Bölüm 5 — Kül Sabahı

Sabah, Chuen’e ışıkla değil külle geldi.
Güneş doğmuştu; bunu gökyüzünün belli belirsiz açılmasından anlamak mümkündü. Ama ışık kasabaya ulaşırken gri bir perdenin içinden geçiyor, rengini ve sıcaklığını yitiriyordu. Normalde sabahları Chuen’in taş duvarları yumuşak sarı bir parıltı alır, evlerin pencereleri kısa süreliğine ateş yakılmış gibi parlar, hanın kapısındaki Anka sembolü güneşin ilk ışığını yakalardı. O sabah hiçbir şey parlamadı.
Her şey kül rengindeydi.
Çatılar külle kaplanmıştı. Sokak taşlarının araları dolmuş, kapı eşiklerinde gri birikintiler oluşmuştu. İnsanların ayak izleri külün üstünde koyu lekeler bırakıyordu. Rüzgâr her estiğinde çatı kenarlarından ince kül perdeleri dökülüyor, havada ağır ağır savruluyordu. Çocuklar dışarı çıkarılmamıştı; ama bazıları pencerelerden bakıyordu. Yüzleri camların arkasında solgun ve yuvarlak görünüyordu. Bazı evlerin içinde anneler pencerelere yaklaşmamalarını fısıldıyor, bazı babalar sanki dışarıdaki külü bakışlarıyla durdurabilirmiş gibi kapı aralıklarında dikiliyordu.
Chuen uyanmıştı.
Ama o sabah uyanmak, hayata başlamak gibi değildi. Daha çok, gece boyunca büyümüş bir korkunun adını duymadan ayağa kalkmak gibiydi.
Anka Tozu Hanı’nın içinde sabah çok erken başlamıştı.
Tofu, daha güneş tam yükselmeden mutfağı yakmıştı. Kazanlarda sıcak içecekler kaynıyor, tavaların içinde yağ cızırdıyor, kalın ekmekler dilimleniyordu. Baharat kokusu, kül kokusuna karşı direniyor; odun ateşinin sıcaklığı, dışarıdaki gri sabahı içeri sokmamaya çalışıyordu. O sabah hanın yemekleri sadece karın doyurmak için değildi. Uğurlama yemeği gibi hazırlanmıştı. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyordu. Ama herkes biliyordu. Dağa çıkanların geri dönüp dönmeyeceği belli değildi. Chuen halkı, böyle zamanlarda sözden çok yemek verirdi. Sıcak bir kase, bazen dön demenin en eski yoluydu.
Safran masanın başında oturmuş, önündeki ekmekleri dikkatle sayıyordu.
“Bir, iki, üç, dört…”
Tıkırtı yanından geçerken durdu. Uykusuz gözlerinin altında ince gölgeler vardı; ama bu gölgeler yorgunluktan çok gece boyunca çok fazla küçük şeyi çok fazla önemsemiş birinin gölgeleriydi. “Neyi sayıyorsun?”
“Ekmek.”
“Neden?”
“Kaç tane yediğimi bilmek için.”
“Bu bilimsel bir yaklaşım değil.”
Safran düşündü. “Bön tok olursam iyi yürürüm.”
Tıkırtı bir an durdu. “Bu, şaşırtıcı biçimde uygulanabilir bir sonuç.”
“Bön de öyle dedüm.”
“Hayır, sen öyle demedin.”
Safran gülümsedi. “Ama öyle yedüm.”
Tıkırtı cevap vermek istedi, sonra vazgeçti. Simyacının sabahı, Safran ile tartışarak başlamayacak kadar önemliydi. Zaten gece boyunca şişelerini düzenlemiş, numune kaplarını sabitlemiş, kül ölçüm cihazının yaylarını kontrol etmiş, gaz filtrelerinin iki tanesini yanlışlıkla ters takmış, sonra bunu fark edip kendine kızmıştı. Şimdi masanın kenarında küçük metal bir kutuyu açmış, içindeki ince iğneleri, cam tüpleri ve döner göstergeleri tek tek kontrol ediyordu. Her parça bir diğerine değdikçe ince bir ses çıkarıyor, Tıkırtı’nın etrafında kendi küçük metal sabahını kuruyordu.
Opal, Aimar’ın çantasının kenarında oturmuş onu izliyordu.
“Bu kadar çok şeye neden ihtiyacın var?” diye sordu.
Tıkırtı başını kaldırmadı. “Çünkü dünya karmaşık.”
“Bence sen karmaşıksın.”
“Bu da dünyanın bir parçası olduğumu gösterir.”
“Ya da çok fazla cep diktiğini.”
Tıkırtı bu kez başını kaldırdı. “Cepler medeniyetin temelidir.”
Opal, Leylin’e döndü. “Bunu yazmalı mıyız?”
Leylin, kahveye benzeyen ama kahve olduğundan emin olmadığı koyu içeceği yudumlarken gülümsedi. “Carla yazmış olabilir.”
Gerçekten de Carla tezgâhın öbür ucunda, küçük adisyon kağıtlarından birine bir şeyler karalıyordu. Barmen kıyafetleri içindeydi; koyu renk gömleği, lekeli önlüğü ve ensesinde aceleyle toplanmış saçlarıyla hanın sabah telaşına karışmış görünüyordu. Ama karışmakta iyi olduğu söylenemezdi. Bir kaseyi tepsiye koyuyor, sonra durup kağıda bakıyor, sonra kaseyi geri alıp yerine başka bir kase koyuyor, sonra yine yazıyordu.
Tofu, mutfak kapısından başını çıkardı. “Carla! Altı kişi için sekiz kase niye yazdın?”
Carla kağıda baktı. “Maymun ve peri için emin olamadım.”
Opal hemen doğruldu. “Ben kaseye girmiyorum.”
Carla başını kaldırdı. “Bunu da yazayım mı?”
“Tofu’nun sabrı adına yazma!” diye bağırdı Tofu. “Kase getir. Kase. Yazı değil.”
Carla kağıdı katladı, önlüğünün cebine koydu ve bu kez gerçekten kase getirdi. Yavaş yürüyordu. Yavaşlığı, gizli bir iş yapıyormuş gibi değil; han işlerinin onun zihninde gereğinden fazla sıraya sokulması gerekiyormuş gibi duruyordu. Leylin bunu izledi ve gülümsedi. Chuen’deki herkes korkusunu başka bir yere saklıyordu. Tofu bağırıyordu. Tıkırtı sayıyordu. Safran yiyordu. Carla yazıyordu.
Tofu, masaya sıcak ekmek, kalın peynir, kurutulmuş meyve ve baharatlı süt bıraktı. “Yiyin,” dedi. “Dağa aç çıkılmaz. Dağ sizi yutacaksa tok yutsun, daha zor hazmetsin.”
“Bu çok rahatlatıcı,” dedi Leylin.
“Tofu rahatlatmak için konuşmaz. Tofu gerçekleri yağda kızartıp önünüze koyar.”
Aimar, bu kaba görünen ama içi sıcak cümleye başıyla teşekkür etti. “Döneceğiz.”
Bunu söylerken aslında kesin bilmiyordu. Ama bazı cümleler gerçeği bildirmek için değil, korkuyu belli bir mesafede tutmak için söylenirdi. Döneceğiz, demek, kimi zaman bir yemin değil, yıkılmamak için tutulan bir kapı koluydu.
Tofu hemen ona baktı. “Elbette döneceksiniz. Dönmezseniz han hesabını kim ödeyecek?”
Leylin başını kaldırdı. “Bize hesap mı yazdın?”
“Hayır,” dedi Tofu. “Ama dönmeniz için gerekçe çoğaltıyorum.”
Opal bu cümleyi sevdi. Birinin geri dönmesi için gerekçe çoğaltmak, ona güzel geldi. İnsanlar bazen çok dolambaçlıydı. Birini seviyorsanız “geri dön” demek yerine hesap, bot, sıcak kase, kumaş parçası, ekmek kırıntısı ve kızgınlık verebiliyorlardı. Belki de bu yüzden Chuen ev gibi kokuyordu. Sevgisini doğrudan söylemeyen ama her yere bırakan bir yerdi.
Lip, Leylin’in omzunda oturuyor, sabah yemeğinden payına düşeni iki eliyle tutuyordu. Dışarıdan gelen kül kokusu burnuna ulaştıkça yüzünü buruşturuyor, sonra Leylin’in cübbesinin içine girmek için uygun bir boşluk arıyordu. Leylin bunu hissedip cübbesinin ön kısmını biraz açtı.
“Yol boyunca orada durabilirsin,” dedi. “Ama içeride yiyecek saklamak yok.”
Lip’in zihninden kısa bir hayal kırıklığı dalgası geldi.
Leylin kaşını kaldırdı. “Sakladın mı?”
Lip başka tarafa baktı.
Opal hemen ilgilendi. “Nereye sakladı?”
“Bunu öğrenmek istemiyorum,” dedi Leylin.
“Ben istiyorum.”
Aimar, çantasının kayışlarını kontrol ederken araya girdi. “Lütfen yolculuktan önce kaçak yiyecek soruşturması başlatmayalım.”
Opal ona baktı. “Sen de fazla ciddi başlıyorsun.”
“Sabahları genelde böyleyim.”
“Öğlen?”
“Duruma göre.”
“Akşam?”
Aimar bir an düşündü. “Yorgun.”
Opal memnun olmuş gibi başını salladı. “O zaman öğlenleri değerlendireceğiz.”
Tunahan, bu sırada hanın merdivenlerinden indi.
Gece boyunca gerçekten uyuyup uyumadığı belli değildi. Cübbesi düzenliydi ama gözlerinin altında hafif bir gölge vardı. Saçlarını geriye toplamış, beline küçük bir deri çanta takmıştı. Parmaklarında ince metal halkalar vardı; büyü odaklayıcı mı yoksa sadece alışkanlık mı oldukları belli değildi. Üzerindeki eski Seidonkel işlemeleri sabah ışığında daha net görünüyordu. Sökülmüş, solmuş ve yer yer cübbenin rengiyle neredeyse kaynaşmıştı. Sanki adam, geçmişini tamamen atamamış ama onu olduğu gibi taşımaya da cesaret edememişti.
“Hazır mıyız?” diye sordu.
Tıkırtı hemen konuştu. “Hazır olmak göreceli. Cihazlarımın çoğu hazır. Şişelerin yüzde doksan ikisi sağlam. Yüzde sekizi konusunda iyimserim.”
Aimar kaşlarını çattı. “Yüzde sekiz ne demek?”
“Yol üstünde öğrenmeyelim diye dikkatli yürüyeceğim demek.”
Safran elini kaldırdı. “Bön hazürüm.”
Leylin başını salladı. “Ben de.”
Lip cübbesinden çıkıp kısa bir ses çıkardı.
“Lip de şartlı olarak hazır,” dedi Leylin.
Opal, Aimar’ın çantasının içine yarı girmiş durumdaydı. “Ben de stratejik olarak hazırım.”
Aimar son kayışı da sıktı. “Ben hazırım.”
Tunahan hepsine tek tek baktı. Bakışında acele yoktu; ama sabır da yoktu. “O halde çıkıyoruz.”
Han kapısı açıldığında soğuk değil, sıcak ve kül kokulu bir hava içeri doldu.
Dışarıda Chuen halkı toplanmıştı.
Kimse bunu organize etmemiş gibiydi. Yine de insanlar evlerinden çıkmış, hanın önünden meydana uzanan yolun iki yanına dizilmişti. Bazıları sessizdi. Bazıları dua ediyordu. Bazıları son anda bir şey vermek ister gibi ellerinde küçük paketler tutuyordu. Kimse fazla yaklaşmaya cesaret edemiyor, ama kimse tamamen uzak da duramıyordu. Kasaba, onları uğurlamak için değil de, gitmelerine dayanabilmek için oraya toplanmış gibiydi.
Bir yaşlı kadın, Safran’ın önüne çıkıp ona bez bir kese uzattı.
“Yol için,” dedi.
Safran keseyi aldı, içine baktı. Kurutulmuş meyveler vardı. Gözleri parladı. “Bön teşekkür ederüm.”
Kadın onun koluna dokundu. “Anka’ya iyi bak.”
Safran’ın yüzündeki neşe yumuşadı. Başını eğdi. “Bön bakarüm.”
Ayakkabıcı dükkânının önünde bekliyordu. Elinde iki çift kalın tabanlı bot vardı. Birini Leylin’e, diğerini Aimar’a uzattı.
“Bunlar ödünç değil,” dedi. “Dönerseniz parasını alırım. Dönmezseniz zaten borç kalır, rahatsız eder.”
Aimar botlara baktı. “Bunu kabul edemeyiz.”
“Edeceksiniz.”
Leylin gülümsedi. “Chuen’de herkes böyle mi yardım ediyor?”
Ayakkabıcı homurdandı. “Yardım etmiyorum. İş yapıyorum.”
Opal çantadan seslendi. “Yalan söylüyorsun.”
Ayakkabıcı ona baktı. “Peri ayakkabısı yapmayı hâlâ bilmiyorum.”
“Dönünce konuşuruz.”
Adamın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. “Dönünce.”
Bu kelime, etraftaki birkaç kişinin nefesini değiştirdi.
Dönünce.
Chuen halkı o kelimeye tutunmak istiyordu.
Hali ve annesi Mera, meydanın kenarında duruyordu. Hali yine annesinin elini tutmuştu ama bu kez diğer elinde küçük bir kumaş parçası vardı. Üzerinde çocuk eliyle çizilmiş, kanatlarını açmış yeşil bir kuş vardı. Çizgi yamuktu; kanatlar birbirine eşit değildi. Ama kuşun etrafına küçük sarı çizgiler yapılmıştı.
Hali, çekine çekine Aimar’a yaklaştı.
Aimar diz çöktü. Zırhı külle kaplı zeminde hafifçe ses çıkardı. “Merhaba Hali.”
Çocuk kumaşı uzattı. “Anka’ya verir misiniz?”
Aimar’ın boğazında bir şey düğümlendi. “Eğer onu görürsek,” dedi dikkatle, “ona Chuen’in onu beklediğini söyleyeceğiz.”
Hali başını salladı. Sonra Opal’e baktı.
Opal çantadan çıktı, kumaşın üstüne kondu. Resme baktı. “Güzel çizmişsin.”
“Kanatları biraz kötü oldu,” dedi Hali.
“Kanatlar bazen acele eder,” dedi Opal. “Olur öyle.”
Hali ilk kez daha rahat gülümsedi. “Sen Anka’yı görünce korkar mısın?”
Opal cevap vermeden önce Prenko’ya baktı. Uzakta dağın tepesi gri göğün altında koyu bir yara gibi duruyordu. Kül onunla Chuen arasına perde çekmişti; ama perde, korkuyu gizlemeye yetmiyordu.
“Belki,” dedi dürüstçe. “Ama korksam da söylerim.”
“Neyi?”
“Onu beklediğinizi.”
Mera, oğlunun omzunu sıktı. Gözleri dolmuştu. “Dikkatli olun,” dedi.
Bu cümle herkese söylenmişti.
Tunahan kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi. Tıkırtı ise kalabalığın duygusal hâlinden açıkça rahatsız olmuş gibi cihazını çıkardı.
“Duygusallık partikül yoğunluğunu değiştirmiyor,” diye mırıldandı.
Opal duydu. “Ama insanları değiştiriyor.”
Tıkırtı ona baktı. “İnsanlar zaten değişken.”
“Sen de öylesin.”
“Ben gelişkenim.”
“Bu kelime var mı?”
“Artık var.”
Leylin, araya girerek Tıkırtı’nın elindeki cihazı inceledi. Küçük metal kutunun üstünde döner bir iğne, birkaç renkli cam yuva ve ince bir titreşim levhası vardı. Cihazın içinden hafif bir tıkırtı geliyordu. O ses, Tıkırtı’nın kendisi gibi sabırsızdı.
“Ne ölçüyor?”
“Kül yoğunluğu, ısı farkı, havadaki asidik yapı, bazı temel enerji sapmaları ve cihazın o anki ruh hâline göre değişen birkaç şey.”
“Cihazın ruh hâli mi var?”
“Henüz kanıtlayamadım.”
Leylin cihazın cam yuvalarından birinde şeffaf bir titreşim gördü. Çok inceydi; ışığın içinden geçen görünmez bir çizgi gibi. “Şeffaf enerjiye tepki veriyor mu?”
Tıkırtı’nın ilgisi arttı. “Sen görüyorsun?”
“Biraz.”
“İllüzyonist.”
“Evet.”
“Güzel. Yol üstünde seni birkaç ölçümde kullanabilirim.”
Leylin kaşını kaldırdı. “Ben ölçüm malzemesi değilim.”
Opal hemen çantadan seslendi. “Bugün herkes bizi araç sanıyor.”
Aimar’ın yüzü ciddileşti. “Kimse kimseyi araç olarak kullanmayacak.”
Tunahan, bu cümleyi duydu ama yüzünde belirgin bir tepki göstermedi. Sadece ekibe dönüp, “Yola çıkalım,” dedi.
Chuen’den Prenko’ya giden yol, kasabanın batı ucundan başlıyordu.
İlk kısım taş döşeliydi. Chuen halkı yıllar içinde bu yolu güçlendirmişti; çünkü volkan eteklerine giden tek geçiş buradan sağlanırdı. Ama taşlar külle kaplanmıştı ve bazı yerlerde ince çatlaklar oluşmuştu. Yolun iki yanında alçak duvarlar vardı. Duvarların üstüne küçük Anka sembolleri oyulmuştu. Kimisi eski, kimisi yeniydi. Bazıları çocuk eliyle çizilmiş gibi yamuktu. Bazıları ise yılların rüzgârıyla silinmeye başlamıştı.
Opal, Aimar’ın çantasından bu sembollere baktı.
Her biri ona bir ses gibi geldi. Chuen’in Anka’ya seslenme biçimi. Küçük, taşa kazınmış, inatçı dualar.
Leylin, Lip’i cübbesinin içine yerleştirdi. Maymun başını dışarı çıkarıp yolu izliyordu. Zihinsel bağı, külün ve gergin enerjilerin arasında biraz bulanıklaşmıştı ama hâlâ oradaydı. Leylin, Lip’in huzursuzluğunu kendininkiyle karıştırmamaya çalıştı. Bazen hayvan dostu olmak, tek bir kalple yürümemek demekti. Yanında başka bir canlının korkusu da taşınırdı; üstelik o korku her zaman söze dönüşmez, bazen cübbenin içinde saklanan küçük bir titreme olarak kalırdı.
Aimar, botlarını ayakkabıcının verdiği kalın tabanlı çiftle değiştirmişti. Zırhının üstüne koyu renk bir pelerin almış, kılıcını rahat çekebileceği biçimde yerleştirmişti. Çantasının üst kısmında Opal için küçük bir boşluk bırakmıştı. Bunu kimseye söylememişti.
Opal fark etmişti.
“Daha iyi düzenlemişsin,” dedi.
Aimar yürürken başını çevirmedi. “Yol uzun.”
“Ben söylemiştim.”
“Evet.”
“Bunu kabul etmen güzel.”
“Stratejik.”
Opal birkaç saniye sustu. Sonra gülümsedi. “Öğreniyorsun.”
Safran önden yürüyordu.
Büyük bedeni, külün içinde ağır ama güven veren izler bırakıyordu. Elinde kalın bir sopa vardı; sopa onun elinde neredeyse baston gibi duruyor, ama normal bir insanın kaldırmakta zorlanacağı kadar büyüktü. Arada bir duruyor, yolu koklar gibi havayı içine çekiyor, sonra taşlara bakıyordu. Onun yolu bilme biçimi harita okumaya benzemiyordu. Daha çok eski bir şarkının unutulmuş nakaratını hatırlamak gibiydi.
“Bön buradan gitmüştüm,” dedi bir yerde.
Tunahan haritaya baktı. “Evet, ana yol burası.”
Safran başını salladı. “Ana değil. Eski yol. Ana yol yeni. Eski yol daha doğru.”
Tunahan kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bundan emin misin?”
Safran, Prenko’nun yamacındaki koyu taşlara baktı. “Taşlar hatırlar.”
Bu cümle, Opal’in hoşuna gitti.
Tıkırtı ise hemen not aldı. “Yarı Marduk sezgisel jeolojik hafıza iddiası. Araştırılmalı.”
Safran ona baktı. “Bön ne dedüm?”
“Taşlar hatırlar dedin.”
“Evet.”
“Ben daha uzun yazdım.”
Safran memnun göründü. “Bön büyük konuştum.”
Yol yükseldikçe Chuen geride kaldı.
Kasaba önce bütün hâliyle göründü. Kül altındaki çatılar, meydan, hanın geniş çatısı, meclis binasının taş cephesi, ayakkabıcının küçük dükkânı, Hali’nin sokağı. Sonra yol kıvrıldıkça evlerin bazıları kayaların arkasında kayboldu. İnsanlar hâlâ onları izliyordu. Küçük noktalar gibi görünüyorlardı. Ama o noktaların her biri bir yüz, bir ses, bir korku, bir umut taşıyordu.
Leylin geriye baktığında, Tofu’yu han kapısında gördü. Adam el sallamıyordu; sadece duruyor, kalın kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde hiç rahat olmayan bir sertlikle bakıyordu. Ayakkabıcı dükkânının önündeydi. Mera, Hali’yi kucağına almıştı. Çocuk hâlâ onlara bakıyordu.
Sonra Carla’yı gördü.
Kız, meydanın kenarında kalması gereken kalabalığın biraz önüne çıkmıştı. Hatta birkaç adım daha öndeydi; sanki bir an kendini tutamamış, sonra orada durduğunu fark edip geri dönmeye de utanmış gibiydi. Elinde bu kez küçük adisyon kağıtları değil, daha büyük bir şey vardı. Defter olabilir miydi? Leylin uzaktan emin olamadı. Kül havada ince bir perde gibi savruluyor, Carla’nın üzerindeki kıyafeti de belirsizleştiriyordu. Önlüğünün üstüne bir şey mi almıştı? Cübbe mi? Hayır, belki yalnızca kül örtüsüydü. Belki de sabah telaşında omuzlarına aldığı bir şaldı. Chuen’de o sabah herkes üstüne bir şey almıştı zaten; kül, insanların omuzlarına kadar giriyordu.
Leylin birkaç adım daha attıktan sonra tekrar döndü.
Carla hâlâ bakıyordu.
Yüzü uzaktan seçilmiyordu ama duruşunda endişe vardı. Sıradan bir han çalışanının, bir grup delinin dağa yürüyüşünü izlerken taşıyacağı endişeden biraz fazla mıydı? Leylin bunu bilemedi. Kül, mesafe ve sabahın gri ışığı insanı yanıltırdı. Ayrıca Leylin, güzel bir yüzü endişeli görünce gereğinden fazla anlam yüklemeye yatkın olduğunu kendine itiraf edecek kadar dürüst değildi.
Bir kez daha baktı.
Carla bu kez elindeki şeyi göğsüne doğru çekmişti. Defter miydi, hesap tahtası mı, sipariş defteri mi? Leylin anlayamadı. Ama bunun üstünde fazla durmadı. O an aklından geçen düşünce, çok daha basit ve çok daha insancıldı.
Ne kadar tatlı bir kız şu Carla!
“Dönmek için hepimizin bir sebebi var işte!”
Aimar’ın sesi en önden en arkaya kadar duyuldu. Öyle yüksek bağırmamıştı; ama zırhın, taşın ve açık yolun içinde sesi düzgün yayılmıştı. “Bazılarımızın diğerlerinden daha da çok olabilir hatta!”
Leylin ona baktı.
Aimar önde yürüyordu. Başını çevirmemişti. Leylin’e bakmıyordu. Carla’ya da bakmıyordu. Sanki sadece yola bakarak konuşmuştu.
Leylin gözlerini kıstı. Arkasında gözleri mi var bu adamın?
Aimar hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
Aimar da geriye son kez baktı. Mera, Hali’yi hâlâ kucağında tutuyordu. Ayakkabıcı dükkânının önünde durmuş, kollarını kavuşturmuştu. Tofu han kapısında kıpırdamıyordu. Carla’nın öne çıktığını o da görmüştü; ama bunu Leylin’e bakmadan, yalnızca yolun sessizliğine küçük bir iğne gibi bırakmıştı.
Aimar, bu görüntüyü zihnine kazıdı.
Çünkü dönmek için bir sebebe ihtiyaç duyarsa, artık vardı.
Prenko’nun yamacına yaklaştıklarında sıcaklık arttı.
Toprak, gündüz güneşiyle değil, alttan gelen başka bir ısıyla ısınıyordu. Külün altında bazı taşlar kızıl kahverengi lekeler taşıyor, çatlaklardan ince sıcak hava çıkıyordu. Kükürt kokusu daha belirginleşti. Leylin burnunu buruşturdu. Lip cübbesinin içine tamamen girdi.
“Bu koku,” dedi Leylin, “can sıkıcı.”
Tıkırtı hemen cevap verdi. “Can sıkıcı değil, bilgilendirici. Kükürt oranı artıyor. Ayrıca bazı yan gazlar var. Fazla solumayın. Özellikle küçük olanlar.”
Opal başını kaldırdı. “Beni mi kastettin?”
“Evet.”
“Bunu kibar söyleyebilirdin.”
“Küçük hacimli solunum sistemine sahip varlıklar?”
“Daha kötü oldu.”
Tunahan, yürüyüşü durdurdu. Parmaklarını havaya kaldırdı. Etrafında soluk, neredeyse görünmez bir enerji halkası oluştu. Hava bir an yoğunlaştı, sonra ekibin etrafında ince bir tabaka gibi yayıldı.
Leylin dikkatle izledi.
Bu, yalnızca bir el hareketi değildi. Tunahan’ın parmakları havada bir şekil çizmiyor, sanki zaten orada olan ince bir katmanı bulup kenarlarından kaldırıyordu. Şeffaf enerji önce onun parmak uçlarına tutundu; ardından beyaza çalan bir akışla genişledi. Fakat büyü tamamen beyaz değildi. Leylin, tabakanın içinde kısa kısa düğümlenen gri izler gördü. Bunlar yanlışlık gibi durmuyordu. Daha çok, eski bir alışkanlığın büyüye karışması gibiydi. Koruma, yalnızca dışarıdaki gazı süzmek için değil, içerideki paniği de belli bir biçimde tutmak ister gibiydi.
Leylin, Tunahan’ın nefesini izledi. Sonra ellerine, sonra kalkanın kenarında titreyen şeffaf akışa baktı. Bir illüzyonist için en öğretici şey çoğu zaman büyünün kendisi değil, büyünün tutulduğu yerdi; hangi enerjiye nerede basıldığı, hangisinin serbest bırakıldığı, hangisinin zorla değil alışkanlıkla yönlendirildiğiydi.
Adam büyüyü yaparken konuşmadı. Enerjiyi zorlamadı. Önce çevredeki şeffaf iplikleri topladı, sonra onları daha ağır, daha güvenli beyaz katmana bağladı. Gri düğümler, bu iki katmanı birbirine tutturdu. Leylin bunu yapabilirdi belki; ama bu kadar hızlı değil. Bu kadar az hareketle hiç değil. Tunahan’ın büyüsünde çalışma değil, ezber vardı. Defalarca yapılmış, bedene yerleşmiş, hatta belki de bedenden bir parça götürmüş bir ezber. Leylin’in aklından kısa bir düşünce geçti: Bu adam büyüyü öğrenmemiş sadece; büyüyle yaşlanmış.
Hava ekibin etrafında ince bir filtre gibi kapandı. Kükürt kokusu tamamen kaybolmadı ama keskinliği azaldı. Sıcaklık hâlâ vardı; fakat nefes almak daha kolaylaştı.
“Basit hava süzme kalkanı,” dedi Tunahan. “Gazların bir kısmını kesecek. Ateşe karşı korumaz. Taşa karşı korumaz. Kötü kararlarınıza karşı hiç korumaz.”
Opal çantadan mırıldandı. “Sonuncusu işe yarardı.”
Aimar, Tunahan’ın büyüsünü anlamasa da etkisini hissetti. Hava biraz daha temizdi. Ama büyünün bedeli Tunahan’ın parmaklarında kısa süreli bir titreme olarak belirdi. Adam hemen elini cübbesinin içine çekti.
Leylin bunu gördü.
Bir şey söylemedi.
Yolun bir noktasında Tıkırtı durup dizlerinin üstüne çöktü. Külün içinden siyaha çalan küçük bir taş parçası aldı, cihazının yan yuvasına koydu. İğne delice titredi. Tıkırtı’nın gözleri parladı.
“Doğal değil,” dedi.
“Ne doğal değil?” diye sordu Aimar.
“Bu ısı dağılımı. Külün kimyasal yapısı. Enerji sapması. Hepsi bir arada böyle davranmamalı. Volkanlar patlar, taş erir, kül yağar. Bunlar olur. Ama burada…”
Leylin cümleyi tamamladı. “Bir şey karışmış.”
Tıkırtı ona baktı. “Evet. Ya da bir şey eksilmiş.”
Opal’in içi ürperdi.
Bir şey eksilmiş.
Bu cümle, Anka’nın adı söylenmeden de ona işaret ediyor gibiydi.
Safran, önden seslendi. “Buradan sonra dikkat.”
Yol daralıyordu. Chuen’den çıkan taş döşeli patika burada bitiyor, yerini volkanın doğal siyah sırtına bırakıyordu. Taşlar pürüzlüydü ama kül onları kayganlaştırmıştı. Bazı yerlerde eski lav akıntıları basamak gibi yükseliyor, bazı yerlerde ise ince çatlaklar boyunca sıcak hava çıkıyordu. Uzakta, Prenko’nun daha yüksek yamacından koyu duman yükseliyor, rüzgârla aşağı doğru eğiliyordu.
Tunahan haritayı kapattı. “Artık Safran’ın yolu.”
Safran başını salladı. “Bön yolu bilürüm.”
Bu kez cümle komik gelmedi.
Çünkü önlerinde yükselen siyah yamaç, şaka kaldıracak gibi değildi.
Opal, Aimar’ın çantasından çıktı ve kısa süre havada süzüldü. Rüzgâr sıcak ve kül doluydu. Kanatlarına kül yapıştı. Hemen öksürdü.
Aimar başını çevirdi. “İçeri.”
Opal’in yüzü bir anda asıldı. Kanatlarını biraz daha açtı. “Emir verme.”
Aimar bir nefes aldı. Sesini yumuşattı. “Rica ediyorum. İçeri girer misin? Hava kötü.”
Opal’in ifadesi hemen değişti. Sanki az önceki sertliği yanlışlıkla eline almış da şimdi onu usulca yere bırakmış gibiydi. “Ah, bana emir gibi gelmişti, üzgünüm. Dur öyleyse içeriye gireyim.”
Aimar bunu beklemiyordu. Bir an ne diyeceğini bilemedi.
Opal tekrar çantaya girdi ama başını dışarıda bıraktı. Kibarca rica edilmiş bir şeye uymak ona yenilmek gibi gelmiyordu; hatta biraz hoşuna bile gitmişti. “Beni önemli bir şey olunca çıkar.”
Aimar yürümeye devam etti. “Önemli şeyin tanımını yapabilir misin?”
“Ben söylerim.”
“Yani yapamazsın.”
Leylin güldü. Opal çantadan ona baktı.
“Sen de gülme. Lip az önce cübbene yiyecek sakladı.”
Leylin bir anda durdu. “Ne?”
Lip cübbenin içinde tamamen hareketsiz kaldı.
Aimar, bütün ağırlığa rağmen gülümsedi.
Kül, sıcaklık, korku ve belirsizlik içinde bile hayat küçük yollar buluyordu. Bir perinin lafı, bir maymunun suçu, bir simyacının homurtusu, bir yarı Marduk’un basit güveni, bir büyücünün sessiz endişesi, bir şövalyenin henüz adını koyamadığı sorumluluğu.
Prenko’nun yamacı onları yutmak üzere bekliyordu.
Ekip, Chuen’in son taş işaretini geride bıraktı.
Önlerinde Anka Koridorları’na giden eski yol vardı.
Arkalarında ise kül altında kalmış bir kasabanın umut dolu bakışları.
Chuen artık arkalarında kalmıştı; ama bakışları, her adımda sırtlarında yürüyordu.

BÖLÜM NOTU
İnsanın Safran gibi bir rehberi olsun, yolu hiç şaşmaz! 🥰

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı