insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🎵 Opal'in Lip için söylediği şarkıyı dinlediniz mi?:

YouTube’da aç: Parlayan Şeyler Yenmez (Opal'in Dilinden)
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━


Bölüm 8 — Varzûlen

Bölüm 8: Varzülen

Dev solucanın cesedinden sonra tüneller değişti.

Aslında taş aynı taştı, karanlık aynı karanlık, sıcaklık aynı sıcaklıktı. Tavandan damlayan sıcak su aynı tıslamayla yere düşüyor, duvarların içindeki kristaller aynı zayıf ışığı taşıyor, uzaklarda Prenko’nun derin uğultusu aynı karanlık damarlar boyunca dolaşıyordu. Ama ekibin gözleri değişmişti. Bazen bir yer değişmezdi; onu görenlerin içindeki güven kırılırdı. Bir yolu yapanın öldürülebileceğini gördükten sonra, yolun kendisi artık güven vermezdi. Her kıvrımın ardında bir hatıra, her çizginin üstünde bir yara vardı.

Safran daha sessiz yürüdü.

Büyük sopasını her zamankinden daha dikkatli yere koyuyor, tünelin duvarlarına arada bir elini sürüyordu. Sanki Şekillendirici’nin bıraktığı izlerden son kez özür diliyor gibiydi. O iri parmaklar taşın üstüne değdiğinde, tünel cevap vermiyordu. Ya da cevap veriyordu da cevap, Safran’ın yüzünü biraz daha düşürmekten başka bir şeye yaramıyordu. Şekillendirici’nin bıraktığı izler artık yalnız yol değil, geride kalmış birinin el yazısı gibiydi.

Opal, Aimar’ın çantasının kenarında oturuyor ama laf atmıyordu.

Aimar onun sessizliğini fark etti. Normalde Opal’in sessizliği kısa sürerdi; ya Lip’e sataşır, ya Tıkırtı’ya laf eder, ya da çantanın düzeni hakkında yeni bir şikâyet bulurdu. Şimdi ise gözleri tünelin karanlığındaydı. Küçük elleri çantanın kenarını tutmuştu. Kanatları sırtında kapalı duruyor, yalnızca bazen çok hafif titriyordu.

Lip de sessizdi.

Leylin’in omzuna çıkmıştı ama çevreye her zamanki gibi atılmıyor, taş çıkıntılarını kurcalamıyor, Tıkırtı’nın ceplerine bakmıyordu. Kuyruğu Leylin’in boynunun arkasından dolanmıştı. Leylin, maymunun zihnindeki kıpırtıları hissediyordu. Artık az önceki oyun yoktu. Merak vardı ama merakın üstüne ağır bir şey oturmuştu. Bir görüntü, bir koku, bir kırılmış duyarga, bir küçük perinin ağlaması. Lip bunları kelimelere çeviremiyordu; ama kelimeler bazen görüntüler kadar ağır olmazdı zaten.

Tıkırtı bile bir süre cihazlarını daha az tıkırdattı.

Bu onun için büyük bir sessizlikti.

Sonra tünelin sonunda duvar çıktı.

İlk bakışta yol bitmiş gibiydi. Geniş koridor, siyah ve kırmızı damarlarla çizilmiş büyük bir taş yüzeye dayanıyordu. Yüzey dümdüz değildi; eski bir çöküşün ardından sıkışıp kalmış gibi kabarıyor, bazı yerlerde kıvrılıyor, bazı yerlerde ince yarıklar açıyordu. Kül ve sıcak su bu yarıkların içine dolmuş, sonra kuruyup koyu lekeler bırakmıştı.

Safran durdu, başını kaşıdı.

“Yol vardı,” dedi.

Tunahan haritaya baktı. Haritanın eski çizgileri, titrek kristal ışığında solgun görünüyordu. “Burada geçit işaretli.”

Aimar duvara yaklaştı. Eldivenli eliyle taşın yüzeyini yokladı. “Çökmüş olabilir.”

“Tamamen değil,” dedi Leylin.

Aimar ona döndü.

Leylin, duvarın sağ tarafındaki ince gölgeye bakıyordu. Taşın sağ tarafında, iki kaya tabakasının arasında çok dar bir açıklık vardı. Bir insan kolu bile zor geçerdi. Açıklık yukarı doğru ince bir çizgi halinde uzanıyor, sonra kıvrılıp karanlığın içine kayboluyordu. İçinden hafif bir hava akımı geliyordu. Hava sıcak, kükürtlü ve garip biçimde ağırdı. Ama akıyordu. Bu, öte tarafta boşluk olduğu anlamına geliyordu.

Opal de aynı yöne döndü.

Karanlık orada farklıydı. Büyük tünelin karanlığı yaşlı ve yorgundu. Bu yarığın karanlığı ise sıkışmıştı. Nefesini tutmuş, bir şey söylememek için kendini zorlayan biri gibi.

“Ben geçerim,” dedi Opal.

Aimar hemen döndü. “Hayır.”

Opal kaşlarını kaldırdı. “Soruyu sormadan cevap verdin.”

“Çünkü soruyu biliyorum.”

“Bu çok sinir bozucu.”

Leylin açıklığa yaklaştı. Gözlerini kıstı. “İçeride enerji var. Kristal yoğunluğu olabilir. Ama aynı zamanda ateş cepleri de olabilir. Şeffaf enerji parçalanıyor, sonra geri birleşiyor. Dar alanlarda bu iyi bir işaret değildir.”

Tıkırtı’nın gözleri parladı. “Kristal mi?”

Aimar ona bakmadan, “Hayır,” dedi.

“Ben bir şey demedim.”

“Diyecektin.”

Tıkırtı ağzını kapattı ama gözleri hâlâ yarığın içindeydi.

Tunahan, açıklığı inceledi. Parmaklarını taşın kenarına yaklaştırdı, içeri doğru akan havayı yokladı. “Opal içeri girerse diğer tarafta yol olup olmadığını öğrenebiliriz. Fazla ileri gitmeyecek.”

Aimar’ın yüzü sertleşti. “Onu tehlikeye atıyoruz.”

Opal çantadan çıktı ve Aimar’ın göz hizasına kadar yükseldi. Küçük bedeni, Aimar’ın zırhlı gövdesinin karşısında neredeyse bir kıvılcım gibi kalıyordu; ama bakışı geri çekilmedi.

“Beni kimse bir yere atmıyor,” dedi. “Ben gidiyorum.”

“Opal…”

“Ben küçük olduğum için bazen işe yararım. Bunu sevmeyebilirsin ama doğru.”

Aimar cevap veremedi.

Opal’in sesi yumuşadı ama kararından bir şey kaybetmedi. “Ayrıca burası benim evimin altı. Senin değil.”

Bu cümle tartışmayı bitirdi.

Aimar’ın eli istemsizce kılıcının kabzasına gitti, sonra orada kaldı. Kılıç, bu yarıkta hiçbir işe yaramayacaktı. Bazen korumak, birinin önüne geçmek değil, onun gitmesine izin verip dönmesini beklemekti. Aimar bunu hiç sevmedi. Çünkü beklemek, kılıç tutmaktan daha çıplak bir çaresizlikti. Ama sevmemesi, doğru olmadığı anlamına gelmiyordu.

Tunahan, “Sabit dur,” dedi.

Opal havada durdu. Kanatları onu taşıyordu ama tüneldeki sıcak hava yüzünden hareketleri normalden daha kesikti. Tunahan, ona yaklaşmadan önce derin bir nefes aldı. Bu kez yaptığı şey, yamaçtaki hava süzme kalkanı kadar geniş olmayacaktı. Daha küçük olacaktı. Daha hassas. Bu yüzden belki daha zor.

Önce sağ elinin iki parmağını havaya kaldırdı. Parmak uçlarıyla çevredeki temiz kalmış hava akımlarını yokladı. Temiz hava burada bol değildi; tünelin içinde dolaşan her şeyin üstünde kükürt, sıcak taş ve eski büyü kalıntısı vardı. Yine de Tunahan, ana kalkanın kenarında biriken daha berrak akımları buldu. Onlara dokunduğunda hava, görünmez bir su gibi parmaklarının çevresine toplandı.

Sonra sol elini kaldırdı.

Ekip etrafında hâlâ çok ince bir tabaka halinde duran önceki hava süzme kalkanından bir parça ayırdı. Bu parça kopan kumaş gibi ayrılmadı. Daha çok, durgun suyun yüzeyinden kaldırılan ince bir zar gibi yükseldi. Şeffaf enerji iplikleri bu zarın kenarlarında titredi. Tunahan onları çekmedi; çekerse kopacaklarını biliyordu. Bunun yerine sağ elindeki temiz hava akımını, sol elindeki zara doğru yavaşça üfler gibi yönlendirdi.

Leylin bunu dikkatle izledi.

Şeffaf iplikler önce Opal’in çevresinde gevşek bir halka oluşturdu. Sonra beyaza çalan enerji dışarıdan geldi ve bu halkayı tutmaya başladı. Tunahan’ın parmakları havada küçük, ölçülü hareketler yapıyordu. Her hareket, Opal’in bedeninin çevresinde bir bağ noktası kuruyor; gri düğümler, o bağ noktalarını sabitliyordu. Gri burada ağır değildi. Yama gibi değil, dikiş gibiydi. Çok küçük, çok dikkatli dikişler.

Opal’in etrafında bir parmak mesafede duran ince bir hava kabuğu oluştu.

Kabuğun kendisi görünmüyordu ama varlığı, Opal’in saçlarının uçlarının hafifçe kıpırdamasından, kanatlarının kenarında beliren çok ince titreşimden ve etrafındaki kül tanelerinin ona değmeden önce yön değiştirmesinden anlaşılıyordu. Opal kanatlarını biraz kapatınca kabuk onunla birlikte daraldı. Ama bedenine yapışmadı. Onu sıkmadı. Hareketini izledi; küçük bir gecikmeyle, nefes alan bir zar gibi.

Tunahan’ın alnında ince bir ter belirdi.

Parmakları titredi. Bu titreme önceki büyüdeki gibi kısa bir sarsıntı değildi; daha ince ama daha uzun süren bir gerginlikti. Sağ elinin yüzük parmağı bir an istemsizce kıvrıldı. Tunahan onu hemen düzeltti ama Leylin gördü. Bu kadar hassas bir kalkan, güçten çok sinirleri yakıyordu. Küçük bir varlığın çevresine uyumlu, hareketli bir kalkan yapmak, geniş bir alanı süzmekten daha az güç ama daha fazla dikkat istiyordu. Tunahan dikkatini bir an kaçırsa, kabuk ya fazla genişleyip yarıkta takılacak ya da fazla daralıp Opal’in kanatlarını sıkacaktı. Büyünün tehlikesi dışarıdan bakınca büyük görünmüyordu; ama tam da bu yüzden tehlikeliydi. Küçük bir hata, küçük bir bedende büyük sonuç doğurabilirdi.

“Ateş kalkanı değil,” dedi sonunda. Sesi alçaktı ama düzgündü. “Dumanın bir kısmını keser. Sıcaklık değişimini kısa süre dengeler. Ama seni lavdan, çökmeden ya da kötü kararlardan korumaz.”

Opal yutkundu. “Lavla arkadaş olmayacağım.”

Tıkırtı mırıldandı. “Bu iyi bir ilke.”

Leylin, Opal’e yaklaştı. “Bir şey görürsen seslen. Enerji çok bozulursa geri dön. Şeffaf akış kopuyormuş gibi hissedersen de geri dön.”

Opal ona baktı. “Şeffaf akış kopuyormuş gibi hissedip hissetmediğimi nasıl anlayacağım?”

Leylin bir an düşündü. “Her şey aynı anda biraz yanlış gelirse.”

“Bu çok yardımcı olmadı.”

“Biliyorum. Ama daha iyi açıklayamıyorum.”

Lip, Leylin’in omzundan Opal’e baktı. Bu kez onunla yarışmak istemiyor gibiydi. Küçük elini kaldırdı.

Opal ona baktı. “Merak etme. İlk önemli şeyi ben bulacağım.”

Lip bu sefer itiraz etmedi.

Bu itirazsızlık, Opal’in göğsünde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. Yarış kazanmış gibi hissettirmedi. Daha çok, biri ona dikkatli ol demiş de bunu kelime bilmeden söylemiş gibi geldi.

Aimar son kez konuştu. “Çok ileri gitme.”

Opal, onun sesindeki sertliğin altında saklanan korkuyu duydu. Bu kez itiraz etmedi. “Dönmeye çalışacağım.”

“Çalışmak değil.”

Opal küçük bir süre sustu. Sonra başını salladı. “Döneceğim.”

Aimar da başını salladı. Bu tek kelimeyi, bir yeminden daha dikkatli aldı.

Opal dar yarığa girdi.

İlk birkaç adım kolaydı. Taşlar ona göre geniş sayılırdı. Karanlık, kanatlarının ucuna dokunuyor ama onu itelemiyordu. Sonra geçit daraldı. Kanatlarını tamamen kapatması gerekti. Drenjleri taşın üstünde hafif toz izleri bıraktı. Hava kalkanı etrafında ince bir uğultu yapıyordu. İçerideki sıcaklık bir anda artıp azalıyor, kükürt kokusu boğazını yakıyordu. Tunahan’ın kabuğu kokunun en keskin kısmını kırıyordu ama hepsini değil. Opal her nefeste volkanın içinden bir şey içiyormuş gibi hissetti.

Ama karanlık ona yol veriyordu.

Bu, tünelin güvenli olduğu anlamına gelmiyordu. Karanlık bazen yalnızca tanırdı, korumazdı. Yine de Opal, gölge çizgilerinin nerede inceldiğini, taşın hangi çıkıntısının kanadına değeceğini, hangi boşluğun içine girebileceğini hissedebiliyordu. Karanlık ona annesi gibi davranmıyordu; daha çok eski ve huysuz bir rehber gibi, yanlış yere basarsa düşeceğini önceden belli ediyordu. Bir insan burada yalnızca sıkışırdı. Opal ise karanlığın küçük boşluklarını okuyabiliyordu.

İlerledikçe kristaller belirdi.

İlk başta duvarların içinde ince damarlar halindeydiler. Sonra büyüdüler. Mor, kırmızı, kül grisi ve yer yer yeşilimsi ışıklarla parlıyorlardı. Bazıları keskin ve düzdü; bazıları sanki içerden üflenmiş cam gibi kabarmıştı. Kristallerin içinde hava kabarcıkları, kül taneleri, taş parçaları vardı. Birkaçının içinde küçük böcekler sıkışmıştı. Böceklerin bacakları incecik çizgiler halinde donmuş, antenleri hâlâ dışarı uzanmak ister gibi kalmıştı. Başka bir kristalin içinde yarasa kanadına benzeyen ince bir kemik parçası vardı. Belki gerçekten yarasaydı. Belki başka bir şey. Kristal, onu ne olduğundan çok ne zaman sustuğuyla hatırlıyordu. Opal bu düşünceden hoşlanmadı. Bir şeyin son anının, bütün varlığından daha net kalabilmesi ona haksızlık gibi geldi.

Opal bir kristalin yanına yaklaştı. İçindeki böceğin antenleri, şeffaf taşın içinde çok ince bir kıvrımla donmuştu. Sanki son anda dışarıyı aramıştı.

“Üzgünüm,” diye fısıldadı.

Neden söylediğini bilmiyordu. Ama söyledi.

Biraz ileride yerden çıkmış küçük bir kristal parçası vardı. Diğerleri kadar büyük değildi. Yarım kırılmış gibiydi. İçinde gri ve şeffaf ışık birlikte dönüyordu. Gri ışık ağır, şeffaf olan ise neredeyse görünmezdi; ama ikisi birbirini itmeden, küçük bir girdap gibi aynı taşın içinde kalmıştı. Opal yaklaştığında kristal çok hafif titreşti. Belki hava kalkanına tepki verdi. Belki Opal’in karanlığına. Belki de yalnızca Prenko’nun derinlerinden gelen uğultuya.

Opal onu eline aldı.

Kristal avucuna göre büyüktü ama taşıyabilirdi. Neden aldığını bilmiyordu. Belki Tıkırtı’ya göstermek için. Belki Leylin’in enerjiye bakmasını sağlamak için. Belki de sadece bu karanlık yerde bir şeyi yanında götürmek istediği için. Şekillendirici’nin ölüsünün yanından eli boş ayrılmıştı. Bu kristal ölü değildi; ama içinde donmuş bir şeyin hatırasını taşıyordu. Belki de Opal, nedenini bilmeden, ileride bir şeye yarayacak küçük bir parçayı değil; kaybolmuş bir anı cebine koyuyordu.

Kristali küçük kesesine koydu.

Sonra nefes sesi duydu.

Opal dondu.

Bu, tünelin içindeki hava değildi. Taşın çatlaması değildi. Cıvık’ın ıslak hareketi değildi. Çok daha büyük, çok daha eski, çok daha yorgun bir sesti. Bir dağın uyurken aldığı nefes gibi. Ama bu nefes düzenli değildi. Aralarda kesiliyor, sonra derinden, acıyla geri dönüyordu. Her nefes alındığında yarığın duvarları çok hafif titreşiyor, kristallerin içindeki ışıklar kısılıp yeniden beliriyordu.

Opal geri dönmeliydi.

Bunu biliyordu.

Yine de ilerledi.

Kendisini cesur hissetmedi. Cesaret, o anda aklına gelen bir kelime değildi. Daha çok, karanlıkta yalnız kalmış bir şeyin yanında kimse yoksa, oraya gitmek gerektiğini düşündü. Bu düşünce ona aitmiş gibi de gelmedi; sanki kayasının gölgesinde geçirdiği bütün geceler, Chuen’in bütün suskun akşamları ve az önce gördüğü Şekillendirici’nin ölümü onu aynı yere itmişti. Bu düşünce küçük, basit ve korkunçtu. Çünkü çoğu büyük karar, insanın ya da perinin kendine büyük sözler söylemesiyle değil, küçük bir şeyi yalnız bırakmak istememesiyle başlardı.

Dar geçit birden açıldı.

Opal, gördüğü şeyi önce anlayamadı. Çünkü beyni, karşısındaki büyüklüğü kabul etmek istemedi. Mağara sanmıştı. Sonra mağaranın duvarı hareket etti.

Bir gölge değil, bir göz açıldı.

Varzûlen oradaydı.

Kadim ejderha, mağaranın neredeyse tamamını dolduruyordu. Gövdesi taşla bütünleşmiş gibiydi; pullarının arasından kristaller çıkmış, bazı yerlerde kemik gibi beyaz, bazı yerlerde obsidyen gibi siyah kabuklar oluşmuştu. Kanatları vardı ama açılacak yer yoktu. Bir kanadı çok eski bir çöküntünün altında kalmış, üstüne yüzyıllar boyunca yeni taş katmanları binmişti. Diğeri bedenine yapışmış, pulların arasına kristal damarları işlemişti. Boynundan aşağı inen pullar, zamanla parlaklığını yitirmiş; üstlerine Prenko’nun külü, kristalin sertliği ve yüzyılların yorgunluğu sinmişti.

Ejderhanın başı mağaranın bir ucunda, yarı çökmüş taş kemerlerin altında duruyordu. Boynunun çevresinde eski yanık izleri vardı ama bunlar savaş izine benzemiyordu. Daha çok, volkanın içinde uzun süre yaşamış bir varlığın taşıdığı izlerdi. Burnunun kenarlarından çıkan nefes, sıcak buhar halinde yükseliyor, sonra tavandaki kristallerin altında dağılıyordu. Her nefeste mağaradaki ışık biraz değişiyordu. Zümrüt, kızıl, kül grisi. Sonra yine karanlık. Varzûlen nefes aldıkça mağara varlığını hatırlıyor, nefesi kesildikçe unutmaya başlıyordu.

Varzûlen başını çok az kaldırabildi.

Bu hareket bile mağaranın içindeki küçük taşları titretti.

Opal korkudan geri çekildi. Hava kabuğu onunla birlikte titredi. Kanatları kapalıydı; kaçmak istese bile hemen dönemeyeceğini biliyordu.

Ejderhanın gözü ona baktı.

O göz, bir yaratığın gözü değildi yalnızca. Çok şey görmüş, çok şey beklemiş, çok uzun süre yalnız kalmış bir varlığın gözüydü. İçinde sönmekte olan kızıl bir ateş, etrafında zümrüt bir hatıra vardı. Göz kapağı ağırdı. Açık kalmak için bile savaş veriyordu.

“Geç…” dedi ejderha.

Sesi taşların içinden geliyordu. Kelime değil, titreşimdi. Yine de Opal anladı.

“Geç kaldın…”

Opal’in boğazı düğümlendi. “Kime?”

Ejderha gözünü yavaşça kapatıp açtı. “Hepimiz… geç kaldık.”

Opal korkusunu unuttu.

Karşısındaki varlık o kadar büyüktü ki bir hamlesiyle onu yok edebilirdi. Ama Varzûlen’in içinde yok edecek güç kalmamıştı. Acı vardı. Bekleyiş vardı. Yalnızlık vardı. Opal bunları hissetti. Karanlık perileri karanlığı hissederdi; ama Opal o an yalnızca karanlığı değil, canlı yaşamın son nefesini de hissetti. Bu nefes, mağaradaki bütün gölgelerin üstüne oturmuştu. Varlık hâlâ buradaydı. Ama yavaş yavaş çekiliyordu. Opal bunu, bir mumun sönmesi gibi değil, büyük bir evden son kişinin çıkması gibi hissetti.

Opal yavaşça yaklaştı.

“Sen Varzûlen misin?” diye sordu.

Bu adı nasıl bildiğini bilmiyordu. Belki ejderhanın nefesi söylemişti. Belki eski hikâyelerden bir kırıntıydı. Belki karanlık, adları bazen taşırdı ve doğru an geldiğinde onları küçük bir perinin diline bırakırdı.

Ejderhanın gözünde çok hafif bir ışık belirdi. “Adımı… hâlâ taşıyan var mı?”

“Ben şimdi taşıyorum,” dedi Opal.

Cümle küçük ağzından çıktıktan sonra mağarada bekledi. Sanki ad, Varzûlen’den Opal’e geçerken bir an havada asılı kaldı.

Bu cümleyi söylediği anda ağlamaya başladı.

Önce sessizdi. Sonra küçük bedeni sarsıldı. Gözyaşları yanaklarından süzülüp çenesine, oradan da karanlık mağaranın sıcak taşına düştü. Kendisi bile neden bu kadar ağladığını tam bilmiyordu. Şekillendirici için ağlamıştı ama bu başka bir şeydi. Şekillendirici’yi ölü bulmuştu. Varzûlen ise ölüyordu. Yalnız ölüyordu. Ölünün yanında kalmak acıydı; ölmekte olanın yanında durmak ise insanın, perinin, herhangi bir canlının elinden hiçbir şey gelmediğini yüzüne vuruyordu. Yüzyılların ağırlığı altında, Anka’nın sıcaklığına bağlı kalmış, onun nefesi zayıfladıkça kendi nefesi de çözülmüş bir varlık ölüyordu.

Opal onun başına ulaştı.

Ejderhanın başı, Opal için bir kaya değil, küçük bir tepe gibiydi. Pullarının her biri Opal’in gövdesinden büyüktü. Yine de elini uzattı. Minik avucunu soğumaya başlayan bir pulun üstüne koydu.

“Canın çok mu yanıyor?” diye sordu.

Varzûlen cevap vermek için uzun süre nefes aldı. “Artık… az.”

“Bu iyi mi?”

“Son yaklaştığında… acı küçülür. Hatıra büyür.”

Opal daha çok ağladı.

Kollarını açıp ejderhanın başına sarılmaya çalıştı. Elbette sarılamadı. Bedeni, Varzûlen’in yüzündeki tek bir pulun kenarına ancak ulaşabiliyordu. Ama o yine de yüzünü ejderhanın soğuk, sert, kristalleşmiş derisine bastırdı. Kollarını yettiği kadar açtı. Sanki bütün varlığıyla ona yalnız değilsin demek istiyordu. Kolları yetmiyordu. Bedeni yetmiyordu. Ama Opal yine de vazgeçmedi; çünkü bazen sarılmak, gerçekten sarmaktan çok, gitmemekti.

Varzûlen’in nefesi bir an yumuşadı.

“Sen… küçüksün,” dedi.

Opal hıçkırarak cevap verdi. “Biliyorum.”

“Kalbin… değil.”

Opal konuşamadı.

Mağaranın içinde, ejderhanın sesi bir rüya gibi akmaya başladı. Varzûlen artık kelimeleri Opal’in kulağına değil, zihnine ve kalbine söylüyordu. Her kelime taşın içinden, kristalin içinden, eski ateşin yorgun yerinden geçerek geliyordu.

Dünyanın ilk zamanlarını anlattı.

Henüz göğün tam açılmadığı, taşın kendi adını yeni öğrendiği, suların yataklarını bulmak için dünyayı yokladığı çağları. Enerjilerin üst üste binip zincirler oluşturduğu, sonra o zincirlerin kırılınca gökte ve yerde yeni yollar açtığı zamanları. İlk ejderlerin ateşten, sudan, topraktan, fırtınadan, zehirden ve buzdan biçim aldığını anlattı. Bazıları denizin altındaki karanlıkta gözlerini açmıştı. Bazıları fırtına bulutlarının içinde doğmuştu. Bazıları dağların kalbinde, bazıları buzun sessizliğinde, bazıları zehrin yeşil uykusunda kendini bulmuştu.

Opal bunları bir masal gibi değil, bir rüya gibi gördü. Anlatılan şeyler sıralı değildi; biri diğerinden önce mi olmuştu, yoksa hepsi aynı eski zamanın içinde mi parlıyordu, anlayamadı. Varzûlen’in hafızası, kelimelerden çok imgelerle konuşuyordu.

Ateşten kanatlanan gövdeler. Suyun içinde kıvrılan uzun boyunlar. Göğe dokunduğunda yıldızları yerinden oynatacak kadar büyük gölgeler. Toprağın altında uyuyan pullar. Buzun içinde bekleyen gözler. Zehrin çevresinde açan garip çiçekler.

“Bazılarımız…” dedi Varzûlen, “göğü delip enerjileri serbest bırakabilecek kadar büyüktü. Bazılarımız kendi adını söyleyince dağlar cevap verirdi. Bu yüzden gittiler. Saklandılar. Uzaklaştılar. Kendi büyüklüklerinin anlamını aradılar.”

Nefesi kesildi. Sonra geri geldi.

“Biz… dünyaya fazla büyüktük.”

Opal, gözyaşlarının arasından onu dinledi. Kendisini o an her zamankinden küçük hissetti. Ama Varzûlen’in biraz önce söylediği söz, küçüklüğün kalbin ölçüsü olmadığını hâlâ pulların üstünde sıcak tutuyordu.

“Ben Prenko’ya kaldım,” dedi Varzûlen. “Ateşin altında, taşın içinde. Kanadım kırıldı. Yol kapandı. Zaman geçti. Taş büyüdü. Ben kaldım.”

Opal, onun bedenine işlemiş kristallere baktı. Her biri bir yıl değil, belki onlarca yıl gibi duruyordu.

“Sonra o geldi,” dedi Varzûlen.

“Anka mı?”

Varzûlen’in gözündeki sönük zümrüt hatıra bir an parladı. “O… sıcaklık değildi yalnızca. Ateşi sakinleştiren nefesti. Volkanın kalbindeki şarkıydı. Beni hapsetmedi. Beni yaşattı. Ben çıkamadım… ama yalnız değildim. Çünkü onu duyardım.”

Opal, Anka’yı hiç görmeden onun sesini hayal etti.

Sıcak ama yakmayan. Güçlü ama ezmeyen. Bir dağın kalbinde yaşayan dost. Chuen’in taşlarına, ekmek kokusuna, çocukların sorularına ve yaşlıların hikâyelerine karışmış görünmeyen bir kanat. Opal, Anka’yı hiç görmeden özlediğini fark etti.

“Şimdi duyamıyor musun?” diye sordu.

Varzûlen’in nefesi kesildi.

Mağaradaki kristaller bir an sönükleşti.

“Zayıf,” dedi ejderha. “Çok zayıf. Ona karanlık yaklaşıyor. Bağlar kesiliyor. Ben… çözüldüm.”

Opal başını kaldırdı. “Onu kurtaracağız.”

Bu söz, kılıç yemini gibi çıkmadı. Büyük bir kahramanın büyük kararı gibi de değildi. Daha çok ağlayan bir çocuğun, sevdiği bir şeyin kırılmasına izin vermeyeceğini söylemesi gibiydi. Ama bazı yeminler, en güçlü hâline tam da böyle söylenince kavuşurdu. Çünkü o sözlerde gösteriş değil, kalmaya çalışan bir kalp olurdu.

Varzûlen ona uzun uzun baktı. O bakışta umut vardı ama umut, yaşlı bir varlığın elinde kırılgan bir taş gibi duruyordu.

“Küçük kalp,” dedi. “Onu görürsen…”

Opal hemen yaklaştı. “Söyle. Söyle ne diyeceğimi.”

Varzûlen’in gözü yavaşça kapandı, sonra son kez açıldı.

“Ona söyle… bekledim. Kızmadım. Yalnız ölmediğimi söyle. Ve…”

Nefesi dağıldı.

Opal ağlayarak, “Ve?” dedi.

“Yalnız… kalmasın.”

Son kelime, mağaranın içinde bir taş gibi düştü.

Opal bu cümleyi kalbine almaya çalıştı ama kalbi zaten ağrı doluydu. Yine de aldı. Çünkü bu bir mesajdı. Çünkü Varzûlen onu ona emanet etmişti. Emanetler, insanın hazır olup olmadığına bakmazdı; geldiklerinde yer açtırırlardı.

Ejderhanın başı yavaşça inmeye başladı.

Sonra, ölümün hemen kıyısında, Varzûlen’in gözündeki zümrüt hatıra bir kez daha titredi. Çok zayıf. Çok uzak. Ama hâlâ orada.

“Ve ona söyle…” dedi.

Opal nefesini tuttu.

Varzûlen’in sesi artık neredeyse ses değildi. Taşın içinden geçen son sıcaklıktı.

“Çok güzel… bir çocuğu olacak.”

Opal bu cümlenin anlamını bilmiyordu. Kimden söz ettiğini, nasıl bir çocuktan bahsettiğini, bunun umut mu, kehanet mi, hatıra mı olduğunu bilmiyordu. Cümle, mağaranın karanlığında fazla parlak bir şey gibi kaldı. Ama anlamaması, onu taşıyamayacağı anlamına gelmiyordu.

“Tamam,” dedi hıçkırarak. “Söyleyeceğim.”

Varzûlen’in başı çok yavaş yere indi. Bu iniş bile tünelin derinlerinde yankılandı. Gözündeki zümrüt hatıra söndü. Kızıl ışık bir süre daha direndi. Sanki çok eski bir ateş, son kez kendi adını hatırlamaya çalışıyordu. Sonra o da karanlığa karıştı.

Opal, ejderhanın başına sarılı kalmaya çalıştı.

“Hayır,” diye fısıldadı. “Ben buradayım. Ben buradayım. Yalnız değilsin.”

Ama Varzûlen gitmişti.

Mağaranın karanlığı değişti. Bir varlığın varlığıyla dolu olan yer, birden boşaldı. Opal o boşluğu bedeninde hissetti. Canlı yaşamın çekilişini ilk kez bu kadar açık algılıyordu. Bir nefesin bitmesi, yalnızca sesin kesilmesi değildi. Dünya biraz eksiliyordu. Sanki mağaranın duvarları aynı yerde kalmış ama içlerinden bir anlam çekilmişti. Kristaller hâlâ parlıyordu; ama artık birine cevap vermiyorlardı. Biraz önce Varzûlen’in nefesiyle renk değiştiren taşlar, şimdi kendi ışıklarını bile daha yalnız taşıyordu.

Opal’in elleri Varzûlen’in soğumaya başlayan pullarının üstünde kaldı.

Kesesindeki gri-şeffaf kristal hafifçe titredi. Opal bunu fark etmedi. O anda cebindeki küçük taş değil, göğsündeki büyük emanet ağırdı.

Uzaktan Aimar’ın sesi geldi.

“Opal!”

Ses dar yarığın içinden kırılarak geldi. Endişeliydi. Sert değildi. Korkuyordu.

Leylin’in sesi de duyuldu. “Opal, cevap ver!”

Opal cevap vermek istedi ama sesi çıkmadı. Küçük elleri hâlâ ejderhanın pullarındaydı. Yüzü gözyaşı içindeydi. Varzûlen’in son mesajı, kalbinin içine ağır bir emanet gibi yerleşmişti.

Bekledim. Kızmadım. Yalnız ölmediğimi söyle. Yalnız kalmasın. Çok güzel bir çocuğu olacak.

Bu cümleler artık yalnız söz değildi. Opal’in içinde taşınan küçük, ağır, sıcak şeylerdi.

Sonunda güçlükle fısıldadı.

“Buradayım.”

Sesi çok zayıftı.

Ama tünel onu taşıdı.

Efsanevi Kart: Varzülen




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı