━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
🎵🎵🎵 Opal'in Şarkısını Dinlemek İçin:
YouTube’da aç: Külün Altında Geveze Bir Peri
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Bölüm 1 — Karanlık Perisi

Prenko Volkanı, Chuen Kasabası’nın üstünde her zaman bir dağdan fazlası gibi durmuştu.
Uzaklardan bakıldığında geniş omuzlu, koyu renkli, ağırbaşlı bir dev sanılırdı. Yamaçlarında siyaha çalan eski taşlar, zamanla soğuyup toprağa karışmış koyu damarlar ve rüzgârla aşınmış kuru sırtlar uzanırdı. Prenko çok uzun zamandır patlamamıştı; bu yüzden Chuen halkı onun eski ateşini hikâyelerde, taşların renginde ve toprağın altından kimi zaman gelen sıcaklıkta hatırlardı. Bazı yamaçları sabah ışığında bakır gibi kızarır, bazıları gün ortasında bile gölge tutar, bazıları da akşam yaklaştığında koyu morun içine çekilirdi. Prenko’nun tepesine bakan biri, orada gökyüzüne değen keskin bir zirve değil, zamana yaslanmış ağır bir omuz görürdü.
Chuen halkı için bu manzara korkutucu değildi. En azından eskiden değildi.
Prenko’nun gölgesinde doğan çocuklar, dağın sessizliğini ninni gibi bilirdi. Kış sabahlarında evlerin camları buğulanırken yaşlılar, volkanın o gün yüzünü sakladığını söylerdi. Yaz akşamlarında taş duvarlar günün sıcaklığını geri verirken kadınlar bunun Prenko’nun toprağa bıraktığı uslu nefes olduğunu anlatırdı. Çocuklar, kasabanın açık yerlerinden volkanın uzak yamacına bakıp onun kimi gün kızgın, kimi gün uykulu, kimi gün yalnız olduğunu iddia ederdi. Yaşlılar bu sözlere kızmaz, yalnızca “Dağlara fazla isim takmayın, sonra inanırlar,” deyip gülümserdi.
Prenko, Chuen’in tepesinde dururdu. Chuen de onun altında yaşamayı öğrenmişti.
Sabahları hanın bacasından çıkan ilk duman, volkanın koyu çizgisine doğru yükselir; pazar yerine gelen tüccarlar tezgâhlarını kurarken ara sıra başlarını kaldırıp tepenin rengini kontrol ederdi. Ayakkabıcı, dükkânının önüne taburesini koymadan önce zemindeki taşların gece fazla ısınıp ısınmadığını ayağının ucuyla yoklardı. Çocuklar, meydandaki taş yalağın çevresinde koşarken Prenko’yu arada bir oyuna dahil eder, ona görünmez bir kale ya da uyuyan bir canavar rolü biçerdi. Bunların hepsi Chuen’in alışkanlıklarıydı. Alışkanlıklar, korkuyu yavaş yavaş ev eşyasına çevirirdi.
Ama son günlerde Prenko sessiz değildi.
Önce toprağın altında belli belirsiz bir homurtu başlamıştı. İnsan kulağı bunu çoğu zaman rüzgâr sanırdı. Kimi zaman uzakta yuvarlanan bir taş gibi gelirdi, kimi zaman gece yarısı ahşap evlerin duvarlarına vuran sıcak hava gibi. Bazen de hiçbir şeye benzetilemezdi; yalnızca ayak tabanından girip dizlere kadar çıkan ince, huzursuz bir titreşim olurdu.
Chuen halkı ilk günlerde bunun üstünde fazla durmadı. Bir kasaba, hemen korkarsa yaşamayı sürdüremezdi. Hanın kapısından içeri girenler, “Bugün biraz sallandı mı?” diye sorar, karşılığında biri “Sen fazla içmişsindir,” derdi. Pazar yerinde bir kadın, terazisinin kendi kendine titrediğini görüp teraziyi suçladı. Ayakkabıcı, taburesinin bir ayağını düzeltti; ertesi gün aynı tabure yine eğildiğinde bu kez tabureye değil, yere söylenmeye başladı.
Fakat karanlığın içinde yaşayanlar için ses daha açıktı.
Karanlık, sesi saklamazdı; onu başka biçimlerde taşırdı. Taşın içinden gelen gerginliği, toprağın altında yer değiştiren sıcak damarın titremesini, eski oyuklarda gezinen havanın yön değiştirmesini karanlık daha önce duyardı. Karanlık, insanların kulaklarına ulaşmadan önce şeylerin kenarına değerdi. Kayaların arasına girer, çatlaklarda bekler, gece çöktüğünde her şeyi biraz daha belirgin yapardı.
Opal de duymuştu.
Küçük karanlık perisi, Chuen’in oldukça dışında, kasabadan günübirlik gidilip dönülebilecek ama gelişigüzel yürüyenin kolay kolay yolunu düşürmeyeceği eski peri kayalıklarında yaşıyordu. Halk arasında pek dikkat çekmeyen ama karanlık perilerinin yıllardır bildiği bir kayanın gölgesini kendine ev bellemişti. İnsanlar o kayayı görse, en fazla eski bir volkan taşı der geçerdi. Ne çok büyüktü ne de çok görkemli. Üstünde bir kahramanın kılıç izi, bir kralın işareti ya da bir tanrının parmak izi yoktu. Ama günün belli saatlerinde ışığı öyle bir keserdi ki arkasında kalan boşluk, küçük bir gece parçası gibi koyulaşırdı.
Opal’in sevdiği yer işte orasıydı.
O gölge, gündüzleri bile geceden bir kırıntı taşırdı. Güneşin sertliğinden uzak, rüzgârın aceleciliğinden saklı, gündüzün ısısını taşta saklayan ama gölgesinde serin kalan bir kıvrımdı. Opal orada uyur, orada saklanır, orada kendi kendine konuşurdu. Gölgede durduğunda mavimsi parıltısı azalır, küçük bedeni karanlığın içine neredeyse karışırdı. Kanatları inceydi; bir böcek kanadı gibi şeffaf değil, geceye tutulmuş koyu cam parçaları gibi hafif ve kırılgan görünürdü. Hareket ettiğinde ardında çok kısa süren mavi bir iz bırakırdı. Ayaklarının yerinde duran drenjleri, dokundukları yüzeyde ince bir karanlık tozu savururdu. İnsan avucuna sığacak kadar küçük sayılırdı; ama bir şeye kızdığında kendini bütün Prenko yamacı kadar büyük sanabilecek bir inadı vardı.
Orası onun evidi.
Kayanın gölgesinden Chuen görünmezdi.
Kasaba, uzun bir yolun ötesindeydi. Arada yumuşak eğimli kırlar, kuru dere yatakları, bodur çalı kümeleri, eski taş patikalar ve rüzgârın gün içinde yön değiştirdiği açık düzlükler vardı. Opal gölgesine çekildiğinde Chuen’i ancak rüzgârın taşıdığı çok zayıf kokulardan, bazı sabahlar uzaklardan gelen çan sesinden ve kasabaya gidip döndüğünde üstünde kalan hatıralardan bilirdi. Tandır kokusu kayalıklara kadar ancak çok doğru havalarda ulaşırdı. Han dumanı çoğu zaman yolda dağılırdı. Çocuk sesleri buraya kadar gelmezdi. Evleri, meydanı, insan yüzlerini görmek için Opal’in gerçekten yola çıkması gerekirdi.
Bunu yapardı.
Sık değil. Bazen merakına yenildiğinde, bazen yalnızlık fazla büyüdüğünde, bazen de Chuen’i özlediğini kendine bile itiraf edemediği günlerde. Kayanın gölgesinden sabah erken ayrılır, kuru dere yataklarını, bodur çalı aralarını ve eski taş patikaları izleyerek uzun yolu geçerdi. Onun için günübirlik bir geziydi bu; küçük bedeniyle yorucu ama bildik, tehlikeli ama vazgeçemediği bir yol. Kasabaya vardığında insanlara görünmez, çatlak duvar diplerinden, pazar gölgelerinden ve arka avlulardan süzülürdü. İnsanlara görünmezdi. Görünmek istemezdi. Karanlık perileri, insan kalabalığına karışmayı sevmezdi; özellikle de insanlar sizi gördüklerinde ya bağıracak, ya yakalamaya çalışacak, ya da “çok şirin” diyecek türdense. Opal üçünü de istemezdi.
Bu yüzden Chuen’i hep saklı yerlerden tanımıştı.
Bir pencere pervazının altındaki dar gölge. Hanın arka duvarına yaslanmış boş bir fıçı. Ayakkabıcının dükkânının önündeki eğri sandığın iç karanlığı. Pazar tezgâhlarının altına düşen kumaş gölgeleri. Meydanın kenarında, taş yalağın arkasında kalan serin çizgi. Opal bunların hepsini bilirdi. Kasabayı harita gibi değil, saklanılacak yerlerin toplamı gibi tanımıştı.
Diğer karanlık perileri çoktan gitmişti.
Bu, dün ya da önceki gün olmuş bir ayrılık değildi. Aradan zaman geçmişti. Önce yaşlılar karar vermişti. Sonra gençler istemeye istemeye toparlanmıştı. En sonunda yuvaların içindeki incecik eşyalar, kurutulmuş karanlık çiçekleri, minik toz keseleri, parıltısız kumaş parçaları ve karanlıkta bile göze çarpan mavimsi taşlar birer birer toplanmıştı. Karanlık perileri, büyük sandıklara sahip olmazdı. Evleri küçük, eşyaları hafif, vedaları kısa olurdu. Yine de o gün toplanan şeyler Opal’e çok ağır görünmüştü.
“Doğuya gidiyoruz,” demişti yaşlılardan biri. Sesi hâlâ Opal’in zihninde küçük bir diken gibi dururdu. “Burada kalınmaz artık.”
Opal o gün konuşmamıştı.
Konuşursa ağlayacağını biliyordu. Ağlarsa onu ikna etmeye çalışacaklarını. Küçük olduğu için değil; inatçı olduğu için. Onu tanıyorlardı. Opal’in bir şeyi sevdiğinde, o şeyin yanından kolay kolay ayrılmadığını biliyorlardı. Kayanın gölgesini severdi. Chuen’in akşam seslerini severdi. Hanın arka penceresinden dökülen kırıntılara gelen kuşları, sabahları tandırdan yükselen ilk ekmek kokusunu, çocukların Prenko’ya bakıp korkutucu hikâyeler uydurmasını, gece olduğunda kasabanın lambalarının tek tek sönmesini severdi.
En çok da Prenko’nun gece sessizliğini severdi.
O yüzden gitmemişti.
Gidiş günü gökyüzü tozlu ve solgundu. Karanlık perileri, kayalıkların arasındaki küçük yuvalarından birer birer çıkmıştı. Kimi sırtında kendinden büyük görünen bir kumaş bohça taşıyor, kimi minik bir taş kesesini göğsüne bastırıyor, kimi de geride kalan boşluğa bakmamak için yüzünü hemen doğuya çeviriyordu. Gençlerden biri Opal’in yanına kadar gelmiş, bir şey söylemek için ağzını açmıştı. Söylememişti. Belki “Gel” diyecekti. Belki “Aptallık etme.” Belki de yalnızca “Hoşça kal.” Ama karanlık perileri, uzun vedaların kelimeleri çoğalttığını ve kelimeler çoğaldıkça gölgenin inceldiğini bilirdi.
Yaşlı peri son kez Opal’e bakmıştı.
Zorlama yoktu o bakışta. Kızgınlık da yoktu. Yalnızca kabul vardı. Her varlığın kendi karanlığını seçme hakkı olduğuna inanırlardı. Opal kalmayı seçmişti. Onlar da bunu kabullenmişti.
Karanlık perileri uzun vedaları sevmezdi. Uzun veda, kalanın gölgesini inceltirdi.
Gittiklerinde güneşte parlamadılar. Karanlık perileri güneşte parlamazdı. Ama kendi içlerinde, özellikle ayrılırken, geceye ait çok ince bir mavi iz bırakırlardı. Opal kayasının arkasında kalmış, o izlerin yamaçtan aşağı, sonra doğuya doğru kıvrılmasını ve sonunda görünmez olmasını izlemişti. Bir süre, son iz de kaybolduğu halde bakmaya devam etmişti. Çünkü insan ya da peri, gidenlerin ardında kalan boşluğu hemen kabul edemezdi. Boşluk, önce bir yol sanılırdı. Sanki biraz daha bakarsa biri geri dönecekmiş gibi.
Kimse geri dönmemişti.
O günden sonra Opal uzun süre kayasının gölgesinden pek çıkmadı.
Ama tamamen de kalmadı.
Chuen’i görmeden yaşayamazdı. Bunu kimseye söylemezdi; zaten söyleyecek kimsesi de kalmamıştı. Yine de arada bir aşağı inerdi. Gidişleri günü doldurur, dönüşleri çoğu zaman aceleye gelirdi. Birinin onu fark ettiğini sandığı anda ilk gölgeye saklanır, sonra iki sokak boyunca nefesini tutmuş gibi ilerler, gün tamamen kararmadan eski patikaya vurup kayasına geri dönmeye çalışırdı. Her dönüşte kendi kendine bir daha inmeyeceğini söylerdi. Birkaç gün sonra aynı yolu yeniden kullanırdı.
Çünkü Chuen küçük ve derli toplu bir kasaba gibi görünürdü ama yakından bakıldığında çok daha fazla şeydi.
Evler, Prenko’nun uzak gölgesini gören bir arazide, rüzgâra ve mevsime göre yön tutmuştu. Bazıları volkan taşından, bazıları açık renk ahşaptan yapılmıştı. Çatıların kızılı sabahları güzel görünür, akşamları birer birer koyulaşırdı. Meydanın ortasındaki taş yalak, gün boyunca gelip geçen insanların ve hayvanların uğrak yeriydi. Anka Tozu Hanı, kasabanın sıcak kalbi gibi dururdu; gündüz kapısından insanlar girip çıkar, gece pencerelerinden sarı ışık sızardı. Opal, o ışıkları severdi. Işıkta durmayı sevmezdi ama gölgenin içinden ışığa bakmanın başka bir tadı vardı.
Hanın arka tarafı en sevdiği yerlerden biriydi. Boş fıçıların ve odun yığınlarının arasında, Opal’in rahatça saklanabileceği kadar koyu birkaç yer vardı. O pencereden bazen kırıntılar dökülür, küçük kuşlar gelip onları alırdı. Kimi zaman kuşlardan biri kırıntıyı kapıp kaçmadan önce fazla gururlu davranır, diğerleri üstüne çullanırdı. Opal bu küçük kavgaları izlerken kendi kendine hakemlik yapardı. Genellikle haksız olanı tutardı; çünkü haksız olanlar daha komik düşerdi.
Pazar günleri kasaba başka bir sese bürünürdü. Tüccarların bağırışları, kumaşların silkelenmesi, kapların birbirine değmesi, çocukların kaçamak kahkahaları, tartışan kadınların kısa ve keskin cümleleri dar sokaklara yayılırdı. Opal bu sesleri ayırmayı öğrenmişti. Tofu’nun sesi diğerlerinden kalındı. Onu görmeden de tanırdı. Anka Tozu Hanı’nın sahibi, kapının önünde durur, içeri girenlere bazen bağırır, bazen güler, bazen de ikisini aynı anda yapardı. Chuen’de biri paniklediğinde Tofu’nun onu azarlayıp sakinleştirmesi beklenirdi. Bu yüzden herkes, Tofu’nun da korkabileceğini düşünmeyi pek sevmezdi.
Son günlerde Tofu’nun sesi daha sık kapının önünden yükseliyordu.
“Bir şey yok,” dediğini duydu Opal bir sabah. Hanın arka fıçılarından birinin iç gölgesinde saklanıyordu. “Dağ eski dağ. Sadece biraz huysuz.”
Bunu söylerken elindeki bezi kapı eşiğine vurmuştu. Ama Opal onun başını kaldırıp Prenko’ya baktığını ve yüzündeki rengin bir an çekildiğini görmüştü. Tofu hemen içeri dönmüş, gelen müşteriye sıcak bir şeyler isteyip istemediğini sormuştu. Sesini eski haline getirmişti. Yüzünü getirememişti.
Ayakkabıcı daha kolay okunurdu. Çünkü söylenmeyi severdi.
Dükkânı meydanın yan sokaklarından birindeydi. Opal onu çoğu zaman dükkânının önündeki kısa taburede otururken görürdü. Adamın elleri hızlı, yüzü huysuzdu. Bir botun tabanını çakarken bile Prenko’ya bakıp homurdanabilirdi. Son sarsıntılardan sonra taburesinin bir ayağı sürekli yamulmaya başlamıştı. İlk gün tabureyi suçladı. İkinci gün taşı. Üçüncü gün yere eğilip uzun uzun baktı ve hiçbir şey söylemedi. Opal o gün dükkânın karşısındaki dar yağmur oluğunun içinde saklanıyordu. Ayakkabıcının susmasını sevmedi. Çünkü onun söylenmediği bir sorun, söylenecek kadar küçük değildi.
Bir de çocuk vardı.
Opal onun adını henüz bilmezdi. Sonradan Hali olduğunu öğrenecekti; ama o günlerde çocuk, Opal için yalnızca annesinin eteğine saklanan utangaç çocuktu. Başını saklar ama gözlerini saklamazdı. Pazardan geçerken her şeye bakardı. Bir defasında Opal, kumaş tezgâhının altındaki gölgede fazla geç kalmıştı. Çocuk, tezgâhın altından dışarı sızan mavimsi izi görür gibi olmuş ve durmuştu. Opal hemen gövdesini karanlığa bastırmış, sonra çocuk tam emin olamasın diye ona dilini çıkarmıştı. Çocuk gülmek üzereyken annesi elini sıkı tutup onu çekmişti.
O gün Opal, kasabadan kayasına dönerken uzun süre gülmüştü.
Şimdi gülemiyordu.
Çünkü Chuen’in üstüne çöken tedirginlik önce insanların seslerine yerleşmişti. Pazarda satıcılar daha kısa konuşur olmuştu. Hanın önünde bekleşenler gülse bile gözleri sık sık volkanın tepesine kayıyordu. Çocuklar hâlâ oyun oynuyordu ama anneler onları eskisinden daha erken çağırıyordu. Yaşlılar, akşamları kapı önüne oturduklarında eski Prenko hikâyelerini daha alçak sesle anlatıyordu. Sanki yüksek sesle anlatırlarsa dağ onları duyacak ve hikâyenin yanlış yerini düzeltecekmiş gibi.
Sonra kül gelmişti.
Önce birkaç gri zerre.
O gün Opal kasabaya inmemişti. Rüzgâr yoktu. Hava, Prenko’nun yamaçlarında asılı kalmış gibiydi. Opal kayasının gölgesinde oturmuş, bir böceğin taşın çatlağına sığmaya çalışmasını izliyordu. Böcek çok ısrarcıydı. Yanlış çatlağı seçmişti. Opal ona bunun yanlış çatlak olduğunu söylemeyi düşündü ama böceklerin öğüt dinleme konusunda kötü olduklarını daha önce öğrenmişti.
Tam o sırada havadan bir şey düştü.
Opal önce küçük bir tohum sandı. Sonra elini uzattı. Gri zerre avucuna kondu. Hafifti; ama boş değildi. Soğuk değildi, tam sıcak da değildi. Bir şeyin çok uzakta yanıp da geriye bıraktığı hatıra gibiydi. İçinde yanmış taş kokusu vardı. Karanlık perisi burnuyla değil, gölgesiyle de koku alırdı; o yüzden külün kokusu Opal’e yalnızca burnundan değil, kanatlarının dibinden, drenjlerinin ucundan, kayasının gölgesine değen yerlerden geldi.
Bunu sevmedi.
Kül avucunda dururken çevredeki karanlık hafifçe değişti. Çok az. Başka biri fark etmezdi. Ama Opal fark etti. Gölge bir an fazla ağırlaştı, sonra içinden ince bir şey çekilmiş gibi hafifledi. Bu, karanlık perilerinin gitmeden önce söylediği bozulmaya benziyordu. Gecenin tadı değişmişti. Karanlık artık eskisi gibi yumuşak değildi; kimi anlarda fazla ağırlaşıyor, kimi anlarda sanki yerinden çekilip gidiyordu. İnsanların anlayacağı dilden söylenirse, evlerinin duvarları görünmeden çatlamaya başlamıştı.
Opal kül tanesini uzun süre inceledi.
Sonra parmaklarının arasından bıraktı.
“Bunu hiç sevmedim,” dedi kendi kendine.
Kendi kendine konuşmaya alışmıştı artık. Başlarda bunu fark ettiğinde utanmıştı. Sonra etrafta onu duyacak başka karanlık perisi olmadığını hatırlamış ve utanmayı bırakmıştı. Bazen kayasına dert yanıyordu. Bazen gölgesine. Bazen de Prenko’ya.
“Beni korkutuyorsun,” dedi bir gece volkanın koyu siluetine bakarken. Sesi çok küçüktü ama gece küçük sesleri büyütmeyi severdi. “Bunu biliyorsun değil mi? Biliyorsan biraz daha nazik davranabilirsin.”
Prenko cevap vermedi.
Ama yer hafifçe titredi.
Opal, kaya gölgesinin içinde olduğu yerde dondu. Kanatları istemsizce sırtına kapandı. Drenjlerinin ucundaki ince karanlık tozu savrulup taşın üstünde dağıldı. Toprak altından gelen titreşim önce kayaya, sonra Opal’in gövdesine geçti. Çok güçlü değildi. Bir insan belki yalnızca başını kaldırıp “Ne oldu?” derdi. Belki Tofu hanın içinde bir kupayı tutar, ayakkabıcı taburesine söylenir, yaşlılardan biri bastonunu yere vururdu. Ama Opal için sarsıntı büyüktü. Küçük bir beden, dünyanın küçük değişimlerini bile iri hissederdi.
Titreme geçtiğinde Opal uzun süre yerinden kıpırdamadı.
“Bunu da hiç sevmedim,” dedi sonunda.
Ama bu kez sesi biraz daha kısıktı.
Sonraki günlerde titremeler arttı.
Opal bunu hem kayasında hem de gizli inişlerinde gördü. Meydandaki taş yalağın kenarında ince bir çatlak belirdi. İlk gün kimse fark etmedi. İkinci gün bir çocuk parmağını çatlağa sokmaya çalıştı, annesi eline vurdu. Üçüncü gün çatlağın içinden su sızdı. Hanın yanındaki eski duvarda kıl gibi bir yarık açıldı. Tofu o yarığı gördüğünde bir süre hiçbir şey söylemedi, sonra yanından geçen çırağa “Oraya masa dayama,” dedi. Çırak nedenini sorduğunda, Tofu cevap vermek yerine Prenko’ya baktı.
Ayakkabıcının taburesi yine kaydı. Bu kez adam eğilip zemini yokladı. Taşın bir kenarı yükselmişti. Ayakkabıcı tabureyi kaldırıp içeri aldı. Opal onu ilk kez dükkân önünde taburesiz gördü. Bu görüntü, kül kadar rahatsız ediciydi.
Mera, Hali’nin elini daha sıkı tutar oldu. Hali bir gün pazarın ortasında volkanın tepesinden yükselen ince dumanı gösterdi. Annesine bir şey sordu. Opal, kelimeleri kalabalığın içinde saklandığı yerden duyamadı. Ama Mera’nın cevap vermediğini gördü. Kadın yalnızca oğlunun elini daha sıkı tuttu ve onu kalabalığın içinden çekip götürdü. Hali geriye dönüp bir kez daha Prenko’ya baktı. Opal de kumaş tezgâhının altından aynı yöne baktı.
Duman bazen çok ince yükseliyordu. Gökyüzüne dümdüz çıkmıyor, sanki içeriden bir şey onu itip sonra geri çekiyormuş gibi kıvrılıyordu. Kül taneleri çoğaldıkça Chuen’in renkleri solmaya başladı. Kırmızı kiremitler griye döndü. Taş yolların araları doldu. Sabahları kapı önlerini süpüren kadınlar, süpürdükleri külün birkaç saat sonra yeniden biriktiğini görüp sessizce iç çekiyordu. Pazarcılardan biri kumaşlarının üstündeki külü silip durmuş, en sonunda silmeyi bırakmıştı. Bir şeyle savaşmayı bıraktığınız an, o şey daha büyük görünürdü.
Opal o gün kasabadan dönerken eskisinden daha yavaş uçtu.
Yolun yarısında bir taşın arkasına saklanıp arkasına baktı. Chuen artık görünmüyordu. Kasabanın sesleri çoktan açık düzlüklerin, kuru dere yataklarının ve bodur çalı kümelerinin ardında kalmıştı. Ama kül kokusu hâlâ onunlaydı. Tandır kokusunun üstüne, han dumanının üstüne, taşların gündüzden kalma kuru kokusunun üstüne yerleşen ince, gri, inatçı bir koku.
Opal’in içindeki korku büyüdü.
Ama korkunun altında daha güçlü bir şey vardı.
Sevgi.
Bu sevgi, insanların şarkılarda söylediği büyük, parlak, gururlu sevgiye benzemiyordu. Opal’in sevgisi küçük şeylere tutunuyordu. Kayanın gölgesinde uyuduğu serinliğe. Chuen’in akşam lambalarına. Prenko’nun karanlık tarafına. Rüzgârın belirli saatlerde volkan taşlarının arasından geçerken çıkardığı ıslığa. Hanın arka penceresinden düşen ekmek kırıntılarına. Utangaç çocuğun meraklı bakışına. Tofu’nun insanları azarlarken bile onlara sıcak içecek uzatmasına. Ayakkabıcının söylenmesine. Kadınların kapı önlerini süpürmesine. Yaşlıların hikâyelerini artık daha alçak sesle de olsa anlatmayı bırakmamasına.
Kendi halkı gitmişti.
Ama burada hâlâ sevdiği şeyler vardı.
Bir akşam, gökyüzü külle matlaşmışken Opal kayasının üzerine tünedi. Kayanın üstü gündüzden kalma hafif bir sıcaklık taşıyordu. Gölgesi arkasında koyulaşmış, her zamanki serin boşluğunu açmıştı. Opal normalde o saatte gölgenin içine çekilir, kanatlarını kapatır, gün içinde kasabadan taşıdığı küçük görüntüleri zihninde yeniden dizerdi. O akşam hatırlamak yetmedi.
Kasaba görünmüyordu.
Bu, birden acı geldi.
Chuen oradaydı. Kuru yolların, kıvrılan patikaların, çalı kümelerinin ve uzun dönüş yolunun ardında. Tofu oradaydı. Ayakkabıcı oradaydı. Utangaç çocuk ve annesi oradaydı. Pencere ışıkları, kırıntıya gelen kuşlar, kapı önlerini süpüren kadınlar, alçak sesle anlatılan hikâyeler oradaydı. Opal onları göremiyordu; ama görememek, artık onları daha az sevmek anlamına gelmiyordu.
Prenko’nun tepesinde kızıl bir parıltı bir an yanıp söndü.
Opal’in boğazı sıkıştı.
“Ben gidersem,” dedi çok sessiz, “kim kalacak?”
Cevap gelmedi.
Kaya cevap vermedi. Gölge cevap vermedi. Prenko da cevap vermedi. Ama Opal, sorunun cevabını biliyordu.
Kendisi kalacaktı.
Çünkü bazı yerler terk edilmezdi. Bazı yerler bozulduğunda, insan ya da peri ya da başka herhangi bir canlı, dönüp arkasını kolayca gidemezdi. Belki düzeltemezdi. Belki hiçbir işe yaramazdı. Belki kendi küçük elleriyle bir volkanı durduramazdı. Ama kalmak da bazen bir işti. Bakmak, dinlemek, anlamaya çalışmak, sevilen bir şeyin son anına kadar yanında durmak da bir işti.
Opal bunu o gece ilk kez açıkça düşündü.
Karanlık perileri gitmişti. Chuen korkuyordu. Prenko öfkeli mi, hasta mı, yoksa yalnızca uzun uykusundan huzursuzca mı dönüyordu, bilmiyordu. Sadece yanlış bir şey olduğunu biliyordu. Karanlık eskisi gibi değildi. Kül gökten düşüyordu. Toprak arada bir hafifçe titriyordu. İnsanlar yüksek sesle konuşmayı bırakmıştı.
Ve kendisi buradaydı.
Küçüktü. Bir insan avucuna sığacak kadar küçük sayılırdı. Sert bir rüzgâr onu savurabilir, dikkatsiz bir adım onu ezebilir, kızgın bir kıvılcım kanadını yakabilirdi. Karanlıkta iyi saklanırdı ama saklanmak, sevdiği şeyler yanarken yeterli olmayabilirdi. Gölge güvenliydi. Kaya tanıdıktı. Kasabaya gidip geri dönmek şimdiye kadar bir alışkanlıktı; gizli, küçük, zararsız bir alışkanlık. Ama artık gidip bakmak ve dönmek yetmiyordu.
“Kayamın gölgesinden çıkmam,” diye fısıldadı.
Sonra sustu.
Bu cümle eskiden onun için tembellik, rahatlık ve alışkanlık demekti. Gölgesinde kalmak, dünyayı uzaktan izlemek, tehlikeye fazla yaklaşmamak demekti. Diğer karanlık perileri bunu bildiği için ona takılırdı. Opal de onlara kızar, sonra daha derin gölgeye çekilirdi. O cümle, yıllarca onun küçük kalesi olmuştu.
Ama şimdi cümle değişiyordu.
Kendi içinde dönüyor, başka bir anlama bürünüyordu.
Opal başını kaldırıp Prenko’ya baktı. Volkanın tepesi koyu dumanın arkasında belirsizdi. Bir an daha kızıl parıltı göründü, sonra söndü. Kayanın gölgesi ise arkasında hâlâ serin, hâlâ güvenli, hâlâ tanıdıktı. Gölge onu tanırdı. Gölge ondan bir şey istemezdi. Gölge yanlış kararlar vermezdi. Gölge, insan kalabalığına, külün içine, sarsılan yollara çıkmasını söylemezdi.
Ama gölgenin kenarına kül düşmüştü.
Opal o küçük gri lekeye baktı.
Sonra kanatlarını açtı.
Karanlığın içinde ince bir mavi iz bıraktılar.
“Kayamın gölgesinden çıkmam,” dedi yeniden, daha yavaş. “Ama gölgem yanıyorsa…”
Rüzgâr, volkan taşlarının arasından geçti. Bu kez eski ıslığına benzemeyen kırık bir ses çıkardı.
Opal boğazına oturan korkuyu yuttu.
“…onu söndürmeye giderim.”
O gece Opal, uzun zaman sonra ilk kez kayasının güvenli gölgesinden başka türlü çıktı.
Bu, daha önce yaptığı gizli inişlere benzemiyordu. Bir fıçının arkasına saklanıp insanları izlemek, kırıntı kavgası yapan kuşlara hakemlik etmek ya da Hali’nin onu fark edip etmediğini anlamaya çalışmak için değildi. Büyük bir kahraman gibi de değildi. Elinde kılıçla değil. Nereye gideceğini bile tam bilmeden. Ama bu kez yalnızca bakıp geri dönmek için çıkmadığını biliyordu.
Kayasının kenarından ayrıldı ve Chuen’e giden uzun patikanın ilk taşlarına doğru birkaç küçük adım attı. Her adımda drenjlerinden ince karanlık tozu savruldu. Her adımda gölge biraz daha geride kaldı.
Opal son kez dönüp kayasına baktı.
Orada, günün belli saatlerinde küçük bir gece parçası gibi koyulaşan boşluk onu bekliyordu. Bekleyecekti de. Belki dönerdi. Belki dönmezdi. Bunu bilmiyordu.
Bildiği tek şey, artık yalnızca gizlice izleyip geri dönemeyeceğiydi.
Karanlık, onu arkasından sessizce uğurladı.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
🎵🎵🎵 Panen Karanlık Perilerinin Prenko Ağıdı'nı Dinlemek İçin:
YouTube’da aç: Külün Altında Kalan Gölge (Perilerin Ağıdı)
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Opal'i siz de hemen sevdiniz mi? 😍
Bu kitap sizi çok şaşırtacak! Meleran tüm hızıyla devam ediyor. 🥰
Puanlarınızı ve yorumlarınızı önemle rica ediyorum arkadaşlar.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı