insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Bölüm 10 — Sükûnet’in İzleri

10. Bölüm

Tünellerdeki izler artık eski değildi.

Şekillendirici’nin açtığı yollarda zamanın sabrı vardı. Taş orada itile itile, yoklana yoklana, kırılmadan biçim almıştı. Duvarlardaki pürüzsüz kıvrımlar, bir varlığın acele etmeden, kendinden emin ve dağın ritmini dinleyerek ilerlediğini anlatıyordu. Varzûlen’in sessiz mağarasına giden dar yarıklarda da zamanın ağırlığı vardı. Kristaller yavaş yavaş büyümüş, karanlık kendine yer bulmuş, sıcak taş yıllar boyunca soluk alıp vermişti.

Fakat şimdi karşılarına çıkan işaretler sabırsızdı.

Keskin.

Zorlayıcı.

Aceleyle yapılmış.

Taşın doğal damarlarına uymuyorlardı. Onları kesiyor, bastırıyor, bazen de taşın kendi yönünü umursamadan içinden geçiyorlardı.

Birinin yolu açmasıyla birinin yolu yaralaması arasındaki fark, Prenko’nun derinlerinde taşın yüzüne yazılmıştı. Şekillendirici yolu biçimlendirmişti. Buradan geçenler ise yolu incitmişti. Bu izlerde yol bulma niyeti yoktu; hedefe varma hırsı vardı.

Safran bunu ilk hissetti. Önde yürüyordu ama adımları artık yalnız rehber adımları değildi; sanki her yeni kırıkta, tünelin kendisinden özür dilemesi gerektiğini düşünüyordu. Büyük sopasını taşın üstüne dikkatle koyuyor, bazen de durup duvarlara bakıyordu. Opal, Aimar’ın çantasının kenarında oturmuştu. Kesesinin ağzını bir eliyle tutuyordu. İçeride Tıkırtı’nın artık kendisinde olduğunu bilmediği küçük şişe vardı. Diğer yanda Varzûlen’in mesajı, hiçbir keseye sığmayacak kadar ağır biçimde göğsünde duruyordu. Opal onu tekrar etmiyordu; çünkü bazı sözler çok sık dokunulursa incinir sanıyordu.

Leylin, havadaki şeffaf enerji kırıntılarını izliyordu. Lip, omzunda huzursuzdu. Maymunun kuyruğu Leylin’in boynuna normalden daha sıkı dolanmıştı. Tıkırtı, yol boyunca birkaç kez iç cebini yoklamış ama şişenin eksikliğini henüz fark etmemişti. Her seferinde başka bir cebi kontrol etmiş, sonra kendi düzeninin karmaşıklığına güvenip yürümeye devam etmişti. Karmaşa, onun için bazen saklanma biçimiydi. Ne yazık ki bu kez başkasına da saklanma imkânı vermişti.

Aimar, bunun farkında değildi. Onun dikkati tünelin önündeydi. De’Flue zırhının üstünde kül ve taş tozu birikmişti. Sol omzundaki Elisyas sembolünün üç kılıcı hâlâ seçiliyordu ama parlak değildi. Belki de iyi olan buydu. Bu tünelde fazla parlayan her şey ya tehlike çekiyor ya da birinin son anısını saklıyordu.

Bir duvar, boydan boya yanmıştı.

Yanık izi sıradan ateşin bıraktığı is gibi değildi. Kızıl enerji taşın içine işlemiş, yüzeyi çatlatmış ve çatlakların kenarlarını cam gibi parlatmıştı. Taş, alevle karşılaşmış gibi değil, öfkeyle zorlanmış gibi görünüyordu. Bazı yerlerde kızıl çizgiler hâlâ sönük sönük parlıyor, havanın içindeki sıcaklığı kendilerine çekiyordu. Kızıl enerji burada alev gibi davranmamıştı; daha çok kızgın bir kama gibi taşın içine sokulmuş, sonra içerden çevrilmişti.

Tıkırtı hemen yanına çömeldi.

Aimar, “Dokunma,” dedi.

“Dokunmuyorum,” dedi Tıkırtı. “Yaklaşıyorum. Yaklaşmak, dokunmanın henüz suç sayılmayan akrabasıdır.”

Opal çantadan baktı. “Bunu kimseye savunma olarak söyleme.”

Tıkırtı cevap vermedi. Cihazını çıkardı, ince iğnesini yanık yüzeye yaklaştırdı. Gösterge önce titredi, sonra kırmızı cam yuvasında ince bir parıltı belirdi. Cihazın içindeki küçük metal dil, tıkır tıkır üç kez vurdu.

“Kızıl enerji,” dedi Tıkırtı. Bu kez sesi oyunbaz değildi. “Yoğun. Saldırı amaçlı. Kontrollü değil, zorlayıcı. Taşı parçalamak için kullanılmış. Yüksek ısı değil yalnızca; yönlendirilmiş basınç da var. Ateşle itmişler. Hayır, itmekten çok… taşı kendi içinde geriye doğru korkutmuşlar.”

Aimar ona baktı.

Tıkırtı omuz silkti. “Bazen teknik cümleler yetmez.”

Aimar duvara dokunmadı ama izleri inceledi. “Geçit açmak için.”

Leylin, yanık çizgisinin bitip karanlığa karıştığı noktaya baktı. Şeffaf enerji orada incelmişti. “Ya da bir şeyi dışarı çıkarmamak için.”

Bu ihtimal herkesi susturdu.

Safran’ın parmakları sopasının üstünde sıkıldı. “İçerde biri var mıydı?”

Kimse cevap veremedi.

Tunahan, yanık izinin kenarındaki daha soluk çizgilere baktı. “Bazen aynı büyü hem kapıyı kırar hem de kapıdan çıkmak isteyen şeyi geri iter. Kızıl enerji bunu tek başına uzun süre tutamaz; ama yolu açan ilk darbe ya da kaçışı durduran son korkutma için kullanılır. Hangi amaçla kullanıldığını anlamak için izlerin devamına bakmamız gerekir.”

Aimar ona döndü. “Bunu da kayıtlardan mı biliyorsunuz?”

Tunahan, bir an için Aimar’a baktı. Sonra yanık duvara döndü. “Kayıtlar bazen işe yarar.”

“Bazen de eksik kalır.”

“Eksik kalan her şey yalan değildir, Sir Aimar.”

“Bazen yalanın en güvenli kısmı olur,” dedi Aimar.

Aimar’ın cevabı gelmedi. Çünkü bu tartışmanın şimdi çözülmeyeceğini biliyordu. Ama çözülmemesi, orada olmadığı anlamına gelmiyordu. Tüneldeki yanık gibi, aralarında bir iz bırakmıştı.

Biraz ileride zemin hâlâ nemliydi.

Prenko’nun içi sıcak olmasına rağmen taşın üstünde ince su çizgileri vardı. Su doğal akmıyordu. Duvar boyunca yükselip sonra aşağı inmiş gibi iz bırakmıştı. Yerçekimine itaat etmiş bir su değil, emir almış bir su gibiydi. Bazı çizgiler tavana kadar çıkmış, orada ince bir halka oluşturmuş, sonra düzensiz damlalar halinde zemine dönmüştü. Taşta soğuk değildi bu iz; aksine sıcaklığın içinde zorla tutulmuş bir serinlik vardı.

Leylin eğildi, elini izlere değdirmeden yaklaştırdı. Mavi enerji kalıntısı havada çok zayıf titreşiyordu. Parmaklarının ucunda soğuk değil, sınır hissi oluştu. Suyun akmak istemediği, tutulduğu, duvar gibi davranmaya zorlandığı bir iz. Mavi enerji, akışı durdurmak için kendi doğasına ters kullanılmıştı.

“Su duvarı,” dedi Leylin. “Bir şeyi sıkıştırmak için kurulmuş olabilir.”

Tunahan başını salladı. “Sükûnet’in mavi cübbeli büyücüleri bunu iyi yapar. Suyu yalnızca akış olarak değil, sınır olarak kullanırlar. Bir geçidi kapatabilir, bir varlığı çember içine alabilir, nefes alan bir şeyi kendi nefesiyle baş başa bırakabilirler. Su normalde yol arar. Onlar ona yol olmayı unutturur.”

Opal’in yüzü gerildi. “Bu kulağa çok kötü geliyor.”

“Öyle,” dedi Leylin.

Aimar, Tunahan’a baktı. “Onları iyi tanıyor gibisiniz.”

Tunahan cevap vermeden önce birkaç adım yürüdü. Bu, cevabı düşünmek için değil, cevabı ne kadar eksik vereceğini ölçmek için yapılmış bir yürüyüş gibi göründü. Leylin bunu gördü ama söze karışmadı; çünkü Aimar’ın soruları zaten yeterince keskin gidiyordu.

“Seidonkel’deyken kayıtlarını okudum,” dedi sonunda.

Aimar’ın sesi sakin kaldı ama yumuşak değildi. “Her şeyi kayıtlardan öğrenmiş gibi konuşuyorsunuz.”

Tunahan durdu. Gözlerinde kısa bir yorgunluk belirdi. “Bazı şeyleri yaşamak zorunda kalmadan öğrenmek daha iyidir, Sir Aimar.”

“Peki siz yaşadınız mı?”

Bu kez Tunahan cevap vermedi.

Cevapsızlık, tüneldeki su izlerinden daha soğuk durdu.

Leylin araya girdi; çünkü havada daha ilginç bir iz hissetmişti. “Burada şeffaf enerji de var.”

Duvarın köşesinde neredeyse görünmeyen bir titreşim kalmıştı. İlk bakışta yalnız sıcak havanın dalgalanması sanılabilirdi. Ama Leylin için şeffaf enerji, tam görünmediği yerde bile konuşurdu. Parmaklarını havada gezdirdi. Şeffaf iplikler, bir zamanlar kurulmuş bir perdenin kalıntısına benziyordu. Kopmuş, dağılmış, ama hâlâ ne yapmaya çalıştığını hatırlayan bir perde. Leylin parmaklarını ipliklere değdirmedi; yalnızca aralarındaki boşluğu yokladı. Şeffaf enerji çoğu zaman dokunulunca değil, yanlış yere bakılınca ele verirdi kendini.

Leylin gözlerini kıstı.

“Perdeleme,” dedi. “Bunu kim yaptıysa, geçidi saklamış ya da içindeki şeyi şaşırtmaya çalışmış. Bakış kaydırma değil yalnızca. Yön algısını bozma da var. Bir varlık sola gittiğini sanıp aynı noktaya dönebilir. Ya da çıkış sandığı gölgeye çarpabilir.”

Tıkırtı hemen, “Gözden kaçırma esansımdan daha kaba,” dedi.

Opal, çantanın içinden kesesine dokundu ama hiçbir şey söylemedi.

Tıkırtı bir an gözlerini kıstı. Sonra kendi ceplerinden birini yokladı. Boş olmadığını sanıp rahatladı. Yanıldı.

Leylin, Tıkırtı’ya bakmadan konuştu. “Bu iz kaba olabilir ama güçlü. Şeffaf enerjiye yabancı olmayan biri yapmış.”

“İllüzyonist mi?” diye sordu Aimar.

“Belki. Ya da şeffaf enerjiye erişimi olan biri. Ama iz temiz değil. Algıyı kandırmaktan çok, algıyı hırpalamış. İyi bir yanılsama bakışı ikna eder. Bu, bakışı yorup teslim almaya çalışmış.”

Tunahan bu yoruma itiraz etmedi.

Bir sonraki boşlukta beyaz enerji izleri vardı.

Taşın üstünde yanmış halat gibi ince çizgiler uzanıyordu. Bunlar gerçek halat değildi; ışığın taşta bıraktığı yaralardı. Birkaç çizgi birbirine dolanmış, sonra kopmuştu. Bazı yerlerde beyaz izler taşın içine batmış, sonra geriye doğru çekilmiş gibi duruyordu. Işık burada korumamıştı; tutmuştu. Aimar diz çöküp izlere baktı. Savaş alanında ip, zincir, kapan ve ağ izleri görmüştü. Bunlar hiçbirine benzemiyordu ama hepsinin niyetini taşıyordu: yakalamak, sıkmak, kaçış yönünü elinden almak.

“Kılıç darbeleri değil,” dedi. “Bağlama girişimi. Bir şeyi canlı yakalamaya çalışanların izi.”

Safran’ın yüzü karardı. “Anka için?”

Kimse cevap vermek istemedi.

Cevap, tünelin kendisinden geldi.

Önce taşların içinden bir ses geçti.

Hayır, ses değil.

Sıcaklığın bir an biçim kazanması gibiydi. Prenko’nun derinindeki ateş, ilk kez alev olmadan konuşmuş gibiydi.

Tünelin duvarlarındaki kristaller aynı anda titredi. Kül, yerde durduğu yerden havalandı. Aimar’ın kılıcının kenarında ince bir buğu belirdi. Leylin’in çevresindeki şeffaf enerji iplikleri bir an aynı yöne çekildi. Tıkırtı’nın cihazındaki bütün küçük iğneler aynı anda zıpladı. Tunahan’ın yüzündeki bütün hesaplar yarım nefesliğine silindi. Safran’ın eli sopasında dondu. Lip, Leylin’in cübbesine saklanmadan önce başını kaldırdı; çünkü duyduğu şey korkutucu olduğu kadar güzeldi de.

Sonra kuş sesi geldi.

Ama hiçbir kuş böyle ötmezdi.

Ses, uzaktan gelmiyordu yalnızca; taşın içinden, sıcak havanın içinden, Prenko’nun kalbinde yaralanmış bir yerden geçerek geliyordu. İnce başlamadı. Parlak başlamadı. Önce derin, kısılmış, tutulmuş bir nefes gibiydi. Sonra yükseldi. Yükselirken ateşin içinden geçti, kristallere çarptı, tünellerin kıvrımlarında kırıldı ve her kırılışında başka bir acı taşıdı.

Bir kanadın açılmak isteyip de bağlarla tutulması vardı içinde.

Bir yuva sıcaklığının zorla söndürülmesi.

Bir dostun adını duyurmak isterken sesinin ağza değil, taşa çarpması.

Bir varlığın kendi ışığını kendisinden almak isteyenlere karşı göğsünü son kez kaldırması.

Ve en dipte, hâlâ sönmemiş bir şey vardı.

Direnç.

Opal çantadan fırlamadı; önce dondu.

Çünkü bu sesi tanımıyordu.

Ama Varzûlen’in son nefesi, göğsünde ağır bir emanet gibi durduğu için, sesin kime ait olduğunu bilmeden önce bile kimin yalnız kalmaması gerektiğini anladı. Emanet, o anda söz olmaktan çıktı; yön oldu.

“Bu…” dedi ama cümleyi bitiremedi.

Safran’ın yüzü bembeyaz kesildi. Büyük yarı Marduk, sanki çok uzaktaki bir ateşin önünde diz çökmemek için kendini zor tutar gibi sopasına sarıldı.

“Anka,” dedi.

Bu tek kelime, tünelin içindeki bütün seslerden daha ağır düştü.

İkinci ses biraz sonra geldi.

Bu kez daha zayıftı. Daha aşağıdan, daha içeriden. Bir kuşun ötüşü hâlâ içindeydi ama kanat sesinden çok yaranın sesine benziyordu. Ne yardım isteği kadar zayıftı ne de zafer çığlığı kadar parlak; ikisinin arasında, kendini kaybetmemek için direnen bir sıcaklık gibi duruyordu. Sanki Zümrüdü Anka, kendi sıcaklığını kaybetmemek için göğsünü taşlara dayamış, bağların arasından kendini hatırlatmaya çalışıyordu.

Bu ses öfke değildi yalnızca.

Yardım istemek de değildi.

Bir varlığın, hâlâ kendisi olduğunu dünyaya kanıtlama çabasıydı.

Aimar kılıcını çekti.

Ses, metalin kından çıkışını neredeyse yuttu. Ama Aimar için o hareket gerekliydi. Kılıç, Anka’ya şu anda ulaşamazdı. Yine de eli boş kalmak istemedi. Kılıcın ağırlığı ona yürümeyi hatırlatıyordu. Bazen bir silah, düşmana değmeden önce sahibinin dağılmasını engellerdi.

“Gidiyoruz,” dedi.

Tunahan elini kaldırdı. “Dikkatsiz koşarsak hepimiz ölürüz.”

“Burada durursak o ölecek.”

Tunahan’ın gözleri sertleşti. “Belki çoktan geç kaldık.”

Opal ona döndü.

Küçük perinin yüzünde az önceki donukluk yoktu. Kanatları açılmıştı. Kesesinin ağzını tutan eli sıkılmıştı. Varzûlen’in sözleri göğsünde birden ağırlaştı.

Yalnız kalmasın.

“Bunu bir daha söyleme,” dedi.

Sesi yüksek değildi. Ama tünelin sıcak havasını kesecek kadar keskindi. Opal o cümleyi yalnız Tunahan’a değil, tünelin kendisine, gecikmişliğe, ölümlere ve umudu erken gömmek isteyen her şeye söylemiş gibiydi.

Tunahan sustu.

Belki Opal’in sözündeki acıyı duyduğu için. Belki Varzûlen’in adını taşıyan küçük bir perinin o anda kendisinden daha fazla haklı olduğunu bildiği için. Belki de bazı cümlelerin, hesapla değil umutla cevaplanması gerektiğini hatırladığı için. Tunahan’ın susması, ilk kez kaçış gibi değil, kabul gibi durdu.

Leylin derin nefes aldı. Şeffaf enerji iplikleri hâlâ Anka’nın sesinin geçtiği yöne doğru çekiliyordu. Ses onları sarsmıştı ama aynı zamanda bir an için hizalamıştı. Leylin bunu kaçırmamalıydı. Yaralı bir ses bile yol gösterebilirdi.

“Ben ön tarafa perde kurabilirim,” dedi. “Bizi tamamen saklamaz ama yaklaşana kadar dikkatlerini dağıtır. Bakışları kaydırır. Gölgelerle karışmamızı sağlar.”

“Yap,” dedi Aimar.

Leylin şeffaf enerjilere uzandı.

Bu kez enerji sakin değildi. Dağınıktı, yaralıydı, tünelin içindeki sıcaklıkla gerilmişti. Ama Anka’nın sesi geçtikten sonra bir akım oluşmuştu. Leylin o akımı yakaladı. Parmaklarını havada birbirinden ayırdı; görünmeyen bir tül, sanki iki eli arasında gerildi. Şeffaf iplikler önce kaçmak istedi. Leylin onları zorla tutmadı. Zorlamak perdeyi kırardı. Onlara gölgelerin arasından geçecek daha kolay bir yol gösterdi. Yanılsama, bazen gözün önüne yalan koymak değildi; gözün zaten görmek istemediği gölgeye biraz daha yer açmaktı.

Hava, ekibin önünde çok ince bir katman halinde büküldü. Bu bükülme ışığı kırmadı yalnızca; dikkatin akışını da hafifçe yana itti.

Aimar’ın zırhı tamamen kaybolmadı ama parlak kenarları söndü. Safran’ın büyük bedeni taş gölgeleriyle karıştı. Tunahan’ın cübbesinin çizgileri duvardaki çatlaklarla aynı yöne akıyor gibi göründü. Tıkırtı’nın şişeleri hâlâ tıkırdıyordu; Leylin ona sertçe baktı. Tıkırtı hemen iki eliyle ceplerini bastırdı. Bir an sonra iç ceplerinden birine daha bastırdı, kaşları hafifçe çatıldı, sonra zamanı olmadığı için bu rahatsızlığı erteledi. Lip, Leylin’in cübbesine daha sıkı girdi. Opal ise çantanın kenarından çıktı ve alçakta, gölge çizgilerine yakın uçtu.

Perde onları görünmez yapmadı.

Ama bakışı şaşırttı.

Birisi aceleyle bakarsa, onları tünelin doğal karanlığı sanabilirdi. Birisi dikkatli bakarsa, bir şeylerin yanlış olduğunu anlardı. Leylin bunun farkındaydı. Bu yüzden nefesini sıkı tuttu. Perdeyi hareket hâlinde tutmak, sabit bir yanılsamadan daha zordu. Her adımda yeniden ayarlanması gerekiyordu. Her taş çıkıntısı, her kristal parıltısı, her sıcak hava dalgası görüntüyü bozabilirdi. Üstelik perde yalnız görüntüyle değil, niyetle de çalışıyordu; korkuları çok sivrilirse, şeffaf iplikler onların etrafında tutunacak yer bulamazdı.

Lip’in korkusu zihninin kenarına vurdu.

Leylin içinden, Sakin kal, dedi. Bunun Lip’e mi, kendisine mi olduğunu bilmiyordu. Belki de perdeyi ayakta tutmak için ikisinin de buna ihtiyacı vardı.

Tıkırtı hayranlıkla baktı. “Bu yararlı.”

Leylin nefesini sıkı tuttu. “Beni ölçmeye kalkma.”

“Şu an değil.”

“Hiç.”

Tıkırtı, bunun gerçekçi bir talep olmadığını düşünen bir yüz yaptı ama cevap vermedi.

Safran öne geçti.

“Bön hızlı yol bilürüm.”

Bu cümle artık komik değildi. Bozuk söylenmiş bir güvence değil, bir görevdi. Safran’ın yüzünde Şekillendirici için döktüğü yaşın izi hâlâ vardı. Ama şimdi o izin üstünde başka bir şey duruyordu: yetişme isteği. Şekillendirici’ye geç kalmıştı. Varzûlen’e de. Anka için aynı şeyi yaşamak istemiyordu.

Tunahan kısa bir baş hareketiyle onayladı. “Önden git. Ama izleri kaçırma.”

Safran tünelin sağındaki daha dar ama daha düzgün kıvrılan bir geçide yöneldi. “Bu yol eski. Kısa. Sıcak. Ama kısa.”

“Ne kadar sıcak?” diye sordu Tıkırtı.

Safran düşündü. “Baya.”

“Bu ölçüm birimi değil.”

“Yanarsan anlarsın.”

Opal, bütün korkusuna rağmen çok kısa bir an Safran’a baktı. Bu, bölümün başından beri yüzünde beliren ilk neredeyse gülümseme oldu. Sonra Anka’nın sesinin geldiği yöne döndü ve gülümseme kayboldu. Gülümsemek hâlâ mümkündü; ama kalmak için zaman yoktu.

Yürüyüş artık keşif olmaktan çıktı.

Karanlık tünellerin içinde, Anka’nın yaralı sesine doğru ilerlediler.

Prenko Volkanı




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı