Pero gözlerini açtı.
Pu’ya baktı.
“Beni ilk kez sen attın,” dedi.
Pu’nun titreşimi geldi.
Yaşa.
Üstat Pero’nun bıyıkları titredi.
“Bu kez ben atlayacağım.”
Çırak hemen başını kaldırdı.
“Üstadım…”
Üstat Pero ona döndü.
Genç elf konuşamadı.
Söyleyeceği çok şey vardı.
Durun.
Yapmayın.
Başka yolu vardır.
Sizi taşıyabilirim.
Sizi geri götürebilirim.
Taşınıza dönebiliriz.
Ama bunların hiçbiri doğru değildi.
Ve çırak artık doğru olmayan sözleri, sırf acıyı geciktirmek için söylememeyi öğreniyordu.
Üstat Pero ona baktı.
Uzun uzun.
Bu bakış, bir üstadın çırağına bakışıydı.
Ama yalnızca o değildi.
Yıllardır su getiren, cübbe düzelten, izin bekleyen, korktuğu halde taşıyan genç elfe bakıyordu. Henüz adını sormadığı genç elfe. Adını bilmeden yanında duran, adını bilmeden güvenilir hale gelen, adını bilmeden artık yolun parçası olan çırak…
Üstat Pero bir an için adını sormak istedi.
Yine sormadı.
Henüz değil.
Çünkü bazı isimler, dönüşten sonra söylenmeliydi.
“Delikanlı,” dedi.
Çırak gözlerini kırpmadan baktı.
“Evet, üstadım.”
“Beni tutma.”
Çırak nefes alamadı.
Üstat Pero devam etti.
“Düşersem tut. Savrulursam tut. Unutursam çağır. Ama şimdi tutma.”
Çırak başını eğdi.
Bu, kabul etmek değildi.
Ama karşı çıkmamak da bazen kabulün en acı biçimiydi.
Üstat Pero kuyunun kenarına yürüdü.
Küçük patileri solgun taşların üzerinde sessizdi.
Cübbesinin eteklerinden gerçekleşmemiş görüler sızıyordu. Bazıları kuyunun içine doğru eğiliyor, bazıları tekrar onun bedenine dönmek istiyor, bazıları havada asılı kalıp kendi olmamış hayatlarının ağırlığıyla titreşiyordu.
Kuyu onları çağırıyordu.
Ama Üstat Pero hâlâ tutuyordu.
Çünkü hepsini birlikte bırakması gerekiyordu.
Parça parça değil.
Bir bedelin tamamı gibi.
Bir kararın bütünü gibi.
Kuyunun kenarında durdu.
Pu hemen karşısındaydı.
Çırak arkasındaydı.
Son Görü Hattı uzakta ama açıktı.
Alesdeamon’un sessizliği yukarıda değil, içerideydi.
Üstat Pero son kez nefes aldı.
Sonra kendisini kuyuya bıraktı.
Bu kez atılmadı.
Düştü.
Kendi isteğiyle.
Kuyu onu aldı.
İlk temas acı değildi.
Acıdan daha büyüktü.
Gerçekleşmemiş görüler aynı anda bedeninden koptu. Cübbesinden, patilerinden, bıyıklarından, gözlerinin arkasından, zihninin çatlaklarından, Kırık Kehanet Kurdu’nun bıraktığı kirden, Son Görü Hattı’ndan söküp aldığı bütün o yarım kalmış anlamlardan…
Hepsi kuyuya döküldü.
Ama kuyu onları kir olarak almadı.
Kuyunun derininde, her biri önce kendisini hatırladı.
Sonra kendisini bıraktı.
Bir çocuk gülüşü suya dönüştü.
Bir söylenmemiş söz beyaz enerjiye karıştı.
Bir gidilmemiş yol mavi bir akış halinde derine indi.
Bir tutulmamış el şeffaf enerjinin içinde titreşti.
Bir tamamlanmamış dua gri enerjinin ağırlığına yerleşti.
Bir yaşanmamış kurtuluş yeşil bir nefes gibi açıldı.
Bir yanlış anlaşılmış uyarı sarı bir kıvılcım halinde yandı.
Kuyu içti.
Ama yutmadı.
Arıttı.
Her gerçekleşmemiş görü, kuyuya düştüğünde önce kendi olmamışlığıyla bağırdı. Sonra bağırış, enerjiye dönüştü. Sonra enerji, kuyunun derinindeki sessiz damara aktı. Damar kıpırdadı.
Pu’nun eksilmiş bağı titredi.
Kuyu nefes aldı.
Bu kez daha güçlü.
Çırak kuyunun kenarında dizlerinin üzerine çöktü. Işık yüzüne vurdu. Işık değildi belki. Ama yüzünü aydınlattı. Rüzgâr çıktı. Rüzgâr değildi belki. Ama saçlarını geriye itti.
Pu’nun bıyıkları hızla titredi.
Zihinsel titreşim kuyuya, kuyu üzerinden hatta, hat üzerinden yüzlerce son görücüye yayıldı.
Yaşa.
Bu kez yalnızca Pero’ya değildi.
Kuyuya.
Hatta.
Görülere.
Meleran’ın o sessiz, yaralı noktasına…
Üstat Pero kuyunun içinde düşmeye devam etti.
Düşüş uzadı.
Bir an olmaktan çıktı.
Bir ömre dönüştü.
Yine.
Ama bu kez yalnız değildi.
Etrafında gerçekleşmemiş görüler vardı. Her biri arınırken ona değiyor, içinden geçiyor, kendi olmamışlığını bırakıp başka bir şeye dönüşüyordu. Üstat Pero onları hissetti.
Bir çocuk hiç atmadığı adımı attı.
Ama gerçek dünyada değil.
Kuyunun içinde.
Adım, enerjiye dönüştü.
Bir savaşçı hiç kaldırmadığı kılıcı kaldırdı.
Kılıç, ışığa değil, anlama dönüştü.
Bir anne hiç söylemediği adı söyledi.
Ad, su gibi aktı.
Bir elf tamamlayamadığı duasını bitirdi.
Dua, gri enerjinin derinliğine yerleşti.
Bir yolcu dönmediği eve döndü.
Ev, yeşil bir nefes oldu.
Hiçbiri gerçekten yaşanmadı.
Ama hiçbiri artık açlığın dişleri arasında değildi.
Bu, arıtımdı.
Bu, kuyuya düşmekti.
Bu, bir ömrün yeniden açılmasıydı.
Üstat Pero, bu ömrün içinde yaşlandı.
Zaten yaşlıydı.
Daha da yaşlandı.
Sonra yaşlılık anlamını yitirdi.
Zaman, kuyu içinde yine çizgi olmaktan çıktı. Bir gün, bir yıl gibi geçti. Bir yıl, bir nefes gibi. Bir nefes, bir çağ gibi. Pero bazen taşında oturduğunu sandı. Bazen çırak hâlâ onu avuçlarında tutuyor sandı. Bazen Pu’nun bıyıkları yüzüne değdi. Bazen Kırık Kehanet Kurdu’nun son hırıltısı kendi zihninden yükseldi.
Ama her defasında kuyu onu tuttu.
Bu kez yutmak için değil.
Taşımak için.
Gerçekleşmemiş görüler azaldıkça, kuyu güçlendi.
Kuyu güçlendikçe, Son Görü Hattı değişti.
Önce çok ince bir bağ oluştu.
Kuyunun derininden çıkan bir enerji, hattın en sessiz ipliğine değdi.
İplik titredi.
Sonra ikinci bir enerji başka bir ipliğe dokundu.
Sonra üçüncü.
Sonra yüzlercesi.
Kuyu, yalnızca kendi nefesini geri almıyordu.
Son Görü Hattı’na nefes veriyordu.
Gaya’nın derininden gelen yaşam, gerçekleşmemiş görülerden arınmış anlamlarla birleşiyor, hattın kirlenmiş kıvrımlarına ulaşmadan önce onları yıkıyor, temizliyor, yeniden düzenliyordu.
İplikler yalnızca berraklaşmadı.
Derinleşti.
Bir Son Görü Elfi’nin ön görüsü artık yalnızca uzaktan bakılan bir görüntü olmak zorunda değildi. Bazı iplikler, içine girilebilecek kadar açıldı. Bazı görülerin kenarlarında yeni yollar belirdi. Tek bir geleceğin değil, ona değen alternatif ipliklerin de titreşimi duyulmaya başladı.
Üstat Pero bunu kuyunun içinden gördü.
Görüler artık yalnızca görülmüyordu.
Bazıları yürünebiliyordu.
Bir son görücü, yeterince güçlüyse, yeterince dikkatliyse, yeterince bedel ödemeye hazırsa, gelecekte gördüğü kişinin varlığına yaklaşabilecek, onun bedenine bir nefeslik, bir anlık, bir ihtimallik girebilecek, o ihtimalin içinden başka iplikleri hissedebilecekti.
Bu, Son Görü değildi.
Son Görü hâlâ nihai çağrıydı.
Son Görü hâlâ bir ömrün gerçek amacıydı.
Ama onun etrafında yeni bir yürüyüş doğuyordu.
Görü Yürüyüşü.
Adı, kuyunun içinde kelime olarak değil, anlam olarak belirdi.
Alternatif iplikler de onunla birlikte açıldı.
Olması kesin olmayan ama görüye değen yollar.
Yaşanması gerekmeyen ama anlaşılması gereken ihtimaller.
Kırık Kehanet Kurdu’nun açlığından arındırılmış, kuyunun nefesiyle temizlenmiş, Son Görü Hattı’nın yeni damarlarına dönüşen yollar…
Üstat Pero bunu gördü.
Ve ilk kez, yükün yalnızca bedel olmadığını anladı.
Bedel, doğru yere bırakıldığında temel olurdu.
Kuyu derinleşti.
Pu’nun eksikliği dolmaya başladı.
Tamamlanmak bir anda olmadı.
Bir varlığın iki asır boyunca kaybettiği şey, tek nefeste geri dönmezdi.
Ama Pu’nun bağı yeniden açıldı.
Kuyunun nefesi onun bıyıklarına değdi.
Pu titredi.
Çırak bunu dışarıda gördü.
Küçük fare yaratımlı Dimar’ın bedeni, ışığın içinde bir an için neredeyse saydamlaştı. Sonra yeniden belirginleşti. Eksiklik tamamen yok olmadı. Ama artık ölüm değildi.
İyileşmenin başlangıcıydı.
Çırak kuyu kenarında bekledi.
Ne kadar beklediğini bilmiyordu.
Çünkü kuyu zamanın kenarını da yumuşatmıştı.
Bir an mı geçti?
Bir gece mi?
Bir yıl mı?
Bilmiyordu.
Ama bekledi.
Pu da bekledi.
Son Görü Hattı beklemedi.
O çalıştı.
İplikler yeni bağlarla titredi. Uzakta, ormanda, taş çevresinde oturan Son Görü Elfleri, henüz ne olduğunu bilmeden nefeslerinin değiştiğini hissetti. Bazıları rüyalarında bir kapıdan geçtiklerini gördü. Bazıları gördükleri gelecekte bir anlığına başka birinin gözlerinden baktı. Bazıları uyanınca ağladı. Bazıları neden ağladığını bilmedi.
Ama hepsi aynı şeyi hissetti.
Hat artık yalnızca göstermiyordu.
Yürütüyordu.
Kuyunun içinde, Üstat Pero son gerçekleşmemiş görünün de arındığını hissetti.
Bu, çok küçük bir görüntüydü.
Bir gülümseme.
Kime ait olduğu belli değildi.
Belki hiç olmamış bir çocuğa.
Belki hiç dönmemiş bir yolcuya.
Belki hiç söylenmemiş bir ada.
Gülümseme kuyuya düştü.
Yeşil bir titreşim oldu.
Sonra beyazla karıştı.
Sonra şeffaf enerji onu taşıdı.
Sonra gri ona ağırlık verdi.
Ve kuyu nefes aldı.
Tam.
Derin.
Yaşayan bir nefes.
Üstat Pero artık düşmüyordu.
Kuyunun içinde asılı kaldı.
Küçük bedeni yoktu.
Ya da vardı.
Cübbesi yoktu.
Ya da vardı.
Patileri, bıyıkları, yaşlı gözleri, kararmış izleri, hepsi vardı ve yoktu. Zaman onu bir ömür daha taşımıştı. Bir ömür daha yaşatmıştı. Ama bu kez onu yalnızca değiştirmek için değil.
Onu geri bırakmak için.
Pu’nun titreşimi derinden geldi.
Dost.
Üstat Pero cevap vermek istedi.
Konuşamadı.
Düşünemedi.
Sadece hissetti.
Sonra kuyu onu yukarı değil, uzağa bıraktı.
Zamana.
Yılların içine.
Sessizliğin içine.
Bir asrın ağır, usul, görünmez akışına…
Çırak kuyunun kenarında beklediği son anı hatırladı.
Pu’nun bıyıkları titriyordu.
Kuyu nefes alıyordu.
Son Görü Hattı uzaklarda yeni bir yürüyüş öğreniyordu.
Ve Üstat Pero, kuyunun derinliğinde kaybolurken ölmemişti.
Bunu biliyordu.
Çünkü ikinci Son Görü’de ölü değildi.
Çünkü kuyu onu almıştı.
Ama yutmamıştı.
Çünkü Pu’nun son titreşimi hâlâ havadaydı.
Yaşa.
Sonra zaman kapandı.

BÖLÜM NOTU
9. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler.
Bu hikâyenin temelinde yatan fikirlerden biri, her sonun bir kayıp olmadığıdır.
Bazı sonlar, birer gerçekleşme, bazıları yerine getirilen sözler, bazıları ise uzun zaman önce başlayan bir yolun son adımıdır.
Merak ediyorum: Hayata anlam katan nedir, başardığımız şeyler mi, yardım ettiğimiz insanlar mı, yoksa yerine getirdiğimiz sözler mi?
Düşüncelerinizi duymak isterim.
Son bir bölüm kaldı ve ayrıca kitabı Meleran: Bir Varmış, Bir Yok Olmuş ile sıkıca bağlayacak olan bir tane de bonus bölüm gelecek. Okumanızı şiddetle öneriyorum. Umarım keyif alıyorsunuzdur.
- M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı