insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Bölüm 7 — Şekillendirici

7. Bölüm Kapak

Yan tünel, büyüklerin yürüdüğü ana yoldan farklıydı.

Ana tünelde Safran’ın geniş bedeni ilerleyebiliyor, Aimar kılıcını çekebiliyor, Tunahan cübbesini taşlara sürtmeden yürüyebiliyor, Tıkırtı’nın şişeleri yalnızca arada bir tıkırdıyordu. Orada yol, en azından bir yol olduğunu hatırlatacak kadar kendini açık tutuyordu. Karanlıktı, sıcaktı, eskiydi; ama ekip hâlinde yürümeye izin veriyordu.

Bu yan geçit ise büyükler için yapılmamıştı.

Daha doğrusu, artık büyüklerin geçemeyeceği kadar daralmıştı. Duvarlar birbirine yaklaşmış, tavan yer yer alçalmış, bazı noktalarda taş damarları içeri doğru kabarmıştı. Daracık açıklıklardan sıcak hava sızıyor, duvarların içindeki ince kristal damarları arada bir zayıf bir parıltıyla yanıp sönüyordu. Büyüklerin eğilerek, sürtünerek, belki de zırhlarını ve gururlarını birkaç yerde bırakarak geçebileceği bir yerdi burası. Yine de tamamen doğal bir çatlak gibi değildi; daralmış, unutulmuş, kendi içine kapanmış eski bir yol gibiydi.

Ama Opal için neredeyse rahattı.

Lip için ise tırmanılacak, atlanacak ve kurcalanacak yüzeylerle dolu bir oyun alanıydı.

Başta gerçekten oyun gibi başladı.

Lip duvara tırmandı, kuyruğunu bir çıkıntıya doladı ve Opal’e yukarıdan baktı. Karanlıkta maymunun gözleri iki küçük merak kıvılcımı gibi parladı. Opal buna karşılık, duvarla tavan arasındaki ince gölge çizgisinden süzülüp onun önüne geçti. Gölge onu sever gibi taşıdı; küçük bedeni taşın çıkıntısına değmeden, kül tanelerine bile dokunmadan Lip’in önünde belirdi. Sonra geriye dönüp küçük bir reverans yaptı.

“Bir sıfır,” dedi.

Lip dişlerini gösterdi ama bu gerçek bir kızgınlık değildi. Daha çok yenilgiyi kabul etmeyen bir yarışmacının yüzünü kurtarma çabasıydı. Sonra önündeki çatlağa elini sokup küçük, parlak bir taş parçası çıkardı. Taş morumsu bir ışıkla titreşti.

Opal yaklaşıp baktı. “Bu sayılmaz.”

Lip taşı göğsüne bastırdı.

“Çünkü ne olduğunu bilmiyorsun,” dedi Opal.

Lip taşı ağzına götürmeye kalktı.

“Hayır!”

Opal’in sesi dar geçitte beklediğinden yüksek yankılandı. Lip dondu. Sonra taşı yavaşça indirdi. Opal ellerini beline koydu. Küçük bedeniyle çok büyük bir kural koyuyormuş gibi görünüyordu.

“İlk kural: Parlayan şeyler yenmez.”

Lip’in bakışı bunun çok tartışmalı bir iddia olduğunu söylüyordu.

Opal parmağını kaldırdı. “İkinci kural: Özellikle volkanın içinde parlayan şeyler yenmez.”

Lip taşı isteksizce yere bıraktı.

“Güzel,” dedi Opal. “Şimdi önemli bir şey bulmaya devam edelim.”

Lip, taşın yanından ayrılırken son bir kez geriye baktı. Belli ki ikinci kuralı tamamen kabul etmemişti; sadece şimdilik ertelemişti.

Tünel ilerledikçe değişmeye başladı.

İlk başta taşın içindeki dar bir çatlak gibiydi. Sonra duvarlarda garip bir pürüzsüzlük belirdi. Taş, kazılmış gibi değil, itilmiş gibi görünüyordu. Sanki devasa bir beden, çok uzun zaman önce buradan geçerken kayayı eritmeden, kırmadan, yalnızca kendi ağırlığı ve sabrıyla yana doğru açmıştı. Duvarlarda paralel çizgiler vardı. Bazıları Opal’in boyundan büyüktü. Aralarına kül dolmuştu. Yer yer sertleşmiş, kristalimsi salgılar taşın üstünde donmuştu. O salgılar, yalnızca yapışkan bir madde gibi değil, taşla konuşmuş ve sonra sessizleşmiş bir iz gibi duruyordu. Bazı yerlerde çizgiler birbirine o kadar düzenli yaklaşıyordu ki, Opal bunun tesadüf olamayacağını anladı; burada bir şey yalnız geçmemiş, burayı defalarca yoklamış, düzeltmiş, açmıştı.

Opal yavaşladı.

Hikâyeler.

Atalarının anlattığı hikâyeler, karanlıkta birer birer uyanıyordu. Kayasının gölgesinde, gecenin derin saatlerinde, yaşlı karanlık perilerinin anlattığı o eski varlık. Prenko’nun altında taş yiyerek yol açan, Anka’nın yuvasını koruyan, kör ama dağın kalbini duyan şekillendirici. Çocukken Opal bu hikâyeyi çok severdi. Çünkü dev bir solucanın taşların arasında dolaşması komik gelirdi. Kocaman, kör, dağın altında kıvrılan ve belki de kendi açtığı yollarda kaybolan bir solucan düşünürdü.

Yaşlılar onu azarlardı.

Gülme, derlerdi. O yol açmasa Anka’ya kimse ulaşamazdı. O yalnızca solucan değil, dağın sessiz mimarıdır.

Opal o zamanlar yine de gülmüştü.

Şimdi gülmedi.

Lip, onun yavaşladığını fark etti. Küçük maymun, duvardan inip yere kondu. Kuyruğu yavaşça aşağı düştü. O da bir şey hissetmişti. Hayvan sezgisi, kelimelerden önce gelirdi. Tüneldeki hava değişmişti. Başta sıcak ve kül kokuluydu; şimdi daha ağır, daha eski ve bozulmuştu. Sanki uzun zamandır kapalı kalan bir yaranın üstü açılmıştı da içindeki hava ilk kez dışarı çıkıyordu.

İleriden çok hafif bir koku geldi.

Çürüme değildi yalnızca. Taş, kükürt, eski kan, yanmış mineral ve büyü artığı karışımıydı. Koku, burna girip orada kalmıyor; boğazın arkasına, sonra göğse iniyordu. Opal’in midesi bulandı. Lip burnunu kapatır gibi yaptı. Karanlık bile bu kokunun etrafında çekingen duruyordu; Opal bunu hissedince korkusu büyüdü.

“Geri dönsek mi?” diye fısıldadı Opal.

Lip ona baktı.

Bu kez ikisi de diğerinin önce geri dönmesini bekledi.

Hiçbiri dönmedi.

Sonra tünel genişledi.

Genişlediği yerde karanlık daha yoğundu. Opal karanlıkta görebilirdi; ama burada gördüğü şeyin tamamını anlaması birkaç saniye sürdü. Önce duvar sandı. Sonra yerde kıvrılmış büyük bir kaya damarı. Sonra, o damarın üstündeki çatlakların taş çatlağı olmadığını gördü. Çatlakların kenarında kurumuş siyah kabuklar vardı. Bazı yerlerde koyu sıvı akmış, taşın eğimine göre yol yol ilerlemiş, sonra donup kalmıştı. Bir yerde bu akıntı, küçük bir kristal çıkıntısının etrafında sertleşmiş ve siyah bir halka oluşturmuştu.

Opal’in nefesi kesildi.

Bu taş değildi.

Bedendi.

Dev solucan, tünelin genişlediği yerde ölü yatıyordu.

Varlığın tamamı görülemeyecek kadar büyüktü. Gövdesi tünelin bir ucundan girip diğer tarafında karanlığa karışıyor, bazı kısımları taşla bütünleşmiş gibi görünüyordu. Derisi, solucan derisinden çok kalın, sertleşmiş, yer yer kristalleşmiş bir zırh gibiydi. Ama o zırh parçalanmıştı. Boydan boya açılmış yaralar, gövdenin üzerinden eski vadiler gibi geçiyordu. Bazı yaralar düz kesikler değildi; bağlanıp çekilmiş, et ve kabuk birlikte yırtılmış gibi yol yol ayrılmıştı. Kimi yaraların kenarı yanmış, kızıl siyah bir kabuk bağlamıştı. Kimi yerlerde taşın üstünde beyazımsı büyü yanıkları vardı; kabuğun yüzeyinde donmuş tuz gibi kalmışlardı.

Baş kısmı, tünelin en geniş yerinde yana devrilmişti.

Gözleri yoktu. Ama başın iki yanında, titreşimi algılayan eski duyargaların kırılmış kalıntıları duruyordu. O duyargalardan biri kökünden kopmuş, birkaç adım ötede taşın üstüne düşmüş ve yarı yarıya kristal salgıya yapışmıştı. Diğeri hâlâ başa bağlıydı ama ortasından ezilmişti. Ezilen yerden koyu kan akmış, önce gövdenin kıvrımına, sonra zemindeki ince kanala dolmuş, orada kuruyup sertleşmişti.

Gövdesinin alt kısmında, taşın içine doğru gömülmüş daha derin yaralar vardı. Sanki onu yalnızca dışarıdan kesmemişlerdi. Sanki bazı büyüler kabuğun altına girmiş, içeriden patlamış, sonra kanı ve sıcaklığı dışarı kusmuştu. Birkaç noktada bedenin üstünde halka biçimli izler vardı. Bağlama izleri. Geniş, soluk, acımasız. O halkaların geçtiği yerlerde kabuk ezilmiş, altında kalan et koyu çukurlar hâlinde çökmüştü. Bu izler bir anda oluşmamıştı. Opal bunu büyü bilmeden de anlayabiliyordu. Şekillendirici tutulmuş, zorlanmış, yaralanmış, tekrar tutulmuştu. Ölüm ona hızlı gelmemişti.

Onu öldürmüşlerdi.

Bu düşünce Opal’in zihnine kelime olarak değil, yumruk gibi geldi.

Lip yavaşça Opal’in yanına geldi. Artık yarışmıyordu. Artık kim önce ne buldu önemli değildi. Küçük eliyle Opal’in koluna dokundu.

Opal hareket edemedi.

Atalarının anlattığı varlık buydu. Dağın altında taşları şekillendiren, Anka’ya giden yolları açan, Prenko’nun içindeki eski geçitleri kendi bedeniyle var eden koruyucu. O, Opal’in çocukken gülerek dinlediği hikâyenin gerçek, ağır ve kanlı hâlini şimdi karşısında görüyordu. O hikâyelerde Şekillendirici hiç acı çekmezdi. O hikâyelerde taş ona yol olur, karanlık ona yer açar, Anka’nın sıcaklığı onu uyuturdu. Hikâyeler kan kokmazdı.

Çocukken güldüğü şey, burada yatıyordu.

Ölü.

Yarılmış.

Yalnız.

Opal’in gözleri doldu. Önce ağlamadı. Karanlık perileri bazen korkunca önce susardı. Sonra gözyaşı geldi. Minik bedeninden beklenmeyecek kadar ağır geldi. Yanaklarından aşağı süzüldü, çenesinden koptu ve sıcak taşın üstüne düştü.

Lip birden geriye döndü.

Ana tünele doğru bakıp kısa, keskin bir ses çıkardı. Sonra Opal’e baktı. Sanki onun da gelmesini bekledi.

Opal başını iki yana salladı.

“Ben… ben burada kalacağım,” dedi. Sesi o kadar küçüktü ki tünel onu neredeyse yutacaktı. “Git. Onları getir.”

Lip bir an tereddüt etti. Yarıştığı, sataştığı, az önce parlayan taşı yememesi için kendisine kural koyan küçük periyi bu karanlığın içinde yalnız bırakmak istemedi.

Opal, Şekillendirici’nin başına doğru birkaç adım yaklaştı. Küçük eli, kurumuş kanın hemen yanındaki taşın üstüne kondu. Cesede dokunmaya cesaret edemedi; ama ondan da uzak duramadı.

“Git,” diye fısıldadı yeniden.

Lip koştu.

Dar geçitte maymunun hareketi bu kez oyun gibi değildi. Duvarlara sıçradı, çıkıntılardan kaydı, kuyruğuyla kendini döndürüp bir başka çıkıntıya attı. Önceki neşeli çevikliği şimdi paniğe dönüşmüştü. Mor parlayan taşı geçtiğinde dönüp bakmadı. Gölge çizgisinden Opal’in yaptığı gibi süzülmeyi denemedi. Yalnızca ilerledi.

Ana koridora çıkan dar ağza geldiğinde, Leylin onun zihnindeki dalgayı daha sesi duymadan hissetti.

Korku.

Büyük.

Kötü.

Leylin başını kaldırdı. “Lip?”

Maymun tünelden fırladı. Neredeyse Leylin’in göğsüne çarpacaktı. İki eliyle Leylin’in cübbesini tuttu, sonra geldiği yönü gösterdi. Ağzından kesik kesik sesler çıkıyordu.

Aimar hemen ayağa kalktı. “Opal nerede?”

Lip, aynı yönü gösterdi. Sonra kendi göğsüne vurdu, Opal’in boyunu anlatır gibi elini aşağı indirdi, sonra iki kolunu açabildiği kadar açtı. Bu hareketlerin hiçbiri tam bir dil değildi. Ama panik bazen sözcükten daha açık konuşurdu.

Leylin’in yüzü değişti. “Bir şey bulmuşlar.”

Tıkırtı heyecanla öne atıldı. “Ne tür bir şey?”

Lip ona baktı, sonra yüzünü buruşturdu. Bu cevap sayılabilirdi. Leylin, maymunun zihninde kelime bulamayan bir görüntü gördü: büyük bir karanlık, kırılmış bir şey ve Opal’in yanında kalmak isteyen küçük bir acı.

Tunahan’ın gözleri daraldı. “Yol göster.”

Lip, dar geçide girdi. Bu kez ana ekip onu takip etti.

İlk bölüm gerçekten dardı. Leylin eğilerek ilerledi. Tunahan cübbesini topladı ve taşlara sürtmemeye çalıştı. Tıkırtı şişelerini gövdesine bastırarak yan yan yürüdü; her tıkırtıda dişlerini sıktı. Aimar bir noktada ilerleyemedi, diz çöktü, zırhının omuzluğu taşa sürttü ve dar geçit boyunca metalin taşla kavga eden sesi yankılandı. Kılıcını çekemeyeceğini fark etmekten hoşlanmadı. Elini yine de kabzadan ayırmadı.

Safran en arkadaydı.

Geçidin ilk kısmı onun için neredeyse imkânsız görünüyordu. Büyük bedeni taşlara sürtündü, omzu bir çıkıntıya dayandı. Ama Safran kaba kuvvet kullanmadı. Taşı kırmaya kalkmadı. Parmaklarını duvara koydu, başını eğdi, nefesini tuttu ve çok yavaş ilerledi. Sanki burası sıradan bir geçit değil, birinin kaburga arasıymış gibi dikkat ediyordu. Birkaç adım sonra geçit genişledi. Yan yol, ölü bedenin bulunduğu boşluğa doğru açılıyordu.

Lip en önde durdu.

Sonra kenara çekildi.

Ekip, Opal’i orada buldu.

Küçük karanlık perisi, dev Şekillendirici’nin başına yakın bir yerde, kurumuş kanın ve kristalleşmiş salgıların arasında diz çökmüş gibiydi. Drenjleri sıcak taşın üstünde ince toz izleri bırakmıştı. Kanatları sırtına kapanmış, omuzları titriyordu. O kadar küçüktü ki, solucanın kırılmış duyargalarından birinin gölgesi bile onu neredeyse tamamen örtüyordu. Ağlarken bile cesede sırtını dönmemişti.

Aimar bir an hiçbir şey söyleyemedi.

Leylin’in nefesi boğazında kaldı.

Tunahan’ın yüzündeki ifade sertleşti ama gözleri bir anlığına yoruldu.

Tıkırtı’nın şişeleri sustu.

Safran, genişliğe vardığında onu gören ilk kişi oldu.

Yarı Marduk’un yüzü bir anda boşaldı.

“Koruyucu,” dedi.

Kelime, onun ağzından bozuk değil, kırık çıktı.

Safran dizlerinin üstüne çöktü. Büyük bedeni yere inerken tünel hafifçe sarsıldı. Elini dev solucanın soğumuş bedenine uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi. Parmakları havada kaldı. Sonra, sanki doğrudan yaraya dokunursa kendisi de parçalanacakmış gibi, elini beden yerine taşın üstüne koydu. Gözleri doldu.

“Bön küçükken… o yol açardı,” dedi. Sesi her zamankinden daha kalındı, ama daha güçlü değildi. “Bön uzaktan duydum. Taşlar şarkı söylerdi. O geçince yol olurdu. Anka yolu. Güven yol.”

Opal, Safran’ın yanına süzüldü. Ağlamaktan yüzü ıslanmıştı. Onun kocaman elinin üstüne küçük elini koydu.

“Ben de hikâyelerini duydum,” dedi.

Safran ona baktı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. “Bön ona yemek getirmiştim bir kere. O yemedi. Taş yerdi. Ama bön getirdim.”

Bu cümle o kadar saf, o kadar acıydı ki Leylin başını çevirmek zorunda kaldı. Bazı acılar, onları söyleyen kişinin sadeliği yüzünden daha fazla yaralardı.

Tünelin içinde birkaç nefes boyunca yalnızca Safran’ın hıçkırığı, Opal’in kesik solukları ve uzak taşların ince çıtırtısı duyuldu.

Aimar yavaşça Şekillendirici’nin yaralarına yaklaştı. Kılıcını çekmedi. Burada kılıç çekmek, ölmüş bir koruyucunun yanında gereksiz bir gürültü gibi geldi ona. Eğildi, yaraların kenarına baktı. Savaş alanı görmüştü. Hayvan leşi de görmüştü. Tuzakla öldürülmüş yaratıklar da. Ama bu başka bir şeydi.

Bir yara, başın hemen arkasından başlayıp gövdenin içe kıvrılan kısmına kadar uzanıyordu. Keskin bir şeyle açılmış olabilirdi ama sonra genişletilmişti. Kenarları yanmıştı. Başka bir yerde halka biçimli izler, bedenin etrafında neredeyse düzenli aralıklarla ilerliyordu. Şekillendirici bir noktada bağlanmış, sonra kendi devasa gücüyle kurtulmaya çalışırken kabuğunu daha da parçalamış gibiydi. Kırık duyargalardan birinin çevresinde donmuş kan, taşın üstüne ince dereler halinde akmıştı. Daha geride, gövdenin kıvrıldığı yerde kan akışı yarıda kesilmişti; sanki son hareketini yaparken bedeni artık kanı bile taşıyamayacak kadar yavaşlamıştı.

Aimar’ın yüzü sertleşti.

“Bu bir av değil,” dedi. “Bu kuşatma.”

Tunahan sessizdi.

Tıkırtı ise olağan heyecanıyla yaklaşmıştı; fakat cesedin büyüklüğünü ve büyü izlerini görünce o da bir süre konuşamadı. Elindeki küçük ölçüm cihazı açık kalmış, iğnesi titremeye devam ediyordu. Tıkırtı, cihazı kapatmayı bile unutmuştu.

Sonra istemsizce mırıldandı. “Bunu öldürmek için ciddi güç gerekir.”

Leylin, duvardaki ve bedenin üstündeki enerji izlerine baktı. Burada şeffaf enerji neredeyse sinmişti. Ama başka izler vardı. Mavi lekeler yaraların kenarında donmuş, beyazımsı kalıntılar bağlama halkalarının çevresine yapışmış, kızıl çizgiler yanıkların içinde hâlâ sönük sönük duruyordu. Bazı gri tortular, yaraların arasına çökmüş keder gibi ağırlaşmıştı.

“Birden fazla büyücü,” dedi Leylin. “Mavi. Beyaz. Kızıl. Gri izler de var. Ama temiz değil. Enerjiler birbirine karışmış.”

“Kim?” diye sordu Opal.

Kimse hemen cevap vermedi.

Tunahan, solucanın yan tarafındaki yanık izinin önünde diz çöktü. Parmaklarını yaklaştırdı ama dokunmadı. Yanığın içinde çok ince, soluk bir sembol kalıntısı vardı. Normal gözle neredeyse seçilmezdi; yanmış kabuğun dokusu içinde kayboluyordu. Ama Tunahan onu tanıdı. Tanıdığı anda yüzündeki yorgunluk daha eski bir şeye dönüştü.

“Sükûnet,” dedi.

Ad tünelin içinde uzun süre kalmadı. Ama söylenir söylenmez, karanlık onu duydu ve içine aldı. Bu, o yolculukta adın ilk kez açıkça söylendiği andı; bu yüzden kelime, yalnız bir cevap gibi değil, yeni bir kapının açılması gibi duyuldu.

Aimar ona döndü. “Adlarını duydum. Ama böyle bir şey yaptıklarını bilmiyordum.”

Leylin’in kaşları çatıldı. “Sükûnet kim?”

Opal de aynı anda sordu: “Kim onlar?”

Tunahan gözlerini sembolden ayırmadı. “Düzeni huzur diye satan insanlar. Büyücüler. Tehlikeli olanları da var.”

“Bu kadar mı?” dedi Tıkırtı. “Bu açıklama bilimsel olarak yetersiz.”

“Şimdilik bu kadar,” dedi Tunahan. “Bu tarz bağlama izlerini daha önce gördüm. Bu sembol de onların işi.”

Aimar’ın bakışı sembole döndü. Adı duymuştu; uzak anlatılarda, yarım kalmış yol haberlerinde, bazı şövalyelerin temkinli konuşmalarında. Ama adı duymak, bu bedenin üstünde bıraktığı izi görmekle aynı şey değildi.

Leylin, Şekillendirici’nin yaralarına tekrar baktı. “Anka’ya ulaşmak için.”

Tunahan başını salladı. “Muhtemelen.”

Opal’in gözleri büyüdü. “Anka’ya zarar vermek için mi?”

“Belki yakalamak için,” dedi Tunahan.

Opal ona öyle baktı ki adam cümlesini sürdürmek zorunda kaldı.

“Bu daha iyi demiyorum. Sadece amaçlarını anlamaya çalışıyorum.”

Aimar’ın sesi soğuktu. “Bir koruyucuyu öldürerek kutsal bir varlığa yaklaşanların amacı ne olursa olsun kirlenmiştir.”

Bu cümle tünelde yankılandı.

Safran başını eğdi. “Bön koruyamadüm.”

Opal hemen ona döndü. “Hayır.”

Safran ona bakmadı. “Bön yolu bildüm. Ama burada yoktum.”

“Senin suçun değil,” dedi Leylin.

Safran yine de ağlamaya devam etti. Büyük bedeni, çocuk gibi sarsılıyordu. Opal onu teselli etmek için ne yapacağını bilemedi. Safran çok büyüktü. Onun omzuna sarılamazdı. Elinin tamamını tutamazdı. Acısını kaldıracak kadar büyük değildi. Ama belki acı, kaldırılmak zorunda değildi. Belki bazen yalnızca yanında durulması gerekiyordu.

Ama küçük olmak, hiçbir şey yapmamak demek değildi.

Opal küçük bedeninin yettiği kadar yaklaştı, alnını Safran’ın parmağına dayadı.

“Biz şimdi gördük,” dedi. “Artık unutmayacağız.”

Safran’ın parmağı Opal’in alnının altında titredi. Yarı Marduk gözlerini kapattı. Birkaç nefes boyunca hiçbir şey söylemedi.

Tıkırtı birden eğilip solucanın bedenindeki kristalleşmiş bir parçaya uzandı. Bunu kötü niyetle yapmadığı belliydi; yüzündeki ifade açgözlülükten çok korkunç bir soruyu anlamak isteyen birinin ifadesiydi. Ama zaman yanlıştı. Yer yanlıştı. Ölünün ağırlığı hâlâ üzerlerindeydi. Bazı gerçekler hemen alınacak numuneler değil, önce sessiz kalınacak yaralardı.

Aimar hemen kılıcını onun önüne indirdi.

“Ne yapıyorsun?”

Tıkırtı irkildi. “Numune alacaktım.”

“Hayır.”

“Bu çok değerli bir biyomineral kalıntı olabilir.”

“Hayır.”

Tıkırtı, Aimar’ın yüzüne baktı ve tartışmanın şu an kazanılamayacağını anladı. Ellerini kaldırdı. “Bilim, duygusal anlarda hep geri plana atılır.”

Opal ona döndü. “Bazen geri planda kalması gerekir.”

Bu kez Tıkırtı cevap vermedi.

Tunahan tünelin daha ilerisine baktı. Yüzündeki sertlik geri dönmüştü ama tamamen soğuk değildi. “Zaman kaybediyoruz.”

Aimar ona sertçe baktı. “Burası kayıp değil.”

Tunahan’ın yüzünde yorgun bir ifade belirdi. “Biliyorum. Ama hâlâ yaşıyor olan biri varsa, o Anka’dır.”

Bu cümle herkesi susturdu.

Yas ile görev, tünelin içinde karşı karşıya durdu. İkisi de haklıydı. İkisi de acımasızdı. Meleran’da bazen yapılması gereken şey, saygısızlık gibi görünürdü; bazen de kalmak, yaşayanı terk etmek olurdu.

Safran, gözlerini sildi. Sonra zorlanarak ayağa kalktı. Dev solucanın bedenine bir kez daha baktı. Önceden yolu bildiği için yürüyordu. Şimdi, yolun sahibinin yerine de yürüyecekti.

“Bön yol götürürüm,” dedi.

Sesi kırılmıştı ama içindeki kararlılık daha büyüktü.

Opal, Lip’e baktı. Küçük maymun hâlâ sessizdi. Kuyruğu yere yakındı. Opal ona yaklaştı.

“Bunu biz bulduk,” dedi.

Lip başını eğdi.

“Komik değildi,” diye ekledi Opal.

Lip, küçük eliyle onun omzuna dokundu.

Opal, bu kez onun elini itmedi.

Ekip, dev solucanın cesedinin yanından geçerken kimse konuşmadı. Safran önden ilerledi, ama geçerken elini bir kez daha taş duvara sürdü. Aimar başını hafifçe eğdi. Leylin, enerjilerin ceset çevresinde hâlâ nasıl titrediğini izledi ama hiçbir şey söylemedi. Tıkırtı cihazını kapalı tuttu. Tunahan’ın gözleri ileriye bakıyordu; ama attığı adımlar eskisinden daha ağırdı.

Tünellerin Şekillendiricisi, kendi açtığı yollardan birinin içinde ölü yatıyordu.

Sükûnet’in izi, taşın, bedenin ve hafızanın üstüne kazınmıştı.

Opal geriye son kez baktı.

Çocukken güldüğü hikâyeden özür dilediğini içinden geçirdi.

Sonra Anka’nın yoluna devam etti.

Canavar Rehberi: Şekillendirici

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler.

Kitap için puanlamanızı buradan yapmadan geçmeyin lütfen.

Basılı olarak yayınlanmış olan Meleran: Çakıldak Döngüsü kitabıma da buradan ulaşabilirsiniz.
Çakıldak Döngüsü

Novebo altında tamamı yayınlanan diğer iki Meleran kitabına da aşağıdaki görsellere tıklayarak ulaşabilirsiniz:

Meleran: Bir Varmış, Bir Yok Olmuş

Meleran: Bir Görü İçin Bir Ömür




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı