━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
🎵 Sir Aimar De'flue'nun Şarkısı’nı dinlemek için:
YouTube’da aç: Kül Yolunda Bir Kılıç
Bölüm 2 — İllüzyonist ve Şövalye
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

Aransun yolu, Prenko’ya yaklaştıkça değişirdi.
Doğudan gelen yolun ilk kısımları daha sakindi. Uzun, açık düzlüklerden geçer; yer yer bodur çalıların, küçük taş kümelerinin ve eski yol işaretlerinin arasından kıvrılırdı. Aransun’a yakın yerlerde yolun kenarında daha çok ayak izi, daha çok tekerlek izi, daha çok insan sesi olurdu. Tüccarlar, öğrenciler, gezginler, haber taşıyanlar, kaybolduğunu asla kabul etmeyen maceracılar ve gerçekten kaybolmuş olup bunu çoktan anlamış zavallılar o yoldan geçerdi.
Leylin, bunların hangisi sayıldığından emin değildi.
Kendi gözünde gezgindi. Belki biraz meraklı. Belki fazlasıyla meraklı. Başka birinin gözünde ise muhtemelen başını derde sokmaya yürüyen genç bir büyücüydü. Bu tariflerin ikisi de tamamen yanlış sayılmazdı. Leylin’in hayatında yanlış sayılmayan tariflerin çoğu, başını gerçekten derde sokmuştu.
Omzundaki maymun Lip ise bu tür sınıflandırmalarla hiç ilgilenmiyordu.
Lip, Leylin’in sol omzuna çökmüş, kuyruğunu onun boynunun arkasından tembelce dolamıştı. Küçük parmakları Leylin’in cübbesinin yakasını tutuyor, arada bir başını kaldırıp yolu inceliyordu. Yolun kenarında ilginç bir taş, yenebilir olma ihtimali taşıyan bir kabuk ya da en azından çalınabilecek kadar parlak bir şey görürse hemen hareketleniyordu. Görmezse de Leylin’in kulağına yakın bir yerden sıkılmış gibi nefes veriyordu.
“Ben de çok eğleniyorum,” dedi Leylin, maymunun homurtusunu duyar duymaz.
Lip başını çevirip ona baktı.
Leylin, o bakışın anlamını gayet iyi biliyordu. Yol uzun. Kül kötü. Yemek az. Sen yine merak ettin ve biz yürümek zorundayız.
“Abartıyorsun,” dedi Leylin. “Yemek az değil. Sadece dikkatli tüketiyoruz.”
Lip, Leylin’in sırtındaki çantaya doğru uzandı.
Leylin eliyle çantanın ağzını kapattı. “Dikkatli tüketiyoruz dedim.”
Maymunun dudakları büzüldü. Sonra yüzünü fazla ağır bir kaderle yüzleşmiş gibi yola çevirdi. Leylin gülümsedi. Lip’in bu tavırları yabancılar için sadece maymun huysuzluğu gibi görünürdü. Oysa Leylin için bunlar kelimeler kadar açıktı. Hayvanlarla olan bağı her zaman konuşma gibi değildi; çoğu zaman duygu, yön, istek ve küçük küçük zihinsel kıpırtılar halinde gelirdi. Lip ile bu bağ daha da belirgindi. Uzun zamandır birlikteydiler. Lip’in korkusu, sevinci, açgözlülüğü, dikkati ve bazen de apaçık küçümsemesi Leylin’in zihninin kenarında kendine yer bulurdu.
Şu anda Lip’in zihninden gelen şey oldukça açıktı.
Açım.
“Az önce yedin.”
Yine açım.
“Bunu büyüyle çözmemi mi istiyorsun?”
Lip başını hafifçe eğdi.
Leylin güldü. “Ben illüzyonistim. Sana yemek varmış gibi gösterebilirim ama doymazsın.”
Lip’in bakışı bu kez daha da ağırlaştı.
“Evet,” dedi Leylin. “Ben de bunun işe yaramayacağını düşünüyorum.”
Gülümsemesi kısa sürdü.
Çünkü yolun havası değişiyordu.
İlk kül taneleri Aransun yolunda, Prenko’ya beklediğinden daha uzakken başlamıştı. Leylin önce bunu sıradan toz sanmıştı. Ama parmağına konan gri taneyi incelediğinde bunun yol tozu olmadığını anlamıştı. İnceydi, hafifti, içinde yanmış taş kokusu vardı. Havada süzülürken tembel görünüyordu ama yere düştüğünde sanki her şeyi biraz daha solduruyordu.
Leylin başını kaldırıp batıya baktı.
Prenko Volkanı, uzakta koyu bir kütle gibi yükseliyordu. Uzun zamandır patlamadığı söylenen eski ve ağır bir dağdı; halk onun ateşini daha çok hikâyelerde, koyu taşlarda ve zaman zaman toprağın altından gelen sıcaklıkta hatırlardı. Ama şimdi tepesinin çevresinde ince bir duman çizgisi vardı. Gökyüzü açık sayılırdı; yine de volkanın bulunduğu tarafta hava kirli ve ağır görünüyordu. Sanki gün ışığı oraya varınca biraz yoruluyordu.
“Demek söylentiler doğruymuş,” diye mırıldandı.
Aransun’da bu bölgeyle ilgili konuşulanlar çeşit çeşitti. Kimileri Prenko’nun uykusundan uyandığını söylüyordu. Kimileri Chuen halkının eski bir sırrı sakladığını. Kimileri ise volkanın içinde kutsal bir kuş yaşadığını, o kuş huzursuzsa dağın da huzursuzlandığını anlatıyordu. Leylin söylentilere körü körüne inanmazdı. Ama söylentilerin tamamen boş olduğuna da inanmazdı. İnsanlar çoğu zaman gerçeği yanlış kelimelerle anlatırdı. Önemli olan, yanlış kelimelerin arkasındaki doğru titreşimi yakalamaktı.
Prenko’nun çevresinde bir titreşim vardı.
Bunu henüz net göremiyordu. Ama havadaki enerjilerde bir düzensizlik seziliyordu. Şeffaf enerjiler, normalde rüzgârın içinde ince iplikler gibi uzanır, ışığın kenarlarında neredeyse görünmez bir parıltıyla akardı. Burada ise sık sık kopuyor, bir araya gelip tekrar dağılıyorlardı. Leylin bunu sevmedi. Şeffaf enerji onun için tanıdık bir dildi. Algının, yanılsamanın, perdelemenin ve hafif dokunuşların diliydi. Şimdi o dil kekeliyor gibiydi.
Lip de huzursuzlandı.
Maymun küçük parmaklarıyla Leylin’in yakasını daha sıkı tuttu. Kuyruğu boynunda hafifçe gerildi.
“Evet,” dedi Leylin yumuşakça. “Ben de hissettim.”
Bir süre sessiz yürüdüler.
Yol batıya kıvrıldıkça çevredeki taşlar koyulaştı. Prenko’nun eski ateşinden kalmış gibi görünen koyu damarlar toprağın arasından yer yer çıkıyor, çok eski bir hatıranın kabuk bağlamış izi gibi uzanıyordu. Bu, yeni bir yanışın izi değildi; yıllar, yağmurlar ve rüzgârlar o taşları aşındırmış, çevrelerine otlar ve bodur çalılar yerleşmişti. Fakat şimdi kül, hepsinin üstüne ince gri bir örtü sermeye başlamıştı. Çalıların yaprakları külle ağırlaşmış, küçük taş kümeleri matlaşmıştı.
Küçük bir kuş, üstüne yağan külü silkelemek için kanat çırptı. Külün bir kısmı düştü; sonra rüzgâr başka taneleri getirip aynı yere bıraktı. Leylin, kuşun kısa süreli şaşkınlığını zihninde hafif bir ürperti gibi hissetti. Durup baktı. Kuş uçtu ama uçuşu dengesizdi. Korkmamıştı sadece. Neye alışması gerektiğini anlayamamıştı.
“Buradaki hayvanlar da rahat değil,” dedi Leylin.
Lip, kuşun ardından baktı. Sonra ilerideki taşlığa döndü.
Leylin de aynı yöne baktı.
İlk bakışta hiçbir şey yoktu. Koyu taşlar, gri kül, birkaç bodur çalı ve gün ışığının ulaşamadığı küçük gölge cepleri. Fakat Lip’in dikkati boşuna değildi. Leylin gözlerini kıstı. Şeffaf enerjilerin arasından bakmaya çalıştı. Gözün gördüğüyle zihnin sezdiği üst üste geldiğinde, çalıların altındaki karanlıkta hafif bir mavi titreşim seçti.
Karanlıkta saklanan bir şey vardı.
Hayır.
Birisi.
Leylin durdu. “Merhaba?” diye seslendi.
Cevap gelmedi.
Lip omzunda dikleşti. Küçük dişlerini gösterir gibi yaptı; ama bu gerçek bir tehditten çok gösterişti. Leylin onun başına hafifçe dokundu.
“Biz de korkutucu görünmüyoruz, merak etme.”
Bu kez karanlıktan ince bir ses geldi.
“Bunu sen söylüyorsun. Omzundaki pek aynı fikirde değil.”
Leylin’in kaşları hafifçe kalktı.
Taşın dibindeki gölgeden küçük bir varlık çıktı.
Opal önce tamamen görünmedi. Karanlık onun etrafında ince bir örtü gibi duruyordu. Sonra mavimsi parıltısı belirginleşti. Küçük bedeni, koyu cama benzeyen narin kanatları, ayaklarının yerinde ince karanlık tozu saçan drenjleri ve dikkatle bakan gözleriyle gölgenin içinden süzüldü. Boyu bir insan çocuğunun avucuna sığacak kadar küçük sayılırdı ama duruşu bundan çok daha büyüktü. Çenesini hafifçe kaldırmış, Leylin’e ve Lip’e sanki kendi kayalığının kapısında duran iki izinsiz misafir gibi bakıyordu.
Lip, Opal’i görünce kafasını yana eğdi.
Opal de aynı hareketi yaptı.
İkisi birkaç nefes boyunca birbirini inceledi.
Leylin bu sessizliği bölmemeye karar verdi. Çünkü bazı tanışmalar sözcüklerle değil, kimin daha önce göz kırpacağıyla başlardı.
Önce Lip göz kırptı.
Opal zafer kazanmış gibi hafifçe gülümsedi.
“Ben Opal,” dedi sonra. “Sen kimsin ve neden külün içinde yürümek gibi kötü bir fikir aklına geldi?”
Leylin hafifçe eğildi. Küçük varlıklarla konuşurken eğilmek nezaketti. Çok fazla eğilmek ise onları çocuk yerine koymak olurdu. Leylin ikisinin arasındaki ölçüyü tutturmaya çalıştı.
“Adım Leylin. Bu da Lip.”
Lip, adının söylenmesiyle göğsünü kabarttı.
Opal ona baktı. “Lip çok önemli biri gibi duruyor.”
Leylin gülümsedi. “Kendisi de öyle düşünüyor.”
Lip memnun bir ses çıkardı.
Opal’in gülümsemesi kısa sürdü. Bakışları tekrar Prenko tarafına kaydı. Volkan uzaktaydı ama dumanı ve külü uzak durmuyordu. “Aransun tarafından mı geliyorsun?” diye sordu.
“Evet.”
“Niye?”
Leylin bu soruya hemen cevap vermedi. Bir insan sorsaydı, “Söylentileri duydum,” der geçerdi. Ama Opal’in sorusu yalnızca yol sebebini değil, niyetini soruyordu. Karanlık perileri belki de böyleydi. Kelimelerin arkasındaki gölgeyi yokluyorlardı.
“Prenko çevresinde tuhaf şeyler olduğunu duydum,” dedi sonunda. “Enerjilerde bozulma var. Kül beklenenden erken yayılıyor. Hayvanlar huzursuz. Chuen halkı endişeli olabilir. Bunların hepsi merakımı çekti.”
“Merakın seni buraya kadar yürüttü mü?”
“Genelde yürütür.”
Opal onu bir an inceledi. “Bu pek akıllıca değil.”
“Bunu bana daha önce de söylediler.”
“Dinledin mi?”
“Pek sayılmaz.”
Opal bu kez gerçekten gülümsedi. “O zaman çok da işe yaramamış.”
Leylin omuz silkti. “Bazı öğütler tekrar edilmek için vardır.”
Lip, sanki bunu onaylıyormuş gibi Leylin’in kulağını çekti.
“Gördün mü?” dedi Leylin. “O da sürekli tekrar ediyor.”
Opal küçük bir kahkaha attı. Kısa, parlak ve beklenmedik bir sesti. Külün altında solmuş yol bir an için daha az kasvetli göründü. Ama kahkaha çabuk söndü. Opal yeniden ciddileşti. Geldiği yöne, sonra Chuen’e giden uzun yola baktı.
“Burada olmamalısın,” dedi.
“Sen buradasın.”
“Benim evim burası.”
“Daha da kalmak için sebep.”
Opal’in gözleri daraldı. “Ne demek bu?”
Leylin, onun kızmak üzere olduğunu fark etti. Ama geri adım atmadı. Sesini yumuşak tuttu.
“Demek istediğim şu: Burası senin evinse ve yanlış bir şey oluyorsa, bunu anlamaya çalışan tek kişi olmamalısın.”
Opal’in kanatları hafifçe kıpırdadı. Bu söz ona dokunmuştu. Belli etmemeye çalıştı ama Leylin’in gözünden kaçmadı.
“Ben tek kişi değilim,” dedi Opal. “Chuen halkı da burada.”
“Onlar ne olduğunu biliyor mu?”
Opal sustu.
Rüzgâr, külü aralarından geçirdi. Lip burnunu buruşturdu ve Leylin’in cübbesinin içine girmeye çalıştı. Leylin cübbesinin yakasını açtı. Lip hemen içeri sokuldu, yalnızca başı dışarıda kaldı.
Opal bunu izledi. “O hep böyle mi?”
“Üşüdüğünde, sıkıldığında, korktuğunda, aç kaldığında, aç kalmadığında… Evet.”
“Ben korkmadım,” dedi Opal hemen.
Leylin ona baktı. “Ben sana korktun demedim.”
“Dememelisin de.”
“Demem.”
Opal bir süre ona baktı. Sonra daha sessiz bir sesle konuştu.
“Diğerleri gitti.”
Leylin, bunun önemli bir cümle olduğunu anladı. Sormadı. Bekledi.
“Karanlık perileri,” dedi Opal. “Benimkiler. Enerjiler bozulunca doğuya gittiler. Uzun zaman oldu. Ben kalacağım dedim.”
“Niye?”
Bu kez Opal cevap vermekte zorlanmadı.
“Çünkü burası benim evim.”
Leylin başını hafifçe salladı. Bu cevap basitti ama içinde taş gibi ağır bir gerçek vardı.
“Peki ne yapacaksın?” diye sordu.
Opal, Prenko’ya baktı. Küçük ellerini göğsünün önünde birleştirdi. Kül taneleri saçlarına ve kanatlarına konuyordu. Kendi boyutunda, her kül tanesi neredeyse küçük bir yük gibiydi.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama bir şey yapacağım.”
Leylin’in yüzündeki ifade değişti. Merakının içine saygı karıştı.
“Madem ülkeni bu kadar seviyorsun,” dedi, “bana takıl.”
Opal kaşlarını kaldırdı. “Ülkem mi?”
Leylin etrafına baktı; taşlara, çalılara, uzun yola, uzak duman çizgisine. “Kaya, kasaba, dağ… sınırları sen belirle.”
“Sana mı takılayım?”
“Evet.”
“Niye?”
“Çünkü ben ne olduğunu öğrenmeye gidiyorum. Sen de ne olduğunu öğrenmek istiyorsun. Ben biraz daha uzun boyluyum, sen daha küçük yerlere girebiliyorsun. Lip de…”
Cübbesinin içindeki Lip başını kaldırdı.
Leylin ona baktı. “Lip de bazen işe yarıyor.”
Lip alınmış gibi ses çıkardı.
Opal, maymuna baktı. “Bazen mi?”
Leylin ciddi bir yüzle başını salladı. “Cömert davrandım.”
Lip bu kez Leylin’in çenesine hafifçe vurdu.
Opal güldü. Sonra gülüşü yine yumuşadı. Geldiği yolun gerisine baktı. Kayanın gölgesi burada görünmüyordu; kasabanın oldukça dışında, uzun bir dönüş yolunun ardında kalmıştı. Ama Opal onun orada olduğunu biliyordu. Gölge, yuva, saklanma yeri, diğer karanlık perileri gittikten sonra kendine kale yaptığı küçük karanlık. Oradan ayrılmak, onu terk etmek gibi geliyordu. Fakat oraya dönmek de artık sadece beklemek demekti. Prenko’nun sesi büyürken, Chuen’in korkusu artarken, gölgede durup izlemek yeterli değildi.
“Ben kayamı terk etmiyorum,” dedi Opal.
Leylin başını salladı. “Etme.”
“Chuen’i de terk etmiyorum.”
“Onu da etme.”
“Prenko’yu hiç terk etmiyorum.”
“Peki.”
Opal ona şüpheyle baktı. “Sen her şeye peki mi diyorsun?”
“Hayır. Sadece nereye bağlı olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Opal derin bir nefes aldı. Küçük bedeni için büyük bir karardı bu. Sonra gölgeden tamamen çıktı. Karanlık onun arkasında kaldı ama sanki bir parçası hâlâ kanatlarında duruyordu.
“Tamam,” dedi. “Sana takılacağım. Ama ben yolu biliyorum.”
Leylin gülümsedi. “Elbette.”
“Ve Lip benim eşyalarımı karıştırmayacak.”
Lip’in başı cübbenin içinden yavaşça çıktı.
Leylin, maymunun zihninden yükselen itirazı hissetti. Bu itirazın içinde eşya kavramına kuşkuyla yaklaşan, karıştırmanın ne zaman karıştırmak sayıldığına dair rahatsız edici derecede esnek bir düşünce vardı.
“Lip kabul ediyor,” dedi Leylin.
Opal gözlerini kıstı. “Etmiyor gibi duruyor.”
“İçten içe ediyor.”
Lip, Leylin’in kulağına doğru eğildi ve onu ısıracakmış gibi yaptı.
“Çok içten,” diye ekledi Leylin.
Böylece yola çıktılar.
Doğudan gelen Aransun yolu, biraz ileride kuzeyden inen daha eski bir yolla birleşiyordu. Bu kesişim noktası, batıya kıvrılan ve Chuen’e giden ana yollardan birine açılırdı. Opal yolu gerçekten biliyordu; ama onun yolu, insanların yoluna her zaman benzemezdi. Bazen önden gidiyor, bazen Leylin’in omzuna yakın uçuyor, bazen de çevredeki taşların gölgelerine dalıp çıkıyordu. Bir yerde yolun ortasındaki açık taşlıktan değil, çalıların altındaki dar çizgiden geçmeyi önerdi. Leylin önce çalıya baktı, sonra kendi boyuna, sonra Opal’e.
“Ben oraya sığmam,” dedi.
Opal durup onu baştan aşağı süzdü. “Evet. Büyük olmak zor olmalı.”
“Bazen kapılardan geçerken sorun yaşıyorum.”
“Kapılar da zor olmalı.”
Leylin gülümsedi. Opal’in bunu şaka olarak mı, yoksa gerçekten kapılara acıyarak mı söylediğini anlamadı. İkisi de mümkündü.
Lip ise Opal’i takip ediyor, fırsat buldukça küçük hareketlerini taklit ediyordu. Opal bir kayanın üstünden süzülerek geçtiğinde Lip Leylin’in omzundan atlayacak gibi oldu, sonra yüksekliği fark edip vazgeçti.
“Cesaretin göz kamaştırıcı,” dedi Opal.
Lip ona dişlerini gösterdi.
“Ne dedi?” diye sordu Opal.
Leylin başını eğdi, Lip’in zihnindeki duyguyu dinledi. “Sanırım seni daha sonra etkileyeceğini söylüyor.”
“Önce düşmeden yürümeyi öğrensin.”
Lip bu kez gerçekten inmeye kalktı. Leylin onu nazikçe tuttu.
“Hayır. Şimdi değil. Kül fazla.”
Opal, Leylin’in Lip’e davranışını dikkatle izledi. Bu onda küçük ama belirgin bir güven duygusu uyandırdı. Leylin maymuna sahip gibi davranmıyordu. Arkadaş gibi davranıyordu. Bu önemliydi. Opal canlılara nasıl davranıldığını çabuk fark ederdi. Bunu kendisi de tam açıklayamazdı ama bir varlığın başka bir varlığa bakışındaki ağırlığı hissederdi. Leylin’in bakışında sahiplenme değil, bağ vardı.
Bu yüzden onunla yürümeye devam etti.
Yol kesişimine yaklaştıklarında rüzgârın yönü değişti. Kül, bir an doğudan batıya değil, kuzeyden gelen yola doğru savruldu. Üç yol burada birbirini buluyordu. Bir taraf doğudan gelen açık ve tozlu Aransun yoluna bakıyordu; meraklı insanları, öğrencileri, tüccarları ve dünyanın her tuhaflığını görmeden duramayanları taşıyan yola. Bir taraf kuzeye, daha serin ve taşlı geçitlere uzanıyordu; oradan gelenlerin adımlarında genelde acele değil, görev olurdu. Üçüncü yol ise batıya, Chuen’e ve onun gerisinde uzaktan ağırlaşan Prenko’ya doğru kıvrılıyordu.
O batı yolunun üstüne şimdi kül yağıyordu.
Kül, gökten kar gibi düşmüyordu. Karın bir masumiyeti olurdu. Bu kül ise sanki çok uzakta yanmış bir şeyin pişmanlığıydı. Havada ağır ağır dönüyor, saçlara, cübbe kıvrımlarına, taşların çatlaklarına konuyor; değdiği her şeyi biraz daha solgun gösteriyordu.
Leylin, yolun kuzeyden gelen koluna baktı.
“Biri geliyor,” dedi.
Opal de o yöne döndü.
Önce sadece bir şekildi. Külün ve yol tozunun arasında ağır ağır yürüyen koyu bir siluet. Uzaktan ne olduğu belli değildi. Bir tüccar olabilirdi. Bir yolcu. Belki de bölgede olup bitenleri araştırmaya gelen başka biri. Fakat şekil yaklaştıkça duruşu değişik görünmeye başladı. Omuzları dikti. Adımları yorgun ama düzenliydi. Sırtında ve belinde taşıdığı şeyler yolcudan çok savaşçıya benziyordu.
Leylin gözlerini kıstı. “Zırh mı o?”
Opal biraz yükseldi. “Parlıyor.”
“Şövalye olabilir.”
“Şövalye ne arıyor burada?”
Leylin gülümsedi. “Bunu ona sorabiliriz.”
Opal hemen ona baktı. “Koşarak mı?”
“Sen uçabilirsin.”
“Sen koşabilirsin.”
Lip, Leylin’in omzundan yaklaşan siluete baktı. Sonra Leylin’in zihninde tek bir duygu belirdi: ilginç.
Leylin de aynı fikirdeydi.
“Gidelim,” dedi.
Opal önden süzüldü. Leylin adımlarını hızlandırdı. Lip, cübbesinin içinden çıkıp tekrar omzuna tırmandı; yeni geleni daha iyi görmek istiyordu. Kül, hızlandıklarında etraflarında daha fazla savruldu. Yolun iki kolunun birleştiği yerin biraz ötesinde, kuzeyden gelen adam da onları fark etmişti. Durmadı ama bir eli doğal bir dikkatle kılıcının kabzasına yakınlaştı.
Yaklaştıklarında artık netti.
Bu bir şövalyeydi.
Zırhı yol tozuyla ve külle kaplanmıştı ama bakımlıydı. Üzerindeki işçilik, bağıran bir gösterişten çok disiplinli bir soyluluk hissi veriyordu. Göğsünde De’Flue ailesinin sembolü vardı: iki pençesiyle dikey tuttuğu bir kılıcı kavrayan kartal. Kılıcın kabzası kartalın gövdesinin altında beliriyor, kanatlar zırhın kıvrımına uygun biçimde iki yana açılıyordu. Sembolün altında, külün örttüğü işlemeler arasında De’Flue adı seçiliyordu. Zırhın sol omzunda ise Elisyas’ın işareti vardı: üç kılıç üçgen bir yapı içinde birbirine saplanmış, arkadan uzanan bir el sanki üçünü de tek anda kavrayacakmış gibi duruyordu. Onur, cesaret ve kılıç yemini, metalin üstünde sessizce taşınıyordu.
Şövalyenin kılıcı düzgün taşınıyordu. Yürüyüşü, yolun yorgunluğuna rağmen kendini bırakmayan birinin yürüyüşüydü. Yüzünde gençlik vardı; ama o gençliğin üzerinde, kendisinden beklenenleri henüz tam karşılayıp karşılamadığını bilmeyen birinin gerginliği duruyordu.
Aimar, karşısındaki tuhaf ikiliye baktı.
Bir genç büyücü, omzunda maymunla kül içinde koşarak geliyordu. Yanında da avuç içi kadar, mavimsi parıltılı bir karanlık perisi uçuyordu.
Bu, yolculuğunda karşılaşmayı beklediği ilk şey değildi.
Mensera’daki eğitmenleri ona çok şey için hazırlık yaptırmıştı. Kılıç kırıldığında ne yapılır, uzun yürüyüşte nefes nasıl korunur, bir köylü senden yardım istediğinde önce ne sorulur, bir soylu haksızsa ona nasıl karşı durulur, bir yeminin gösterişe dönüşmemesi için hangi kelimelerden kaçınılır… Bunların hepsini çalışmıştı. Ailesi ona De’Flue adının yalnızca taşınacak bir arma değil, ağırlığı olan bir sorumluluk olduğunu hatırlatmıştı. Mensera birliği ise onu gerçek bir şövalye olabilmesi için kendi mottosunu bulmaya göndermişti.
Ama kimse, yolun ortasında kendisine doğru gelen bir illüzyonist, bir maymun ve küçük bir karanlık perisi için özel bir ders vermemişti.
Aimar’ın kaşları çok hafif çatıldı.
Leylin birkaç adım kala durdu, nefesini toparladı ve gülümsedi. “Selam. Chuen’e mi gidiyorsun?”
Aimar önce Leylin’e, sonra Opal’e, sonra Lip’e baktı. Lip de ona baktı. Opal ise hiç çekinmeden biraz daha yaklaşıp şövalyenin zırhındaki kül lekesini inceledi.
“Evet,” dedi Aimar sonunda. Sesi kontrollüydü. “Chuen yolundayım.”
Opal başını yana eğdi. “Neden?”
Aimar bu kadar doğrudan sorulmasını beklememişti. Bir an durdu. Sonra omuzlarını daha da dikleştirdi.
“Ben Sir Aimar De’Flue,” dedi. “Mensera birliği ve ailemin yönlendirmesiyle yoldayım.”
Leylin’in ilgisi arttı. “Bir görev mi?”
Aimar’ın eli kılıcının kabzasından uzaklaştı. Bu yolcuların düşman olmadığına karar vermiş gibiydi. Ama yine de temkini bırakmadı.
“Bir anlamda,” dedi. “Gerçek bir şövalye olabilmek için… kendi yolumu ve mottumu bulmam gerekiyor.”
Opal birkaç saniye sustu.
Sonra Leylin’e döndü. “Şövalyelerin motto bulmak için yola çıktığını bilmiyordum.”
Leylin de ciddi görünmeye çalıştı. “Ben de bilmiyordum. Ama kulağa önemli geliyor.”
Aimar’ın yüzünde hafif bir sıkılma belirdi. Onunla alay edilip edilmediğini anlamaya çalışıyordu.
Opal bunu fark etti. Hemen ekledi: “Kötü demedim. Sadece ilginç. Benim de bir mottum var.”
Aimar istemsizce sordu: “Nedir?”
Opal göğsünü kabarttı. “Kayamın gölgesinden çıkmam.”
Leylin boğazını temizledi. “Devamı da var.”
Opal ona sertçe baktı. “Cümlenin tadını kaçırma.”
Lip küçük bir ses çıkardı. Leylin bunun maymunca bir kahkaha olduğunu biliyordu.
Aimar, bütün ciddiyetine rağmen dudaklarının kenarında beliren gülümsemeyi saklayamadı.
Opal bunu gördü. “Bak,” dedi Leylin’e. “Gülebiliyormuş.”
Aimar bu kez gerçekten ne diyeceğini bilemedi.
Leylin nazikçe araya girdi. “Ben Leylin. Bu Lip. Bu da Opal. Biz de Chuen’e gidiyoruz.”
“Prenko yüzünden mi?” diye sordu Aimar.
Leylin başını salladı. “Evet. Enerjilerde bozulma var. Opal’in evi bu bölge. Ben de Aransun’dan geldim. Merak ettim.”
“Merak ettin,” diye tekrarladı Aimar.
“Evet.”
“Volkan hareketleniyor, kül yağıyor, kasaba tehlikede olabilir ve sen merak ettiğin için geldin.”
Leylin gülümsedi. “Böyle söyleyince biraz kötü duyuluyor.”
“Biraz.”
Opal araya girdi. “Ben onu çağırmadım. Kendi geldi.”
“Sen niye gidiyorsun?” diye sordu Aimar.
Opal’in yüzündeki oyunbazlık azaldı. “Çünkü burası benim evim.”
Bu kez Aimar susup ona baktı. Küçük perinin sesi hafifti ama cümlesi hafif değildi. Aimar bu tür cümleleri tanırdı. İnsan bazen kılıç kuşanarak değil, bir yerden ayrılmayarak da yemin ederdi.
Başını saygıyla eğdi. “O halde yolumuz bir süre aynı.”
Opal onu baştan aşağı süzdü. Sonra Aimar’ın omzuna, sırtındaki çantaya ve zırhının yan kayışlarına baktı.
Aimar bu bakışı fark etti. “Bir sorun mu var?”
“Çantan geniş,” dedi Opal.
Aimar duraksadı. “Evet.”
“Güvenli duruyor.”
Leylin başını çevirdi. Gülmemek için dudaklarını bastırdı.
Aimar, Opal’in ne demek istediğini birkaç saniye sonra anladı. “Ben… çantamın yolcu taşıma amacıyla hazırlandığını sanmıyorum.”
Opal gayet ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Çoğu çanta başta öyle değildir.”
Lip, Aimar’ın çantasına ilgiyle baktı.
Aimar bu kez maymuna döndü. “Sen de mi?”
Leylin hemen Lip’i omzundan tuttu. “Hayır. O kendi yolculuk düzeninden memnun.”
Lip hiç de öyle görünmüyordu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Prenko yeniden gürledi.
Bu kez önceki sarsıntılardan daha uzundu. Yolun kenarındaki bodur çalılar kül silkeledi. Taş işaretlerinden birinin dibinden ince bir çatlak geçti. Uzakta, Prenko tarafındaki dumanın altı bir an kızardı; sonra parıltı söndü. Havaya sıcak, metalik bir koku yayıldı. Lip ciyaklayıp Leylin’in cübbesinin içine saklandı. Opal istemsizce yükseldi ama sonra kendini toparladı. Aimar dizlerini hafifçe kırıp dengesini korudu.
Leylin elini kaldırdı.
Aimar bunu fark etti. “Ne oldu?”
“Enerjiler tuhaf.”
Opal geriye döndü. “Tuhaf derken?”
Leylin kelime aradı. “Sanki bir şeyden ürkmüşler.”
Aimar’ın kaşları çatıldı. “Enerjiler ürker mi?”
“Normalde böyle söylemem,” dedi Leylin. “Ama başka nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Şeffaf olanlar özellikle dağınık. Bir yanılsama kurmak istesem kurarım ama sabit tutmak zor olur. Sanki…”
“Sanki ne?” diye sordu Opal.
Leylin Prenko’ya baktı. “Sanki birileri görünmeyen bir kumaşı sürekli çekiştiriyor.”
Opal bu tarifi sevmedi.
Karanlık perileri enerji bozulmalarını başka biçimde hissederdi. Opal, havadaki şeffaf iplikleri Leylin gibi görmezdi; ama karanlığın yoğunluğunu, gölgenin sağlığını, gecenin tadını anlardı. Son günlerde karanlık bazen gereğinden fazla derinleşiyor, bazen de sanki içi oyulmuş gibi boşalıyordu. Kendi kayasının gölgesi bile bazı akşamlar yabancı gelmişti. Bunu kimseye anlatmamıştı. Şimdi Leylin’in söylediği şey, onun kendi korkusuna başka bir dil veriyordu.
“Ben de hissettim,” dedi kısaca.
Aimar ikisine baktı.
Büyücülerin ve perilerin hissettikleri şeyler, şövalye eğitiminde her zaman somut karşılık bulmazdı. Aimar’ın dünyasında bir tehlike ya görünürdü ya duyulurdu ya da birinin yardım çığlığı olarak gelirdi. Enerjinin ürkmesi, karanlığın boşalması, şeffaf ipliklerin kaçışması gibi şeyler onun için yabancıydı. Fakat yabancı olması, önemsiz olduğu anlamına gelmiyordu. Bunu öğrenmişti. Bir şövalye her şeyi bilmek zorunda değildi; ama bilmediği şeyi yok sayarsa, koruması gerekenleri tehlikeye atardı.
“Bu Chuen için kötü mü?” diye sordu.
Leylin’in cevabı gecikmedi. “Evet.”
Opal’in cevabı daha sessiz geldi. “Zaten kötü.”
Sarsıntı geçince birkaç saniye boyunca dünya sessiz kaldı.
Sonra uzaklardan Chuen’in çanı duyuldu.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Opal’in yüzündeki renk değişti. Karanlık perilerinin yüzünde insanlardaki gibi kan çekilmesi olmazdı; ama mavimsi parıltısı soldu.
“Kasaba,” dedi.
Aimar artık beklemedi. “Hızlanıyoruz.”
Leylin başını salladı. Lip’i cübbesinin içine daha güvenli yerleştirdi. Opal birkaç nefes boyunca Aimar’ın yanında uçtu. Sonra külün ve sıcak rüzgârın içinde kanatları zorlanmaya başladı. Bunu belli etmemeye çalıştı ama Aimar fark etti.
“Opal,” dedi.
“Ne?”
“Çanta.”
Opal hemen ona baktı. “Ben yorulmadım.”
“Bunu söylemedim.”
“Stratejik kullanım mı?”
“Evet.”
Opal birkaç an direnmek istedi. Sonra Prenko’nun yeniden gürlediğini duydu. Gurur, kül yağmurunda çok işe yaramıyordu. Aimar sırtındaki çantanın üst kayışını gevşetti. Çantanın üst kısmında pelerin ve yumuşak bir kumaş parçası vardı. Opal süzülerek yaklaştı, önce içeriyi dikkatle inceledi.
“Fena değil,” dedi.
Aimar sabırla bekledi. “Teşekkür ederim.”
“Daha iyi düzenlenebilir.”
“Bunu yol üstünde konuşuruz.”
Opal çantanın içine girdi. Birkaç saniye sonra yalnızca başı dışarı çıktı. İçeriden sesi geldi.
“Ben burada geçici olarak bulunuyorum.”
Leylin güldü. “Elbette.”
“Burası benim yeni kayam değil.”
Aimar yürümeye başladı. “Anlaşıldı.”
“Ve Lip giremez.”
Lip, Leylin’in cübbesinden başını çıkarıp itiraz etti.
Opal çantadan ona baktı. “Hayır.”
Leylin, omzundaki maymuna döndü. “Kabul et. Diplomatik olarak kaybettin.”
Böylece hızlandılar.
Yol, Chuen’e yaklaştıkça daha işlek hale gelmeliydi; fakat bekledikleri kadar insan yoktu. Birkaç çiftçi arabası yol kenarına çekilmişti. Arabalardan birinin tekerleği kırılmış, sahibi kül içindeki yükünü düzeltmeye çalışıyordu. Yanından geçerken Aimar durmak istedi ama adam başını kaldırıp “Kasabaya gidin!” diye bağırdı. “Başkan herkesi meydana çağırıyor!”
“Ne oldu?” diye sordu Leylin.
Adam Prenko’ya baktı. “Dağ uyandı diyorlar.”
Opal çantanın içinden fısıldadı: “Dağ uyumuyordu ki.”
Kimse cevap vermedi.
Biraz sonra Chuen’in ilk evleri göründü.
Kasaba, Prenko’nun uzak gölgesini taşıyan açık arazide duruyordu. Uzun zamandır eski volkanın varlığıyla yaşamış, yollarını, evlerini ve hikâyelerini onun yönüne göre kurmuştu. Şimdi o hikâyelerin üstüne kül yağıyordu. Evler volkan taşından ve açık renk ahşaptan yapılmıştı; ama kül her rengin üstüne aynı gri örtüyü sermişti. Çatılardan ince dumanlar çıkıyor, bazı pencereler kapalı, bazıları yarı açık duruyordu. Sokaklarda koşuşturan insanlar vardı. Bir kadın kapısının önünde birikmiş külü süpürmeyi bırakmış, elindeki süpürgeyle öylece volkan tarafına bakıyordu. Bir çocuk annesinin eteğine yapışmıştı. Bir adam, dükkânının tabelasını içeri almaya çalışıyor ama elleri titrediği için ipi çözemiyordu.
Çan yeniden çaldı.
Aimar durdu.
Bu kasaba onun görevi değildi. Ona yazılı bir emir verilmemişti. Mensera’dan ayrılırken kimse Chuen’e gitmesini ve volkanın gölgesindeki halkı korumasını söylememişti. Ailesi ona bir yolculuk vermişti; kendi mottosunu bulması için. Kendi nedenini bulması için. Şimdi o neden, külün altında telaşla koşan insanların yüzlerinde duruyordu.
Belki de motto bir cümleyle bulunmazdı.
Belki önce bir yere varmak gerekirdi.
“Gidelim,” dedi.
Leylin başını salladı.
Opal, çantanın içinden Chuen’e baktı. Sesi bu kez oyunbaz değildi.
“Evim,” diye fısıldadı.
Aimar onu duydu ama bir şey söylemedi.
Bazen bir şövalyenin yapabileceği en onurlu şey, birinin söylediği tek kelimelik acıyı açıklamaya çalışmamaktı.
Üçlü, Chuen’in külle kaplı sokaklarına girdi.
Prenko artık yalnızca uzakta görünen bir dağ değildi; sıcaklık, koku, kül ve korku olarak Chuen’in üstüne çökmüştü. Kasabanın her taşında, her penceresinde, her yüzünde onun ağırlığı vardı.
Ve Chuen, onları bekliyordu.


BÖLÜM NOTU
Okuduğunuz için teşekkürler.
Opal artık yalnız değil. Fakat Chuen’e giden yol, bu üç yolcunun sandığından çok daha ağır bir şeye açılıyor.
Puanlarınızı ve yorumlarınızı ihmal etmeyin lütfen.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı