Dışarıda sicim gibi yağmur yağıyordu. Şehrin üzerine bir kabus gibi çöken gri bulutlar, gökyüzünü adeta kütlesel bir beton bloğuna dönüştürmüş, atmosferi ağırlaştırmıştı. Sokak lambalarının cılız sarı ışıkları ıslak asfalta çarpıp parçalanıyor, gecenin karanlığına bulanık, kirli lekeler bırakıyordu. Karşı şeritten gelen arabaların farları, yoğun yağmur perdesinin arasından önlerini görmeye çalışarak güçlükle süzülüyordu.
Kael, arabanın arka koltuğunda oturuyordu. Kulaklığının teki kulağına takılıydı, diğeri ise boynunda gevşekçe sallanıyordu. Donuk bakışlarla yan camdan süzülen su damlalarını izliyor, sağ elinin işaret parmağıyla nefesinden buğulanmış cama anlamsız, çizgisel şekiller çiziyordu.
Arabanın içi, dışarıdaki o kasvetli ve boğucu havaya tezat oluşturacak kadar sıcak ve huzurluydu.
Ön koltukta oturan annesi, dikiz aynasından oğluna bakarak sessizliği böldü:
“Yarın okula erken gitmen gerekmiyor mu?”
Kael, bakışlarını camdan ayırmadan omuzlarını hafifçe silkti. “Gerekiyor.”
Sürücü koltuğundaki babası, dikiz aynasından Kael’in o her zamanki kayıtsız halini görünce kısa bir kahkaha attı. “Bu çocuk, hayatı boyunca tek kelimelik cevaplar vermek üzere özel bir eğitim alıyor sanki.”
Annesi bu takılma üzerine istemsizce gülümsedi. Kael ise gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrılmıştı. Başını tekrar soğuk cama yasladı. Yağmur damlalarının tavan sacına vuran ritmik sesi güzeldi. Sakinleştiriciydi.
Radyodan arka planı dolduran hafif, huzurlu bir müzik yükseliyordu. Kael’in göz kapakları bu huzurlu ortamda yavaş yavaş ağırlaşmaya başlamıştı ki, aniden yayında sert bir cızırtı koptu.
Müzik bıçak gibi kesildi. Birkaç saniyelik parazitin ardından, dehşetini gizlemeye çalışan kadın bir spikerin sesi hoparlörlerden odaya yayıldı:
“—Merkez Bölge için acil durum uyarısı geçildi. Tüm vatandaşlarımızın sakin kalmaları önemle rica olunur. A.C.D. kuvvetleri alanda aktif müdahale sürecindedir.”
Babası kaşlarını çatarak radyonun sesini biraz daha açtı. “Ne oluyor yine…”
Spiker, nefes nefese kalmış bir tonla devam etti:
“Tespit edilen birey: Pasif-Kızıl.”
Annesinin yüzündeki o sıcak gülümseme bir anda dondu, rengi soldu. “Tanrım…” diye mırıldandı.
“Bozulma seviyesi: Katman 5.”
Arabanın içindeki hava, o iki kelimenin telaffuz edilmesiyle birlikte sanki tonlarca ağırlıkta bir gazla dolmuş gibi aniden ağırlaştı. Kael, kulaklığını tamamen çıkarıp oturduğu yerde dikleşti. “Katman 5 ne demek?”
Babası birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Beyazlaşan parmak eklemleriyle direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. Gözlerini bir an bile yoldan ayırmadan, fısıltıdan farksız bir sesle konuştu:
“İnsanlığını tamamen kaybetmek üzere, canavara dönüşmüş demek.”
Radyodaki ses, arkadan gelen siren ve patlama gürültülerinin arasında kesik kesik sürmekteydi:
“Vatandaşlarımızın açık alanlardan hızla uzak durmaları… Aura baskısına maruz kalan bireylerin oldukları yerde yere çökmeleri ve kesinlikle panik yapmamaları… Hedefle göz teması kurulmaması…”
Hışırtılı bir cızırtı koptu ve radyo tamamen sustu.
Hemen ardından, Kael bir şey hissetti.
Bu, daha önce hiç tecrübe etmediği, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar vahşi bir histi. Bir anda, göğüs kafesinin tam ortasına, kalbinin içine görünmez ve devasa bir ağırlık saplandı. Ciğerlerindeki hava bir anda boşaldı, nefesi boğazında tıkandı. Kulaklarında tiz, beynini tırmalayan bir çınlama başladı.
Başını kaldırıp dehşetle ön cama baktı.
Uzakta… Şehrin gökdelenlerle dolu siluetinin ortasında, sokakların birinden yukarıya, göğe doğru kızıl bir şey yükseliyordu. Ama bu bir ışık ya da yangın değildi. Bu saf, yoğunlaşmış bir aura’ydı. Yağmur perdesini yırtarak göğe tırmanan karanlık, boğucu ve zehirli bir kızıllık…
Sanki o noktadan itibaren tüm şehir yukarıya doğru kanıyordu.
Kael’in gözbebekleri korkuyla küçüldü. “Baba…”
Babası ona cevap veremedi. Çünkü tam o saniyede, caddedeki bütün araçlar aynı anda, delicesine kornalara basmaya başladı. Sokaklar bir anda cehenneme döndü. İnsanlar çığlık çığlığaydı. Hemen yanlarında duran bir arabanın sürücüsü kapıyı açıp kendini dışarı attı ve yolun ortasında saçlarını yolarak çığlık atmaya başladı. Başka bir yaya, kaldırımda dizlerinin üzerine çökmüş, kafasını asfaltın soğuk taşına vuruyordu.
Yağmur hiddetini artırdı. Ve hemen ardından, o korkunç baskı dalgası üzerlerinden geçti.
Kael’in ciğerleri bir pres makinesinin altındaymış gibi ezildi. Annesi acıyla inleyerek göğsünü tuttu. Babasının gözleri karardı, elleri direksiyon üzerindeki hakimiyetini kaybetti.
“LANET OLSUN—!”
Baskının yarattığı ruhsal panikle kontrolünü kaybeden karşı şeritteki devasa bir kamyon, ıslak yolda feci şekilde kaymaya başladı. Kamyonun devasa farları, arabanın ön camından içeri sızarak Kael’in gözlerini kör etti.
Ve o an, zaman… Kael için inanılmaz bir hızla yavaşladı.
Kael, annesinin kendisine doğru dönmüş, saf bir dehşetle büyümüş gözlerini gördü. Babası, son bir refleksle direksiyonu ters yöne kırmaya çalışıyordu.
Kulakları yırtan metalik bir feryat duyuldu. Sonra—
PATLAMA.
Dünya binlerce parçaya ayrıldı. Ön ve yan camlar büyük bir gürültüyle patlayarak Kael’in yüzüne, kollarına saplandı. Emniyet kemeri göğsüne kırbaç gibi gömülerek kaburgalarını zorladı. Altlarındaki koca metal kütle bir tüy gibi havaya kalktı, takla attı.
Bir kez.
Bir kez daha.
Sonra her şey büyük, mutlak bir sessizliğe gömüldü.
…
Kael gözlerini yeniden açtığında, dünyadaki tüm sesler silinmişti; kulağında yalnızca beynini uyuşturan o tiz, bitmek bilmeyen uğultu vardı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Ama artık arabanın tavanına değil, paramparça olmuş ön camdan doğrudan içeriye, yüzüne doğru yağıyordu.
Kael nefes almaya çalıştı ama göğsüne batan keskin acıyla inledi. Vücudunun her yeri cayır cayır yanıyordu. Başını büyük bir güçlükle yana doğru çevirdi.
Ve annesini gördü.
Kadın, tavanı içeri çökmüş metal parçalarının ve ön konsolun altında feci şekilde sıkışmıştı. Belden aşağısı hurda yığınının içinde kalmıştı, görünmüyordu bile. Ağzının kenarından sızan koyu renkli kan, yüzündeki yağmur suyuna karışıyordu. Ama gözleri açıktı; hâlâ yaşıyordu.
Kael’in boğazı hıçkırıkla düğümlendi. “Anne…”
Kadın, titreyen ve üzeri cam kesikleriyle dolu elini arkaya, oğluna doğru uzatmaya çalıştı. Onu sakinleştirmek için yüzüne sahte, acı dolu bir gülümseme yerleştirmek istiyordu ama çehresi korkudan tamamen parçalanmış gibiydi.
“Kael…” Sesi neredeyse hiç çıkmıyordu, dudakları sadece ismini heceliyordu.
Kael, panikle emniyet kemerinin tokasına asıldı. Elleri titriyor, gözyaşları görüşünü bulandırıyordu. “Açıl…” Parmakları kan ve yağmur yüzünden metalden kaydı. “Açıl…” Tekrar asıldı, tırnakları kırıldı. “AÇIL!”
Kemer sonunda büyük bir gürültüyle kurtuldu. Kael kendini acıyla öne doğru attı. O sırada ön taraftan boğuk bir öksürük sesi yükseldi.
Kael başını bu kez sürücü koltuğuna çevirdi. Babası direksiyona saplanmıştı. Arabanın ön kaportasından içeri giren keskin bir metal parça, adamın göğsünü tamamen delip geçmişti. Göğsünden boşalan kan, tabandaki yağmur suyu birikintisine karışarak kırmızı bir göl oluşturuyordu. Adam nefes almakta zorlanıyor, her solukta ağzından köpüklü kanlar sızıyordu.
Ama yine de son bir gayretle başını arkaya çevirdi, Kael’in gözlerinin içine baktı. Ve dünyadaki tüm gücünü toplayarak yalnızca tek bir kelime fısıldadı:
“Bakma…”
Kael olduğu yerde donakaldı.
Uzaktan, şehrin diğer ucundan cılız siren sesleri yükseliyordu. Ama çok uzaktaydılar. Çok geçti.
Annesi sessizce, için için ağlamaya başladı. Bedenini kavuran o tarifsiz acıyla inliyordu. Kael, hayatında ilk kez bir insanın, en değer verdiği insanın gerçekten ölmekten bu kadar korktuğunu görüyordu. Ve elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Çıldırmış gibi annesinin üzerindeki metal parçalarını kavradı, tüm gücüyle geri çekmeye çalıştı. Olmadı. Ayaklarını koltuğa dayayıp bir kez daha denedi. Avuçlarının derisi keskin sac metal yüzünden boydan boya parçalandı, etinden kanlar fışkırdı. Ama tonlarca ağırlıktaki metal milim bile kıpırdamadı.
Annesi acının şiddetine dayanamayarak acı bir çığlık kopardı.
Kael’in nefesi kesildi, elleri yavaşça yanına düştü. Ve o anda, ruhunun en derin yerinde bir şeylerin geri dönülmez bir şekilde kırıldığını hissetti. Çünkü o saniyede, hayatın en çıplak ve en acımasız gerçeğini iliklerine kadar kavramıştı:
İnsan acısı… Bir insanın şahit olabileceği o saf acı, dayanılabilir bir şey değildi. Ruhunu korumak istiyorsan, hissetmemeliydin.
Dışarıda yağmur, sanki tüm bu günahları temizlemek ister gibi dinmeksizin yağmaya devam etti. Ve şehrin çok uzağında… O canavara dönüşmüş Pasif-Kızıl kullanıcısının karanlık, zehirli aurası, gökyüzünü bir ur gibi kaplayarak yükselmeye devam ediyordu.
BÖLÜM NOTU
Bu bölümde, Kael'in geçmişindeki en çarpıcı olaylardan birine ilk kez giriş yaptık. Kael henüz 15 yaşındayken bir **Bozulan**, daha doğrusu bir **Pasif-Kızıl Bozulan** nedeniyle insanların acılarına, ölümlerine ve umutsuz dualarına tanıklık etmek zorunda kalmıştır.
Aynı zamanda bu olaylar, **Öfkepati'nin (Wrathpathy)** ilk kez ortaya çıkmaya başladığı dönem olarak da düşünülebilir.
---
**Öfkepati (Wrathpathy) Nedir?**
Bu kavramı hâlâ tam olarak anlayamayan okuyucular için kısa bir açıklama yapmak istiyorum.
**Öfkepati**, "Öfke" ve "Empati" kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır.
Kael, çevresindeki insanların acılarını yalnızca görmez; onları fiziksel ve ruhsal olarak kendi üzerinde hisseder. Bu durum zamanla zihninde boşluklar oluşmasına, bazı anılarını unutmasına ve hatta en önemlisi kendi kimliğini sorgulamasına neden olur.
Öfkepati yalnızca bir empati yeteneği değildir. İnsan zihnini aşındıran, kişiyi kendi benliğinden uzaklaştırabilen ve sonunda "Kael kimdir?" sorusunu bile cevapsız bırakabilecek kadar tehlikeli bir psikolojik güçtür.
Bu gücü tasarlarken ve hikâyeye yerleştirirken gerçekten çok eğlendim.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı