Bölüm 6 — Anka Koridorları

Prenko’nun dış yamacı, Chuen’den bakıldığında yalnızca koyu renkli, sert ve sessiz görünürdü.
Yaklaştıklarında ise o sessizliğin aslında çok fazla şey sakladığı anlaşıldı.
Taşlar canlı değildi; ama soğumuş bir canlılığın kabuğu gibiydi. Siyah lav tabakaları, bir zamanlar akmış ve sonra bir anda susturulmuş nehirler gibi birbirinin üstüne binmişti. Bazı yerlerde taşlar dalga dalga kıvrılıyor, bazı yerlerde keskin kaburgalar gibi yükseliyordu. Kül, her çukuru doldurmuştu; ama külün altında, Prenko’nun sıcak nefesi hâlâ hissediliyordu. Adım atılan bazı noktalar soğuk, bazıları ise deriden içeri işleyen bir sıcaklıktaydı. Bir taşın üstüne basıldığında ayak tabanı yalnızca sertlik değil, alttan gelen sabırsız bir ısı da hissediyordu.
Rüzgâr burada Chuen’deki gibi dolaşmıyordu. Kasabada rüzgâr kapı aralıklarından, pazar direklerinden, han tabelasından geçerken ses değiştirirdi. Burada ise rüzgâr, taşların arasında keskinleşiyor, külü ince kamçılar gibi yüzlere savuruyor, sonra bir anda susuyordu. Sessizlik geldiğinde, insan kendi nefesini fazla yüksek duymaya başlıyordu. Prenko’nun yamacı, gürültülü değil; sabırlı bir tehditti.
Safran önden yürüyordu.
Büyük bedeni bu yamaçta bile garip biçimde dikkatliydi. Normalde onun gibi iri biri hantal görünmeliydi; fakat Safran taşların üstünde yürürken bir şeyi hatırlıyor gibiydi. Bazen duruyor, eğiliyor, taşın üstündeki bir çizgiyi parmağıyla yokluyor; bazen başını kaldırıp dumanın yönüne bakıyordu. Ayağını nereye koyacağını, yalnızca gözleriyle değil, sanki tabanlarının altında kalan eski sıcaklığı dinleyerek seçiyordu.
Aimar bunu sessizce izledi. Safran’ın adımlarında eğitimli bir savaşçının düzeni yoktu. Yine de bu dağda, bu külün ve pürüzlü taşın içinde, onun dikkatinin başka bir tür disiplin olduğu belliydi. Mensera’da öğretilen hiçbir yürüyüş biçimi Safran’ın burada yaptığı şeyin yerini tutamazdı.
Tunahan haritasını açık tutuyordu ama birkaç adımda bir Safran’a bakmaya başlamıştı. Bu, haritaya güvenmediği anlamına gelmiyordu. Harita kâğıttı. Safran ise taşın üstünde yürüyen bir hatıraydı.
“Bön buradan gitmüştüm,” dedi Safran bir süre sonra.
Tunahan haritaya baktı. “Bu patika işaretli değil.”
Safran başını salladı. “İşaret taşta. Kâğıtta değil.”
Tıkırtı hemen küçük kağıdını çıkardı, kalemini dişlerinin arasından kurtardı ve yazmaya başladı. “Yarı Marduk yön bulma biçimi: sezgisel taş hafızası. Belki titreşimsel? Belki ayak tabanı üzerinden mineral gerilim okuma? Belki de tamamen uydurma ama işe yarıyor gibi görünen halk bilgisi.”
Safran ona döndü. “Bön sadece baktüm.”
“İşte ben de onu karmaşıklaştırıyorum,” dedi Tıkırtı.
Opal, Aimar’ın çantasından başını uzattı. “Sen her şeyi karmaşıklaştırıyor musun?”
“Hayır,” dedi Tıkırtı. “Bazı şeyler zaten yeterince karmaşık. Onları sadece şişeliyorum.”
Aimar mırıldandı. “Bu hiç rahatlatıcı değil.”
Leylin yürürken havadaki şeffaf iplikleri yokluyordu. Tunahan’ın sabah yaptığı hava süzme kalkanı hâlâ ekibin etrafında ince bir tabaka gibi duruyordu; ama Prenko’ya yaklaştıkça o tabaka daha fazla zorlanıyordu. Şeffaf enerji, normalde Leylin’in eline alışkın bir kumaş gibi gelirdi. Burada kumaş nemlenmiş, bazı yerleri yanmış, bazı yerleri gereğinden fazla gerilmiş gibiydi. Büyü yapılabilirdi. Ama hiçbir büyü burada doğal akmayacaktı.
Lip, cübbesinin içinden başını çıkarmış, bir eliyle Leylin’in yakasına tutunmuştu. Maymunun zihni küçük dalgalar halinde Leylin’e çarpıyordu: sıcak, kötü koku, kaygan taş, geri dönme fikri, yiyecek arama ihtimali, sonra yeniden sıcak.
Leylin alçak sesle, “Hayır,” dedi.
Lip ona baktı.
“Ne düşündüğünü biliyorum.”
Lip’in zihninden kısa bir itiraz geldi: Her şeyi değil.
Leylin istemeden gülümsedi. “Her şeyi bilmek istemiyorum zaten.”
Yamaçta bir süre daha ilerledikten sonra Safran, iki büyük volkan taşının arasındaki dar bir açıklığın önünde durdu.
İlk bakışta burası doğal bir çatlak gibiydi. Prenko’nun yüzünde kendiliğinden açılmış koyu bir yarık. Fakat daha dikkatli bakınca açıklığın kenarlarının sıradan kırık taş gibi olmadığı görülüyordu. Kenarlar keskin değildi. Yuvarlaktı. Sürtünmüş, aşınmış, yumuşatılmıştı. Sanki çok uzun zaman önce, devasa ve yumuşak bir beden bu taşın içinden geçerek onu şekillendirmiş, sonra arkasında taşı kırmadan, taşın hafızasını bükerek bir yol bırakmıştı.
Açıklığın çevresinde ince kristal damarları vardı. Bazıları külle kapanmıştı; bazıları ise ışık gelmediği halde çok hafif kızıl parıltılar taşıyordu. Sıcak hava buradan dışarı doğru değil, içeri doğru çekiliyor gibiydi. Bu, Opal’in hiç sevmediği bir histi. Çünkü mağaralar genelde dışarıdan içeri çağırırdı. Burası ise sanki içine giren şeyi geri vermek zorundaymış gibi değil, tutmak zorundaymış gibi duruyordu.
Safran, elini açıklığın kenarına koydu.
“Anka Koridorları,” dedi.
Bu isim söylendiğinde kimse hemen konuşmadı. Bir yerin adı bazen yalnızca yön göstermezdi; o yere girmeden önce insanın içindeki sesi de değiştirirdi.
Opal çantadan çıktı. Kanatları kısa bir an titredi. İçeriden serinlik değil, garip bir ılık karanlık geliyordu. Karanlık perisi olduğu için karanlığı severdi; ama buradaki karanlık evindeki gölgeye benzemiyordu. Bu karanlık derindi. Çok şey görmüş, çok şey saklamış bir karanlıktı. Kayanın gölgesi ona uyumak için yer verirdi. Bu karanlık ise sanki önce kim olduğunu soracaktı. Opal, kendini küçük hissetti; ama bu kez küçüklüğü utanılacak bir şey gibi değil, dikkatli olması gerektiğini hatırlatan bir gerçek gibi durdu.
Leylin, açıklığın önünde durup havadaki şeffaf enerjileri yokladı. Burada şeffaf iplikler daha yoğundu ama düzenli değildi. Tünelin ağzında, görünmeyen bir perde gibi titreşiyor, içeri doğru uzanırken yer yer düğümleniyordu. Gri ve mavi enerji kalıntıları da vardı. Uzakta, taşın derinlerinde kırmızımsı bir sıcaklık atıyordu. Bu kırmızılık ateş gibi görünmüyordu. Daha çok bir yaranın altındaki kan gibi, taşın içinde saklanan bir titreşim gibiydi.
“Burası eski,” dedi Leylin.
Tunahan ona baktı. “Bunu enerji mi söyledi?”
“Enerji ve taşın susma biçimi.”
Tıkırtı burnunu çekti. “Şiirsel cevaplar ölçüm değeri taşımaz.”
Opal hemen döndü. “Ama bazen doğru olurlar.”
Tıkırtı kaşlarını kaldırdı. “Bir şeyin doğru olması, ölçülebilir olduğu anlamına gelmez.”
“Bir şeyin ölçülememesi de yanlış olduğu anlamına gelmez,” dedi Leylin.
Tıkırtı bir an durdu. “Bunu sevmedim.”
“Çünkü doğru olabilir,” dedi Opal.
Aimar, tünel ağzının iki yanını inceledi. Kılıcını çekmedi ama eli kabzaya yakındı. “İçeride sıralama nasıl?”
Safran hemen cevap vermedi. Önce tünelin ağzına eğildi, içeriden gelen havayı kokladı, sonra taşın üstündeki parmaklarını ağır ağır aşağı kaydırdı. “Bön önden giderüm. Yol beni tanır biraz.”
Tunahan haritayı kapattı. “Ben arkasından. Koruma benden kopmasın. Tıkırtı, fazla uzaklaşmadan gözlem yapacak.”
“Fazla uzaklaşmak göreceli,” dedi Tıkırtı.
Aimar ona baktı. “Göreceli olmayacak.”
Tıkırtı ağzını kapattı.
Tunahan devam etti. “Aimar orta hatta. Bir şey arkadan ya da yandan gelirse ilk karşılayan sen olursun. Leylin, enerji değişimlerini izle. Opal, karanlıkta bir şeyin yanlış olduğunu hissedersen hemen söyle.”
Opal küçük çenesini kaldırdı. “Ben zaten önemli bir şey olunca söylerim.”
Aimar’ın ağzının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Önemli şeyin tanımı hâlâ sende.”
“Evet.”
“Bu beni rahatlatmıyor.”
“Beni de rahatlatmıyor,” dedi Tıkırtı. “Ama artık ekip düzenimizin önemli bir parçası gibi görünüyor.”
Tünelin içine ilk Safran girdi.
Ardından Tunahan, Tıkırtı, Aimar, Leylin ve Opal ilerledi. Lip, Leylin’in omzunda dik durmaya çalıştı ama ilk karanlık yoğunlaşınca cübbesinin içine yarı yarıya girdi. Yine de gözlerini dışarıda tuttu. Merakı korkusundan güçlüydü; bu konuda Opal’e benziyordu. Opal bunu fark etti ve maymuna çok belli etmeden saygı duydu. Çok az. Küçük bir parça kadar.
İçeri girdikçe dış dünyanın sesi geride kaldı.
Chuen’den gelen çan, halkın fısıltıları, rüzgârın külü taşıyan hışırtısı yavaş yavaş kayboldu. Yerini tünelin kendi sesi aldı. Tavandan arada bir damlayan sıcak suyun tıslaması, taşın içindeki ince çıtırtılar, uzaktan gelen derin uğultu ve herkesin adımlarının farklı yankısı. Safran’ın ağır adımları tok ve yavaş, Aimar’ın zırhlı yürüyüşü kontrollü, Tıkırtı’nın ceplerindeki aletler sürekli huzursuz, Leylin’in adımları daha hafif, Opal’in kanat sesi ise karanlıkta neredeyse fısıltı gibiydi.
Tünelin kokusu da dışarıdaki kokudan farklıydı. Dışarıda kül ve kükürt vardı. İçeride ise ıslak taş, eski sıcaklık, metalimsi bir tat, kristallerin keskinliği ve çok uzun süredir kapalı kalmış bir yerin ağır soluğu vardı. Opal bu kokunun içinde karanlığı ayırmaya çalıştı. Karanlık temiz değildi. Kirli de değildi. Yorgundu. Karanlık perileri karanlığı yalnızca ışığın yokluğu gibi bilmezdi; gölgenin kıvamı, ağırlığı, niyeti, hatta bazen suskunluğu olurdu. Buradaki suskunluk fazla eskiydi.
Bu düşünce onu rahatsız etti.
Karanlık yorulur mu? diye düşündü.
Cevap veremedi.
Tünel duvarları beklediklerinden daha düzgün çıktı. Tamamen insan eliyle oyulmuş gibi değildi. İnsan eli keser, düzeltir, köşe bırakırdı. Bu duvarlar ise kıvrılmıştı. Bazı yerleri parlak ve kaygan, bazı yerleri pütürlüydü. Taşın içinde donmuş dalgalar vardı. Arada bir duvarlardan ince kristal damarları çıkıyor, kızıl ve mor ışıklar halinde parlıyordu. Kimi kristallerin içinde küçük hava kabarcıkları hapsolmuştu; Leylin onların yanından geçerken, şeffaf enerjinin bu kabarcıkların çevresinde titrediğini gördü.
“Bunu kim yaptı?” diye sordu Aimar.
Safran cevap vermeden önce duvara saygıyla dokundu.
“Koruyucu,” dedi. “Tünel şekillendirici. Büyük. Çok büyük. Bön küçükken gördüm izini.”
“Ne tür bir varlık?” dedi Leylin.
Safran ellerini açtı, sonra nasıl anlatacağını bilemedi. “Solucan. Ama solucan değil. Dağ kadar. Taşı yer. Taş ona yol olur.”
Opal sustu.
Atalarının anlattığı eski hikâyelerden biri birden zihninde uyandı. Karanlık perileri ateşin çok yaklaştığı gecelerde, yavrularını gölgelerin içine alır ve Prenko’nun altındaki eski varlıklardan söz ederdi. Opal o zamanlar bu hikâyeleri yarı korku, yarı eğlenceyle dinlerdi. Çünkü küçük olanlar, büyük olan her şeyi önce masal sanırdı.
Prenko’nun altında kör bir şekillendirici yaşar, derdi yaşlı karanlık perilerinden biri. Gözleri yoktur, çünkü taşın bakışa ihtiyacı yoktur. Taşı yer, ama yolu geri bırakır. Anka’ya giden yolları bilir; çünkü Anka’nın sıcaklığı ona uyku verir.
Opal o hikâyeyi dinlerken hep kocaman, tombul, komik bir solucan düşünmüştü. Karanlıkta yuvarlanan, yolunu kaybedince kendi kuyruğunu ısıran, dağın içinde hapşırınca taşları döken bir yaratık. Şimdi duvarlardaki yuvarlak sürtünme izlerini görünce hikâyenin kahkahalık bir şey olmadığını anladı.
Bu izler, bir varlığın yalnızca geçtiğini değil, çok uzun süre çalıştığını söylüyordu. Yol açmak için değil sadece; yolu korumak için. Taşı yiyip boşluk bırakmak kolay bir açlık gibi düşünülebilirdi. Ama burada bırakılan boşluklar aceleyle kemirilmiş değildi. Sabırla biçimlendirilmişti.
“Koruyucu şimdi nerede?” diye sordu Aimar.
Safran’ın eli duvarda kaldı. “Bön bilmürüm.”
Bu cevap, tünelin içinde beklediklerinden daha ağır yankılandı. Çünkü Safran’ın bilmediği şeyler genelde uzak veya önemsiz görünürdü; ama bu kez bilmediği şey, yürüdükleri yolun altında koca bir boşluk açmış gibiydi.
Tunahan, “Eğer hâlâ buradaysa, onu rahatsız etmemeyi tercih ederim,” dedi.
Tıkırtı’nın gözleri parladı. “Eğer hâlâ buradaysa, onun tükürük kalıntısı, taş sindirim izi veya mineral dönüşüm salgısı örneği alınabilir.”
Aimar çok yavaş ona döndü. “Rahatsız etmemeyi tercih ederiz.”
Tıkırtı dudaklarını bastırdı. “Bilim çoğu zaman tercih edilmez.”
“Bugün edilecek.”
Bir süre sonra tünel genişledi.
Genişleyen yerde zemin nemliydi. Nem, su gibi değil, jölemsi bir tabaka gibi parlıyordu. Işık yoktu ama kristallerin zayıf yansıması tabakanın üzerinde kayıyor, onu ölü bir su birikintisi gibi gösteriyordu. Safran durdu. Burnunu buruşturdu. Tıkırtı ise tam tersi, heyecanlandı.
“Durun,” dedi Tıkırtı.
Aimar elini kılıcına götürdü. “Ne var?”
Tıkırtı, uzun metal bir çubukla zemindeki parlak tabakaya dokundu. Tabaka önce kıpırdamadı. Sonra yavaşça kabardı.
Opal, “Bu taş değil,” dedi.
Leylin’in gözleri daraldı. Havadaki mavi ve yeşil enerji, o parlak tabakanın etrafında ağırlaşıyordu. Tabaka yükseldi, yuvarlaklaştı, şeffaf ve çamurlu bir kütle haline geldi. İçinde küçük taş parçaları, kül ve parlayan enerji kırıntıları yüzüyordu.
Cıvık.
Yaratık, tam bir bedene sahip değildi. Daha çok sıvılaşmış bir niyet gibiydi. Kendi ağırlığını toparlayıp tekrar bırakıyor, yerle temas ettiği her noktada ince bir cızırtı çıkarıyordu. Bir başı yoktu, ama yöneliyordu. Gözü yoktu, ama yokluyordu. Açlığı varsa bile bu, dişleri olan bir açlık değildi; temas ettiği şeyi kendine katmak isteyen sabırsız bir çözülmeydi. İçindeki enerji sabit değildi. Bir an maviye çalıyor, sonra yeşilimsi bir gölge beliriyor, sonra kızıl bir kıvılcım yanıp sönüyordu. Bazı yerlerinde gri tortular vardı; sanki tünelin korkusunu da içine çekmişti. Hareket ettikçe içindeki taş parçaları yavaşça dönüyor, çamurlu şeffaflığın arkasında küçük kemikler gibi görünüp kayboluyordu. Kemik değildi. Ama öyle görünmesi bile yeterince rahatsız ediciydi.
“Enerji yutmuş,” dedi Leylin.
“Ya da enerji onu yutmuş,” dedi Tıkırtı, büyülenmiş bir ifadeyle.
Aimar kılıcını yarım çekti. “Tehlikeli mi?”
“Muhtemelen,” dedi Tıkırtı.
“Bu cevap yeterli değil.”
“Bilimsel olarak dürüst ama pratik olarak yetersiz olduğunu kabul ediyorum.”
Cıvık birden öne doğru aktı.
Aimar kılıcını tamamen çekti; fakat Leylin elini kaldırdı. “Bekle!”
Şeffaf enerjilere uzandı.
Bu kolay olmadı. Tünelin içindeki şeffaf iplikler dışarıdakinden daha yoğundu ama daha uysal değildi. Leylin onları tutmak istediğinde, bir kısmı parmaklarının arasından kayar gibi oldu. Bir kısmı ise gereğinden hızlı geldi; neredeyse görüntüyü bozacak kadar. Leylin nefesini yavaşlattı. Bir illüzyonist için en büyük hata, korkuyu doğrudan perdeye çevirmekti. Korkuyla yapılan yanılsama fazla parlak, fazla telaşlı olurdu. Burada buna yer yoktu. Şeffaf büyü, çoğu zaman görülmeyeni göstermekten çok, görünen şeyin dikkatini başka yere almayı isterdi.
Cıvık’ın önüne doğrudan bir duvar kurmadı. Böyle bir şey, yaratığın neye tepki verdiğini bilmeden yapılacak kaba bir hamle olurdu. Onun yerine, zemindeki kuru toprağa ve külle karışmış ince taş parçalarına uzandı. Şeffaf iplikleri oraya yatırdı. Gözle görünmeyecek kadar hafif, ama enerjiyle beslenen bir varlığın sezeceği kadar belirgin bir iz bıraktı. Sanki orada daha parlak, daha kolay, daha çekici bir enerji kaynağı varmış gibi.
Parmak uçlarında soğuk bir uyuşma belirdi. Gözlerinin kenarı gerildi. Tüneldeki enerji bozuk olduğu için iz sabit durmak istemiyor, Leylin’in verdiği şekli küçük küçük bozuyordu. Leylin dişlerini sıktı. İzi tutmak için daha fazla güç değil, daha az gösteriş gerektiğini biliyordu. Şeffaf enerjiyi zorlamadı. Onu ikna etti. İnce iz, bir ışık gibi parlamadı; fakat Cıvık’ın içindeki enerji kırıntıları ona doğru hafifçe eğildi. Leylin, yanılsamanın tutunduğunu işte o küçük eğilmeden anladı.
Cıvık durdu.
Lip, Leylin’in omzunda heyecanla kıpırdandı. Leylin onun zihninde beliren isteği hissetti.
Atayım mı?
“Hayır,” dedi Leylin hemen.
Lip’in küçük elinde nereden bulduğu belli olmayan bir taş vardı.
Opal bunu gördü. “Atma demek, biraz sonra atacağı anlamına mı geliyor?”
Leylin cevap veremeden Lip taşı fırlattı.
Taş, Leylin’in yanılsama izinin tam yanına düştü. Ses çok küçük çıktı; ama tünelin içinde herkes duydu. Cıvık bir an durdu, sonra o yöne doğru aktı. Leylin’in bıraktığı sahte enerji iziyle taşın çarpma sesi birleşmiş, yaratığa sanki orada daha gerçek bir şey varmış gibi görünmüştü.
Tıkırtı şaşkınlıkla bağırdı. “Bu bilimsel olarak…”
Cıvık, kuru toprak ve kül karışımının üstüne yayıldığında birden söndü. İçindeki parlaklık dağıldı. Jölemsi kütle ağırlaştı, griye döndü ve neredeyse çamur gibi yere yapıştı. Cızırtı kesildi. Tünelin içindeki keskin koku azaldı. Leylin’in parmaklarındaki uyuşma yavaşça geçti.
“…ilginç,” diye bitirdi Tıkırtı.
Leylin derin bir nefes aldı. Şeffaf iz çözüldüğünde, başının arkasında ince bir ağrı kaldı. “Toprakla dengeleniyor.”
Tıkırtı hemen diz çöktü. “Muhteşem! Örnek almalıyım.”
Aimar kılıcını Cıvık ile Tıkırtı arasına koydu. “Ölü olduğundan emin miyiz?”
“Ölü değil,” dedi Leylin. “Etkisiz.”
“Daha kötü,” dedi Aimar.
Tunahan, sönmüş Cıvık’a dikkatle baktı. “Bu canlılar burada doğal olarak bulunmaz.”
Tıkırtı, kılıcın ötesinden uzanmaya çalıştı. “Bulunmadığını nereden biliyoruz? Belki de daha önce kimse yeterince eğilip bakmadı.”
Safran başını iki yana salladı. “Bunlar önceden yoktu.”
Tunahan ona döndü. “Ne kadar önceden?”
“Bön geldiğimde yol temizdi. Islak vardı. Ama böyle canlı yoktu.”
Leylin, duvarlardaki enerjilere baktı. “Prenko’nun içindeki şeyler değişiyor.”
Opal, karanlık tünelin derinlerine baktı. İçeriden gelen sıcaklık bir an artıp azaldı. Sanki dağ nefes alıyordu.
Bunu söylemedi.
Çünkü söylerse korkusu da şekil kazanacaktı. Opal bazı korkuların adını koymanın onları büyüttüğünü düşünürdü; bu düşüncenin doğru olup olmadığını bilmiyordu ama o anda denemek istemedi.
Lip, Leylin’in omzunda gururla dikildi. Elini göğsüne koyar gibi yaptı.
Opal, maymuna baktı. “İşe yaradın.”
Lip daha da dikildi.
“Yanlışlıkla,” diye ekledi Opal.
Lip’in gururu biraz söndü.
Leylin, istemeden güldü. “Yanlışlıkla bile olsa işe yaradı.”
Tıkırtı hemen başını kaldırdı. “Yanlışlıkla işe yarayan şeyler bilimin başlangıç noktasıdır.”
Aimar kılıcını hâlâ indirmemişti. “Bilimin başlangıç noktası bazen herkesin ölmediğinden emin olmak olmalı.”
“Bu çok dar bir yaklaşım.”
“Ben dar yaklaşımları severim. Korunması kolay olur.”
Tunahan elini kaldırdı. “Yeter. Tıkırtı, küçük bir örnek. Çok küçük. Aimar, bırak alsın. Leylin, izlediğin şeyi sonra anlatacaksın.”
Leylin başını salladı. “Anlatmaya çalışırım.”
Tıkırtı örneği alırken neredeyse saygıyla hareket etti. Minik cam tüpünü açtı, metal çubuğunun ucuyla gri Cıvık kalıntısının çok küçük bir kısmını aldı ve tüpe koydu. Tüpün ağzını kapattığında içindeki madde bir kez hafifçe parladı, sonra sustu. Tıkırtı’nın yüzündeki ifade, birinin güzel bir mücevher bulduğunda değil, tehlikeli bir soruya dokunduğunda takınacağı ifadeydi.
“Bunu hiç sevmedim,” dedi Opal.
Tıkırtı tüpü ışığa tutar gibi kristal parıltısına kaldırdı. “Ben de. Bu yüzden çok değerli.”
Safran tekrar öne geçti. “Buradan sonra dikkat daha.”
Aimar kılıcını yavaşça kınına soktu ama eli kabzadan tamamen ayrılmadı.
Bir süre daha yürüdüler.
Tünel bazen daralıyor, bazen iki kişinin yan yana geçebileceği kadar genişliyordu. Bazı noktalarda tavandan ince sıcak su damlaları düşüyor, yere değdiğinde tıslıyordu. Bir yerde duvarın içinden mor bir kristal çıkıntısı uzanmıştı; Tıkırtı onu görünce gözleri büyüdü ama Aimar’ın bakışı daha büyümeden söndürdü. Başka bir yerde zeminin altında çok uzaktan gelen tok bir gürültü duyuldu. Safran durdu, bekledi, sonra yürümeye devam etti.
“Ne oldu?” diye sordu Leylin.
“Taş yer değişdürür,” dedi Safran.
“Bu normal mi?”
Safran düşündü. “Dağ için evet. Bizim için dikkat.”
Opal bu cevabı sevmedi. Ama yalan da değildi.
Bir süre sonra tünel ikiye ayrıldı.
Ana yol genişti. Safran’ın önden rahatça geçebileceği kadar yüksek ve yuvarlak bir açıklığa sahipti. İçeriden daha sıcak bir hava geliyordu. Tünelin sol tarafında ise daha dar, kıvrımlı, neredeyse çocuk boyunda bir geçit vardı. Geçidin ağzı ilk bakışta önemsiz bir çatlak gibi duruyordu; ama kenarında, duvara sürtünmüş gibi duran eski parlak izler vardı. Ana koridorun duvarlarındaki izlerden daha ince, daha sık ve daha derindi. Sanki büyük koruyucunun kendisi değil de, onun bıraktığı daha küçük bir hatıra oradan geçmişti. Ya da büyük bir şeyin ulaşamadığı yerlere, küçük bir şeyin gidip geldiğini gösteriyordu.
Lip hemen o yöne baktı.
Opal de.
İkisi aynı anda birbirini fark etti.
“Hayır,” dedi Aimar, daha ikisi hareket etmeden.
Opal ona döndü. “Ne hayır?”
“Bu bakışı tanıyorum.”
Leylin, Lip’i tutmaya çalıştı ama maymun çoktan omzundan kaymıştı. Opal de yan geçidin ağzına süzülmüştü.
“Biz sadece bakacağız,” dedi Opal.
Aimar’ın yüzü sertleşti. “Bu cümle genellikle kötü sonuçlanır.”
Lip, yan geçidin içine bir adım attı. Sonra Opal’e baktı. Sanki meydan okur gibiydi. Maymunun küçük yüzündeki ifade, kelime bilmeden de çok şey anlatıyordu. Ben senden önce görürüm.
Opal gözlerini kıstı. “İlk kim önemli bir şey bulacak?”
Leylin iç çekti. “İşte başladı.”
Tunahan, yan geçide baktı. “Çok uzağa gitmeyin. Ses mesafesinde kalın.”
Aimar ona döndü. “Buna gerçekten izin mi veriyoruz?”
Tunahan cevap vermeden önce Safran konuştu.
“Yan yol eski. Koruyucu izi var.”
Opal’in yüzündeki oyunbazlık biraz değişti. “Koruyucu izi mi?”
Safran başını salladı. “Belki bakmak iyi.”
Tıkırtı da geçidin kenarına eğildi. “Dar ama ilginç. Parlaklık ana yoldakinden farklı. Ayrıca küçük varlıkların öncül keşif için kullanılması…”
Aimar ona baktı.
Tıkırtı cümlesini değiştirdi. “...kendi gönüllü kararlarıyla kısa mesafeli gözlem yapmaları, belli koşullarda makul olabilir.”
“Koşullar?” dedi Aimar.
Tunahan saydı. “Ses mesafesinde kalacaklar. Bir şey bulurlarsa dokunmayacaklar. Bir şey hareket ederse geri dönecekler. Yol daralırsa geri dönecekler. Karanlık değişirse Opal söyleyecek. Lip taş atmayacak.”
Lip alındı.
Leylin başını eğdi. “Özellikle sonuncusu.”
Opal, yan geçidin karanlığına baktı. Karanlık daha inceydi ama daha yoğun kokuyordu. Eski bir kabın dibinde kalmış son damla gibi. İçeri girmek istiyordu; çünkü karanlık onu çağırmıyordu, sakladığı şeyi göstermemek için fazla sessiz duruyordu.
Aimar istemese de geri çekildi. “Kısa.”
Opal gülümsedi. “Çok kısa.”
Lip, duvara tırmandı.
Opal de karanlığın içine süzüldü.
İkisi küçük, hızlı ve meraklıydı. Arkalarında kalan büyüklerin endişesini ciddiye almayacak kadar heyecanlı, ama tünelin karanlığında ne bulacaklarını bilmeyecek kadar da savunmasızdılar.
Yan geçit onları yuttu.


"Bön sadece baktüm" dedi Safran, ben de "bön sadece baktım" diyerek kendimi avuttum çünkü bu koridorlar insanı gerçekten küçük hissettiriyor. Tıkırtı ile Leylin'in o ölçülemeyen doğrular tartışması tam kıvamında olmuş; ama asıl golü Opal'in "Bir şeyin ölçülememesi de yanlış olduğu anlamına gelmez" çıkışıyla Tıkırtı'yı susturduğu an attı. Solucan hikâyesi de güzeldi, taşı yiyip yol bırakan o "şekillendirici" kim bilir daha kaç sırrı duvarların arasına gömmüş? (maalesef böyle, meraktan tünelin içine dalmış haldeyim)
Kesinlikle Opal'in o çıkışı çok yerindeydi, dünya kurgusu içinde ölçülemeyen şeylerin de var olabileceğini ve bunun evreni nasıl genişlettiğini çok güzel gösterdi. O solucanların ardındaki güç de ayrı bir merak konusu gerçekten.