insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yağmur dinmek bilmiyordu. Otoban artık bir ulaştırma yolu değil, cehennemden kopup gelmiş bir savaş alanıydı. Ters dönmüş araçların enkazları alev alev yanıyor; kırmızı ve mavi tepe lambalarının çiğ ışıkları, ıslak asfaltın üzerinde parçalanarak dağılıyordu. Yükselen kara dumanlar gökyüzünden inen sicim gibi yağmurla karışırken; insan çığlıkları, ezilen metal sesleri ve Aura Bastırma Departmanı askerlerinin birbirine giren telsiz emirleri caddede uğuldayıp duruyordu.

O kıyamet benzeri gökyüzünün altında ise Arthur duruyordu. Daha doğrusu… Ondan geriye kalan, insanlığını tamamen yitirmiş o habis kütle.

Bedeninin etrafını saran zifiri siyah aura, canlı ve iltihaplı bir yara gibi durmaksızın zonklayarak dışarıya dalgalar halinde nefret kusuyordu. Dört ayağı üzerinde, asfaltı pençeleyerek ilerliyor; bir testere ağzını andıran omurgası sırtından dışarıya doğru fırlamış halde duruyordu. Kolları yerdeki çamura ve kana sürtünüyor, tersine kıvrılmış diz kapakları attığı her adımda kemik kıran ürkütücü sesler çıkarıyordu.

Üstelik yaydığı aura artık öfkenin o bilindik kırmızı renginde bile değildi. Neredeyse ışığı yutacak kadar mutlak bir siyaha, tam bir bozulmanın eşiğine dönmüştü.

Aura Bastırma Departmanı birlikleri çaresizlik içinde geri çekilmekteydi. Çünkü alandaki her rütbeli asker aynı korkunç gerçeğin farkına varmıştı: Beşinci Aşama Bozulma geride kalmıştı. Bu yaratık artık Altıncı Aşama'ya, yani mutlak İnsani Çöküş’ün en üst sınırına doğru evriliyordu.

Saha komutanlarından biri, elindeki cihazın kırmızı alarm veren ekranına bakarak titreyen bir sesle bağırdı:
“Bozulma artışı durdurulamıyor! Hâlâ yükseliyor!”

Dijital göstergede tek bir ibare donup kalmıştı:
ALTINCI AŞAMA.

O anda bütün otobana sağır edici, buz gibi bir sessizlik çöktü. Deneyimli askerlerin bile yüzü düştü, omuzları çöktü. Çünkü bu dünyada Altıncı Aşama'nın ne anlama geldiğini herkes çok iyi biliyordu. Altıncı Aşama demek… Kurtarma umudunun tamamen bittiği, geriye kalan tek seçeneğin kesin infaz olduğu anlamına gelirdi.

Komutan dişlerini birbirine vurarak telsize haykırdı: “İnfaz Departmanı nerede kaldı?! Buraya acil destek lazım!”

Tam o saniyede—

BOOM.

Karanlık, kızıl bir şok dalgası otoban boyunca bir kırbaç gibi patladı. Havada savrulan iki tonluk bir cip taklalar atarak yere çakıldı. Arthur, dört ayağı üzerinde göğe doğru öyle bir kükredi ki, göğsündeki siyah damarlar asfaltın derinliklerine kadar sızarak tüm yolu canlı, atan bir organizmaya çevirdi.

Ve asıl dehşet verici olan, yerdeki cesetlerin yeniden titremeye başlamasıydı. Arthur'un yaydığı o sahte stres dalgası, ölü sinir sistemlerini bir kez daha zorla tetiklemişti.

Boynu kırılmış bir kadın, eklemlerinden gelen kıtırtılarla doğruldu. Göğüs kafesi parçalanmış bir polis memuru, tek kolunun üzerinde sürünerek ayağa kalktı. Hepsinin gözlerinin içi, akılalmaz bir nefretle kıpkırmızı parlıyordu.

Hurda yığınının içinde sıkışıp kalmış olan Kael, bu manzarayı gördüğü anda nefesi boğazında tıkandı. Kan içindeki elleri direksiyonun kenarında titriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi vuruyordu.

“Anne…”

Tam o anda, annesinin konsolun altındaki bedeni aniden kasılarak hareket etti. Kael’in gözleri inanılmaz bir umutla büyüdü. Bir anlığına her şeyin bittiğini, annesinin uyandığını sandı. “Anne! Buradayım!”

Ama o hurda yığınının altından doğrulan şey… Annesi değildi artık.

Kadının boynu insan anatomisine aykırı, ters bir açıyla yana doğru döndü. Aralanan dudaklarının kenarından katran karası, yoğun bir sıvı aktı. Gözlerinin içi, bilincini tamamen kaybetmiş, saf bir öfkeyle kör olmuş bir kızıllığa bürünmüştü.

Ve o bozulmuş yaratık, bir salisede Kael’in üstüne doğru atıldı.

ÇIĞLIK.

Kael dehşet içinde kendini koltuğun arkasına doğru çekmeye çalıştı ama çok geçti. Yaratığın parçalanmış, sivrilmiş tırnakları Kael’in sağ omzunu baştan aşağı acımasızca yardı. Etin yırtılma sesi arabanın içinde yankılanırken, taze kan koltuğa fışkırdı.

Kael, hayatında ilk kez ruhunun derinliklerinden gelen vahşi bir acıyla bağırdı:
“AAAAAAAHHH!”

Omzundan beynine saplanan o fiziksel acı bir çivi gibiydi; ama Kael’i asıl yıkan, ruhunu paramparça eden şey karşısındaki canavarın yüzüydü. Çünkü o bozulmuş yaratık kendisine öldürmek amacıyla saldırırken bile, hâlâ canından çok sevdiği annesinin çehresini taşıyordu.

Kael gözyaşları içinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Anne… Anne lütfen… LÜTFEN YAPMA!”

Etraftaki diğer bozulmuş cesetler de taze kanın kokusunu alarak hurda aracın etrafını sarmaya başlamıştı. Kael, sağ omzundan akan kanlar yağmur suyuna karışırken acıyla kıvranarak arabanın kırık tavanından dışarıya, asfalta doğru sürünmeye çalıştı.

Fakat tam o sırada Arthur durdu. O devasa, çarpık kafasını yavaşça Kael’in olduğu yöne doğru çevirdi. Çünkü Kael’in içindeki stres seviyesi, yaşadığı bu devasa travmayla birlikte anormal, akılalmaz bir hızla yükseliyordu. Yaratık, bu taze ve muazzam kortizol kokusuna karşı koyamamıştı.

Canavarın bedenindeki siyah damarlar çılgınca kabardı. Kopan o uğultulu kükremenin ardından, devasa adımlarla Kael’e doğru yürümeye başladı. Bastığı her noktada asfalt bir bomba düşmüş gibi içeri çöküyordu.

Kael çaresizlik içinde geriye doğru süründü. Nefes alamıyordu. Canı yanıyordu. İliklerine kadar korkuyordu.

Ve tam o anda… Kael’in parçalanmış kolundaki damarların etrafında, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar cılız bir kızıl titreşim meydana geldi. Çok zayıftı, ama oradaydı. Doğuştan gelen o Pasif-Kızıl uyanışının ilk kıvılcımlarıydı.

Barikatın arkasındaki bir askeri bunu fark ederek bağırdı:
“Komutan Yardımcısı! Çocukta aura reaksiyonu var!”

Ve tam o sonraki saniyede—gökyüzündeki kurşun rengi bulutları yırtarak aşağıya gümüşi-kırmızı bir çizgi düştü.

BOOOOM.

Otoban muazzam bir darbeyle ortadan ikiye yarıldı. Ortaya çıkan şok dalgası, yukarıdan inen yağmur perdesini bıçak gibi ikiye böldü. Arthur, aldığı darbenin şiddetiyle metrelerce geriye savruldu.

Kael, dumanların arasından gözlerini güçlükle kaldırdığında hayatında ilk kez onu gördü.

Üzerinde kusursuz kesim, jilet gibi siyah resmi bir ceket vardı. Gümüş saçları yağmura rağmen asil bir duruşla alnına dökülüyordu. Gümüş gözlerinde, dünyadaki tüm yangınları söndürebilecek kadar derin, sarsılmaz bir soğukkanlılık vardı. Ellerinde ise koyu kızıl ve gümüşi renkte parıldayan yoğun bir aura parlıyordu.

Lucien Voss. O dönemler henüz en üst makamda değildi; Aura Bastırma Departmanı’nın Komutan Yardımcısı’ydı.

Lucien, arkasındaki yarı baygın çocuğa dönüp bakma gereği bile duymadan, o sarsılmaz otoriter sesiyle konuştu:
“Çocuğu hemen alandan tahliye edin.”

Arkada mevzilenen bir asker çaresizce bağırdı: “Ama Efendim, hedef Altıncı Aşama'ya ulaştı, doğrudan infaz—”
Lucien, gümüş gözlerini doğrudan Arthur'a dikti. Sesi bir dağ kadar sabitti: “Söylediğimi yap.”

Arthur, uğradığı saldırıyla çıldırarak ses duvarını aşan muazzam bir hızla ileri atıldı. Bir ses patlaması tüm caddeyi sarstı.

Ancak Lucien milim bile kıpırdamadı. Yalnızca sağ elini sakin bir hareketle sıktı. Ellerindeki o kızıl aura, parmak eklemlerinin etrafında sıkışarak muazzam bir yoğunluğa ulaştı.

KIZIL YUMRUK: Darbe Kırıcı.

Yumruk, Arthur'un o dehşet verici kafatasına temas ettiği tam o salisede, caddedeki tüm sesler bir anlığına bıçakla kesilmiş gibi sustu. Mutlak bir sessizlik.

Hemen ardından, yaratığın bedeninin içinde korkunç bir iç patlama gerçekleşti. Canavarın kafatası dışarıdan hiçbir hasar almamış gibi görünse de içeriden tamamen paramparça oldu. Arthur'un o devasa gövdesi asfaltı yararak onlarca metre geriye doğru sürüklendi.

Barikatın arkasındaki askerler adeta dillerini yutmuştu. Çünkü Lucien bunu yaparken ne bağırmış ne de aurasını etrafa pervasızca taşırmıştı. Sadece… Kusursuz bir şekilde kontrollüydü.

Arthur, aldığı ölümcül darbeye rağmen içindeki o yoğun bozulmanın gücüyle yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Gövdesi şiddetle titriyor, etrafındaki siyah aura tamamen kontrolden çıkmış bir şekilde çevreye saldırıyordu.

Lucien, yaratığın bu acınası haline bakarak hafifçe iç çekti. “Yazık…” diye mırıldandı.

Ardından, hayatında nadiren yaptığı bir şeyi yaptı ve kendi kortizol seviyesini bilinçli olarak yükseltti. Kolundaki dijital sensör anında kırmızıya döndü: %120. Bu ani stres yükselişiyle birlikte, gümüş saçlı komutanın ellerindeki o resmi eldivenlerin üzerinde ince, siyah bozulma çatlakları belirdi.

Bir asker korkuyla geriye doğru bir adım attı. “Komutan Yardımcısı… Bozulma belirtisi gösteriyor.”

Lucien bu uyarıya dönüp bakmadı bile. Öne doğru tek bir adım attı. Ve sonra—olduğu yerde tamamen kayboldu.

PATLAMA.

Lucien yeniden belirdiğinde, yumruğu Arthur'un göğüs kafesinin tam ortasına inmişti. Bu kez sadece kemiklerin kırılma sesi duyulmadı; canavarın gövdesinde biriken o muazzam aura tamamen parçalandı. Kızıl-siyah enerji dalgaları gökyüzüne doğru bir havai fişek gibi yayılarak bulutları dağıttı.

Arthur'un o travmalarla dolu, uğultulu kükremesi daha tamamlanamadan yarıda kesildi. Devasa gövde, asfaltın üzerine ağır bir çuval gibi yığıldı. Ve bir daha asla hareket etmedi.

Yağmur, o cansız bedenin üzerindeki günahları temizlemek ister gibi sessizce yağmaya devam etti.

Lucien birkaç saniye boyunca yerde yatan canavara baktı. Sonra arkasını döndü ve sıhhiyye ekipleri tarafından sedyeye alınmakta olan Kael’e doğru yürüdü. Çocuk bilincini kaybetmişti, baygındı.

Ama Lucien’ın keskin gümüş gözlerini asıl cezbeden şey, çocuğun baygın oluşu değildi. Kael’in bileğine takılan acil durum Kortizol sensörüydü.

Dijital cihaz adeta delirme sınırındaydı; ekrandaki rakamlar insan biyolojisinin sınırlarıyla alay edercesine durmadan yukarı fırlıyordu: %80… %130… %200…

Ve en sonunda cihazın dijital ekranı tamamen karardı. Merkeze bağlı yapay zeka sistemi, veriyi anlamlandıramayarak ekrana tek bir kelime yansıttı:

ÖLÇÜLEMEZ.

Lucien’ın o mermer gibi sert yüzündeki gümüş gözleri, hayatında ilk kez hafifçe büyüdü. Sessizce, sedyede yatan o sıska, siyaha yakın saçları olan gence baktı.

Yanındaki telaşlı asker sordu: “Bir aksilik mi var efendim? Bir şey mi oldu?”

Lucien birkaç saniye boyunca derin bir sessizliğe gömüldü. Sonra o her zamanki mesafeli, sakin ses tonuyla konuştu:
“Hayır. Bir sorun yok.”

Ve hayatında ilk kez bu kadar net bir yalan söyledi. Çünkü Lucien Voss, o saniyede kalbinin en derin yerinde bir şeyi hissetmişti: Eğer bu çocuk bu geceden sağ çıkar ve o ölçülemeyen gücü kontrol etmeyi başarırsa… Dünya sonsuza dek değişecekti.

BÖLÜM NOTU

Kael'in travmatik geçmişini de bu bölümler ile görmüş olduk. Kael geçmişte, henüz on beş yaşında iken ailesini kaybetmiş ve kimsesiz kalmıştır. Sürekli olarak Aura Bastırma Departmanı'nın gözetimi altında kalmış, karanlık kimsesiz yurt odalarında üç sene geçirmiştir. Ne kadar da üzücü değil mi? Hikayemiz ilerliyor!




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı