Bölüm 9 — Şişe Şişe Büyücü

Opal geri döndüğünde aynı Opal değildi.
Bunu ilk Aimar fark etti.
Çünkü Opal, döndüğünde önce konuşmadı.
Dar yarığın ağzında diz çökmüş halde bekliyordu. Zırhı taşlara sürtünmüş, eldiveninin üstü külle kaplanmıştı. Omuzluğundaki De’Flue kartalının iki pençesiyle tuttuğu dikey kılıç, taş tozu altında solgun görünüyordu. Sol omzundaki Elisyas sembolünün üç kılıcı da külle kirlenmişti; sanki onur, cesaret ve yemin bile bu dar geçidin önünde beklemek zorunda bırakılmıştı.
Aimar beklemekten nefret ettiğini o anda anladı. Daha doğrusu, beklemenin bazen korkaklıkla hiçbir ilgisi olmadığını; bazen insanın bütün cesaretini kullanıp yine de yerinde kalması gerektiğini o anda öğrendi.
Savaş alanında beklemek başka bir şeydi. Orada insan rakibin hamlesini beklerdi. Bir saldırının yönünü, bir kılıcın ağırlığını, bir atın tökezleyip tökezlemeyeceğini, komutanın işaretini, kapının kırılmasını. Bekleyişin içinde yine de yapılacak bir şey olurdu. Ayak ayarlanırdı. Nefes ölçülürdü. Kılıç kabzası kavranırdı.
Burada hiçbir şey yapamıyordu.
Opal’in zayıf sesini duyduktan sonra onu çekip alamayacağını bilmenin çaresizliği yüzünden yüzü sertleşmişti. Geçit ona izin vermiyordu. Kılıcı, gücü, zırhı, şövalyeliği o dar taş aralığında işe yaramıyordu. O yalnızca bekleyebiliyordu. Kılıç tutmaktan daha zor olan şeyin bazen eli boş beklemek olduğunu öğreniyordu. Mensera’da kimse ona bunu böyle öğretmemişti.
Opal açıklığın karanlığından çıktığında, Aimar hemen elini uzattı.
Bu kez Opal itiraz etmedi.
Bu, Aimar’ın göğsündeki ağırlığı artırdı. Opal’in itiraz etmemesi, itiraz etmesinden daha kötüydü.
Küçük peri, onun eldivenli avucuna kondu. Kanatları yorgun ve külle kaplıydı. Tunahan’ın hava kabuğu artık neredeyse çözülmüştü; Opal’in çevresinde son birkaç görünmez titreşim kaldı, sonra onlar da sıcak havaya karıştı. Yüzünde gözyaşı izleri vardı. Normalde böyle görünmesine izin vermezdi. Hemen bir laf eder, birini tersler, çantaya girip “ben iyiyim” derdi. Şimdi hiçbirini yapmadı.
Aimar’ın sesi alçaldı. “Ne oldu?”
Opal’in dudakları titredi. “Birini buldum.”
Leylin yanlarına geldi. Lip de omzundan inip Aimar’ın koluna kadar yaklaştı. Maymunun gözleri endişeliydi. Kuyruğu, Leylin’in bileğinden kopmak istemeyen bir düşünce gibi sarkıyordu.
“Kim?” diye sordu Leylin.
Opal, cevap vermeden önce bir kez geriye, dar yarığa baktı. Karanlık hâlâ oradaydı. Ama Opal artık o karanlığın içinde bir mağara, bir göz, bir nefes ve soğuyan pullar olduğunu biliyordu. Bir yer, insanın ya da perinin içinde bir kez böyle açıldı mı, artık sadece taş aralığı olarak kalmazdı.
“Varzûlen.”
Tunahan’ın yüzü değişti.
Bu değişim çok kısa sürdü ama Leylin kaçırmadı. Sanki adam çok eski bir adı duymuş, o adın hâlâ yaşadığına değil, hâlâ birinin ağzına bu kadar gerçek biçimde düşebildiğine şaşırmıştı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti, sonra hemen kapandı. Tunahan yüzünü yeniden eski ölçülü hâline getirdi; ama bazı tepkiler, saklanmadan önce yeterince konuşurdu. Leylin bunu, şeffaf bir perdenin kenarından görünen el hareketi gibi yakaladı.
“Varzûlen,” dedi Tunahan yavaşça. “Bunu nereden duydun?”
Opal ona baktı. Gözlerinde yaşın altında sert bir ışık vardı. “Kendisinden.”
Tıkırtı hemen öne eğildi. “Canlı mıydı? Ne tür bir varlık? Pulları var mıydı? Kristalleşme oranı nasıldı? Konuştu mu? Büyüsel mi, biyolojik mi, enerjisel mi? Hatta bunların hepsi aynı anda mıydı? Ejder türlerinde sınıflandırma genelde felaket derecede yetersiz—”
Aimar’ın bakışı Tıkırtı’yı susturdu.
Bu bakışta kılıç yoktu; ama kılıç olmasına gerek yoktu.
Tıkırtı ağzını kapattı. Sorularının ağırlığını değil, zamanlamasının yanlışlığını anlamış gibiydi; bu da şimdilik yeterliydi.
Opal’in sesi küçüktü. “Öldü.”
Tünelde sessizlik oldu.
Safran başını eğdi. Dev solucanın ardından şimdi bir başka eski varlığın ölüm haberini duymuştu. Elleri sopasının üstünde sıkıldı. Sopanın kalın gövdesi onun ellerinde bile küçük görünürdü; ama o an Safran onu tutuyor değil, ona tutunuyor gibiydi.
“Ejder,” dedi Opal. “Çok eski. Çok yalnız. Anka’yı beklemiş.”
Leylin’in yüzü yumuşadı. “Sana bir şey söyledi mi?”
Opal’in gözleri doldu.
Bekledim. Kızmadım. Yalnız ölmediğimi söyle. Yalnız kalmasın. Çok güzel bir çocuğu olacak.
Sözler kalbinde yeniden kıpırdadı. Her biri sıcak, ağır ve fazla büyüktü. Opal onları orada tutmak için ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi; sanki parmaklarını açarsa cümleler düşecekmiş gibi.
“Anka’ya söylemem gereken bir şey,” dedi.
Kimse daha fazlasını sormadı.
Bu, ekibin o ana kadar gösterdiği en doğru sessizliklerden biriydi. Tıkırtı bile sormadı. Soruları boğazında birikti, yüzüne çıktı, ama Aimar’ın bakışı ve Opal’in hâli onları orada tuttu. Bazı emanetler, sahibinin ağzından zorla alınmazdı.
Aimar, Opal’i yavaşça çantasının üst kısmına yerleştirdi. Bu kez Opal “geçici” demedi. Çantanın içindeki pelerin parçasını biraz düzeltti. Opal bunun farkına vardı ama teşekkür edecek gücü yoktu. Sadece içine oturdu ve ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi.
Aimar da teşekkür beklemedi.
Bazı yakınlıklar, söylenince incelirdi. Bazıları ise bir pelerin parçasını biraz daha düzgün yerleştirmekle yeterince anlaşılırdı.
Ekip ilerlemeye devam etti.
Dar yarıktan sonraki ana geçit daha alçak ve daha sıcak bir bölüme açıldı. Hava burada daha ağırdı. Prenko’nun derinlerinden gelen sıcaklık yalnız zeminden değil, duvarların içinden de yükseliyor gibiydi. Safran yolun değiştiğini söyledi. Koruyucunun eski izleri burada azalmıştı. Tüneller daha çok kırılmış, bazı yerlerde sonradan açılmış gibi görünüyordu. Duvarlardaki doğal kıvrımlar yerini keskin darbeli yarıklara bırakıyordu. Şekillendirici’nin sabırlı çizgileri geri çekilmiş, taşın üstüne aceleyle atılmış yaralar gelmişti. Birinin yolu açmasıyla birinin yolu zorla yarması arasındaki fark, burada taşın yüzünde okunuyordu.
Aimar bunu sevmedi.
“Burası zorla açılmış,” dedi.
Tunahan başını salladı. “Yakın zamanda.”
Yakın zaman.
Bu iki kelime, herkesin aklına Sükûnet’i getirdi. Kimse adı hemen söylemedi. Bazen ad, tünelde zaten fazlasıyla bulunurdu; tekrar etmek yalnızca onu daha yakın hissettirirdi. Yine de hepsi aynı şeyi düşündü: Sükûnet burada yalnız yürümemiş, burayı değiştirmişti.
Bir süre sonra zemin değişti.
İlk başta kül birikintisi sandılar. Gri-yeşil, yarı saydam tabakalar taşlara yapışmıştı. Bazıları ince zar gibi duvara gerilmiş, bazıları zeminde kurumuş balçık gibi büzülmüş, bazıları ise küçük kabarcıklar halinde donmuştu. Fakat bu kalıntıların çevresinde tuhaf bir boşluk vardı. Tünellerdeki sıcak hava onları tamamen kurutmuş olmalıydı ama yine de içlerinde parlak, ıslak bir hatıra kalmış gibi görünüyordu. Sanki varlıkları çekilmiş, biçimleri geride unutulmuştu.
Lip, Leylin’in omzunda burnunu buruşturdu.
Opal çantanın içinden baktı. “Cıvık mı bunlar?”
Tıkırtı hemen diz çöktü. “Cıvık kalıntısı demek daha doğru olabilir. Ya da eskiden Cıvık olan şeylerin kullanılmamış, pardon, kullanılmış sonrası kabuğu.”
Aimar ona baktı. “Daha anlaşılır konuş.”
Tıkırtı metal çubuğunu çıkardı ve kalıntılardan birine dokunmadan önce Leylin’e baktı. Leylin kısa bir süre enerji izlerini yokladıktan sonra başını salladı. “Dikkatli.”
“Ben her zaman dikkatliyim.”
Opal çantadan mırıldandı. “Az önce benim kristalime bakarken de öyle diyeceğine eminim.”
Tıkırtı duymamış gibi yaptı.
Metal çubuğun ucu gri-yeşil zara değdiğinde, zar çatladı. İçinden hiçbir şey akmadı. Ne jel, ne sıvı, ne de canlı bir tepki. Yalnızca ince bir toz döküldü. Toz, yere değdiği anda parlaklığını kaybetti.
Tıkırtı’nın yüzündeki merak ciddileşti. “Boş.”
Leylin çömeldi. Dokunmadan elini yaklaştırdı. “Enerji kalmamış.”
“Enerji kalmamış değil,” dedi Tıkırtı. “Enerji alınmış.”
Bu cümle tünelde kötü bir yere oturdu. Çünkü almak kelimesi burada toplamak, ölçmek ya da saklamak gibi durmuyordu. Bir şeyin içinden kendisini ayakta tutan ne varsa söküp çıkarmak gibi duruyordu.
Safran’ın kaşları çatıldı. “Cıvık yaşar mıydı?”
Leylin bir an düşündü. “Bizim anladığımız gibi değil belki. Ama tepki veriyordu. Besleniyordu. Yöneliyordu.”
“Canlı gibi,” dedi Opal. Sesi küçüktü ama içinde Varzûlen’in mağarasından getirdiği o yeni dikkat vardı. Artık hiçbir kıpırtıyı kolayca yalnızca şey diye düşünemiyordu.
“Canlımsı,” dedi Tıkırtı. “Cıvıklar, özellikle bu tünellerdekiler, çevredeki serbest enerjiyle jel yapılarını dengede tutuyor olabilir. Bu kalıntılarda denge maddesi çökmüş. İçlerindeki etkin enerji çekilmiş. Geriye kabuk kalmış. Kurumuş Cıvık zarı. Cıvık tortusu. Çok ilginç, çok rahatsız edici ve muhtemelen çok kullanışlı.”
Aimar’ın sesi sertleşti. “Kullanışlı?”
Tıkırtı hemen ellerini kaldırdı. “Teorik olarak. Ben kullanacağım demedim.”
Leylin kalıntıların ötesine baktı. “Bunlar kendiliğinden böyle olmaz. En azından doğal şekilde değil. Bizim ilk karşılaştığımız Cıvık, toprakla dengelenince çökmüştü. Bunlarda denge yok. İçleri boşaltılmış.”
“Enerji boşaltma,” dedi Tunahan.
Herkes ona döndü.
Tunahan, kalıntılara bakıyordu. “Bazı büyüler serbest enerjiyi çevreden çekmekle yetinmez. Canlı ya da canlımsı yapıların içindeki etkin akımı da kilitleyebilir. Cıvık gibi varlıklar buna karşı savunmasız olur. Çünkü bedenleri zaten enerjinin üstünde durur.”
Opal’in yüzü buruştu. “Yani onları kullanmışlar.”
Tunahan cevap vermeden önce kısa bir süre sustu. “Büyük ihtimalle.”
Tunahan’ın bu iki kelimeyi söylerken yüzünü biraz daha kapatması, cevabın onu da rahatsız ettiğini gösterdi. Ama rahatsız olmak, sonucu değiştirmiyordu.
Aimar kalıntılara baktı. Sonra geride bıraktıkları Şekillendirici’yi, ölen Varzûlen’i ve ileride ne bulacaklarını düşündü.
“Önce Şekillendirici,” dedi. “Sonra Varzûlen. Şimdi bunlar. Karşılarına çıkan her şeyi kullanıp geride kabuğunu bırakıyorlar.”
Kimse itiraz etmedi.
Birkaç adım daha ilerledikten sonra koku değişti.
Ölüm kokusu, dev solucanın cesedindeki gibi büyük ve eski değildi. Varzûlen’in mağarasındaki gibi yüzyılların taşla karışmış yalnızlığı da değildi. Daha kuru, daha keskin, daha insana ait bir kokuydu. Bedenin kuruduğu, kanın taşta eski leke haline geldiği, ölümün artık çığlık değil kalıntı olduğu bir koku.
Aimar bunu savaş alanlarından değil, Mensera’daki eğitimlerde duyduğu anlatılardan ve gördüğü kazalardan tanıyordu. Her ölüm kılıçla gelmezdi. Bazen kırılmış bir boyun, bazen yanlış bağlanan bir zırh kayışı, bazen eğitimin fazla gerçek olduğu bir sabah. Ölüm, resmi raporlarda temiz yazılırdı. Kokusu temiz değildi. Aimar bununla yüzleşince omzundaki Elisyas işaretinin altında bir şey ağırlaştı; onur bazen temiz kelimelerden değil, kirli gerçeklerin yanında da düzgün durabilmekten geçiyordu.
Leylin durdu. “Önde bir şey var.”
Tıkırtı burnunu buruşturdu. “Umarım numune değildir.”
“Bu kez sen yaklaşma,” dedi Aimar.
Tünel genişlediğinde cesetleri gördüler.
Üç kişi vardı. Belki daha fazlası da taşların altında kalmıştı. Tünel, onları tamamen almamış; geri kalanlara bir uyarı olarak bırakmış gibiydi. Bedenler kurumuştu; derileri kemiklerine yapışmış, yüzleri tanınmaz hale gelmişti. Üzerlerindeki cübbeler parçalanmıştı ama bazı kumaş şeritlerinde hâlâ renk seçiliyordu. Biri açık gri ve beyaz arasıydı; yakasında küçük bir Seidonkel işaretinin yarısı kalmıştı. Diğerinde solmuş mavi işlemeler vardı. Üçüncünün cübbesi neredeyse tamamen yanmıştı; yanık yerlerde kumaş deriyle birlikte taşlaşmış gibi sertleşmişti.
Aimar içgüdüsel olarak başını eğdi. Kim olduklarını bilmiyordu. Hangi hatayı yaptıklarını, hangi cesareti gösterdiklerini, son anda kimi düşündüklerini bilmiyordu. Ama ölüye saygı duymak için bunları bilmek gerekmezdi.
Leylin yaklaşmadı. Havadaki enerjileri yokladı. Cesetlerin etrafında garip bir durgunluk vardı. Normalde ölümden sonra enerjiler dağılırdı. Burada bazı akımlar bedene yapışmış, bazıları ise zorla çekilip koparılmış gibiydi. Yeşilimsi ince izler vardı; ama açık bir ölü uyandırma belirtisi gibi değil, daha çok büyüsel zehirlenme kalıntısı gibi duruyordu. Birkaç yerde şeffaf enerji kopmuş, uçları havada donmuş iplikler gibi kalmıştı. Leylin o kopuk uçlara bakınca, bir büyünün yarım kalmış nefesini görür gibi oldu.
“Dokunmayın,” dedi Leylin. “Lanet, büyüsel ölüm ya da enerji kapanı olabilir.”
Tıkırtı iki adım geri çekildi. “Ben zaten dokunmayı düşünmemiştim.”
Opal çantanın içinden baktı. “Az önce kristal pulları sormuştun.”
“Ölü insan başka, kristal ejder başka.”
Aimar sertçe, “İkisi de biriydi,” dedi.
Tıkırtı sustu.
Tunahan, cesetlere yaklaştı ama dokunmadı. Yüzü okunması zor bir ifadeye büründü. Eski cübbe işaretine baktı. Parmakları istemsizce kendi cübbesindeki sökülmüş Seidonkel işlemelerine gitti. Sanki orada olmayan bir işareti yoklamış, sonra hâlâ orada olmadığını hatırlamıştı. Bu küçük hareket, Tunahan’ın söylediği her şeyden daha dürüsttü.
Leylin bunu gördü. “Bunlar Seidonkel’den mi?”
Tunahan bir süre cevap vermedi. Sonra, “Öyle görünüyor,” dedi.
“Önceki ekiplerden biri?”
“Muhtemelen.”
Aimar, “Başkan daha önce gönderilenlerin dönmediğini söylemişti,” dedi.
Safran cesetlere bakıyordu. “Onlar yol bilmedi.”
Bu cümle suçlama değildi. Safran’ın konuşma biçimiyle çıkan üzgün bir gerçekti. Yolu bilmemek, burada yalnız kaybolmak demek değildi. Yanlış yere basmak, yanlış sese gitmek, yanlış karanlığı güvenli sanmak demekti. Bazen de bir daha dönememek.
Leylin çömeldi, ama cesetlere dokunmadan yerdeki izleri inceledi. Taşın üstünde sürüklenme izleri vardı. Biri geriye doğru çekilmiş gibiydi. Bir diğerinin yanında parmak çizikleri kalmıştı. Çok eski değillerdi ama tünelin sıcaklığı ve külü onları kurutup sertleştirmişti.
“Burada savaş olmuş,” dedi Leylin. “Ama sonra bir şey… enerjiyi çekmiş.”
Tunahan’ın sesi alçaldı. “Sükûnet büyüleri bazı durumlarda enerjiyi kilitleyebilir.”
“Bunu biliyor olman ilginç,” dedi Leylin.
Tunahan ona baktı. “Bir zamanlar Seidonkel’de çalıştım. Sükûnet ile ilgili kayıtlar görmüşlüğüm var.”
Cümle doğruydu ama tam değildi.
Leylin bunu hissetti. Şeffaf enerjiyle ilgilenen biri, söylenen sözlerin etrafındaki boşluğu da bazen görürdü. Tunahan’ın geçmişi, adamın cübbesindeki sökülmüş işlemeler gibi duruyordu: tamamen gizlenmemiş ama açıkça da taşınmayan bir iz. Leylin, bu izin üstüne basarsa bir kapının açılacağını hissetti. O kapının ardında ne olduğunu ise henüz bilmek istemediğinden değil, şu an bilmenin onları yavaşlatacağından sustu.
Aimar, cesetlerin üstündeki taşları düzenledi. Onları gömmek mümkün değildi; tünelin zemini sertti, yanlarında kazma yoktu ve zamanları azdı. Ama bedenleri öylece bırakmak da istemedi. Birkaç düz taşı cesetlerin yanına çekti, sonra yanmış cübbenin açıkta kalan kısmını dikkatle örttü.
Safran ona yardım etti. Büyük elleri şaşırtıcı derecede nazikti. Taşları kaldırırken gücü ortadaydı; ama bırakırken sanki kırılgan bir kâseyi yerine koyuyordu. Bir taş, ölü büyücülerden birinin omzuna fazla yakın düştüğünde Safran hemen geri aldı, başka yere koydu. “Bön özür,” diye mırıldandı. Kime söylediği belli değildi; ölüye mi, taşa mı, geç kalmış olmaya mı.
Opal çantadan sessizce izledi.
Varzûlen’den sonra bir ölüm daha. Sonra bir ölüm daha. Sonra bir ölüm daha.
Dünya eksiliyordu.
Bu düşünce Opal’in içinden geçti ve orada kaldı. Söylemedi. Söylerse tünel de duyacakmış gibi geldi.
Kısa bir mola verdiler.
Mola, genişçe bir taş çıkıntısının yanında oldu. Burada tavan biraz yükseliyor, sıcak hava yukarıda birikip yanlara dağılıyordu. Zeminde eski kristal kırıkları vardı. Tunahan hava kalkanını yeniledi. Bu kez hareketleri daha kısaydı; yorulduğu belliydi ama bunu kimsenin söylemesine izin vermeyecek kadar kontrollüydü. Leylin Lip’e biraz su verdi. Maymun iki eliyle küçük kabı tuttu, içtikten sonra kalan damlayı Opal’e gösterecek gibi oldu, sonra onun hâlini görüp yapmadı.
Safran kurutulmuş meyve kesesinden bir parça aldı ama iştahı eskisi kadar değildi. Uzun süre elinde tuttu, sonra yavaşça ağzına attı. Aimar kılıcının kenarını kontrol etti. Kılıç temizdi; ama Aimar bunu yine de yaptı. Bazen insan elinden gelen tek şeyi yaparak, elinden gelmeyen şeylerin ağırlığını biraz azaltmaya çalışırdı.
Tıkırtı ise önce cihazlarını kurdu. Yasın içinden bilime geçişi o kadar ani yapıyordu ki, bazen bu onun kalpsizliğinden değil, acıyla ne yapacağını bilememesinden kaynaklanıyor olabilirdi. Ama bu, birazdan yapacağı şeyi doğru kılmayacaktı.
Küçük metal ayakları olan bir tabla açtı. Üzerine iki cam tüp, bir metal iğne, dar ağızlı bir şişe, morumsu bir toz kesesi, saydam bir sıvı kabı ve dumanlı bir öz taşıyan minik bir tüp yerleştirdi. Sonra birden Opal’in çantasından sarkan küçük keseye takıldı.
“Orada ne var?”
Opal hemen kesesini kapattı. “Benim.”
“Bu cevap bilimsel değil.”
“Çok üzüldüm.”
Tıkırtı gözlerini kıstı. “Kristal mi aldın?”
Opal’in yüzü değişmedi. “Belki.”
“Göster.”
“Hayır.”
“Lütfen.”
“Daha kötü.”
Tıkırtı ağzını açtı, kapattı, sonra etrafta bir süre dolandı. Kendi cihazlarını kontrol ediyormuş gibi yaptı. Bir tüpü çevirdi. Bir şişeyi kokladı, sonra kokladığına pişman oldu. Bir ölçüm iğnesini düzeltti. Opal onu izliyordu.
Sonunda simyacı pes etmiş gibi yaptı. Tıkırtı’nın pes etmiş gibi yapması, çoğu zaman yalnızca başka bir açı aradığı anlamına gelirdi.
Ama biraz sonra, Opal Leylin’in alçak sesle “İyi misin?” diye sormasına cevap vermemek için başını başka tarafa çevirdiğinde, Tıkırtı kesenin ağzındaki kristali nasıl fark ettiyse bir anlığına eline aldı.
Opal bunu gördü.
Gördü ama hemen bağırmadı.
Çünkü Tıkırtı’nın ne yapacağını merak etti. Çünkü kristalin ne olduğunu kendisi de bilmiyordu. Çünkü Varzûlen’in ölümünden beri içinde bir şey susmuştu ve o suskunluk bazen insanı bağırmaktan daha uzun süre tutardı. Ama merak etmek, izin vermek değildi. Opal bunu o anda bile biliyordu.
Tıkırtı, kristali küçük metal tablanın üstüne koydu. Yanına morumsu tozdan çok az serpti. Saydam sıvıyı damla damla ekledi. Üçüncü damlada kristal titreşti. Tıkırtı hemen eğildi. Dumanlı öz tüpünü açtı. İçinden çıkan gri duman önce yukarı çıkmak istedi, sonra kristalin çevresinde ince bir halka gibi dönmeye başladı.
Kristal sıvının içinde erimedi.
Ama ışığı sıvıya geçti.
Gri ve şeffaf parıltı, saydam sıvının içinde birbirine karışmadan döndü. Bir an için sıvı yokmuş gibi göründü; yalnızca küçük bir boşluk şişenin dibinde kıpırdıyordu. Tıkırtı’nın yüzünde çocukça bir heyecan belirdi. Parmakları hızlıydı. O an, dünyadaki her şey onun için küçük şişenin içinde dönen ışığa indirgenmişti. Bu da onun yeteneğiydi. Aynı zamanda kusuru. Şişeleri açtı, kapattı, damlaları saydı, iki kez kendi kendine küfretti, bir kez “hayır, hayır, bu fazla görünür olur” dedi.
Opal’in gözleri daraldı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu sonunda.
Tıkırtı irkildi ama hemen toparlandı. “Parfüm.”
“Ne parfümü?”
“Gözden kaçırma esansı. Tam görünmezlik değil. Görünmezlik pahalı, dengesiz ve çoğu zaman kötü kokar. Bu daha zarif. İnsanların seni fark etme isteğini azaltır. Bakış kayar, zihin önemsemez, dikkat başka yere gider.”
Leylin hemen ilgilendi. “Şeffaf enerjiyle mi çalışıyor?”
“Kristaldeki şeffaf ve gri kalıntılarla,” dedi Tıkırtı. “Üstüne biraz koku, biraz algı bozucu duman, biraz da benim eşsiz yeteneğim.”
Opal’in sesi soğudu. “O kristal benimdi.”
Tıkırtı şişeyi kapattı. “Artık daha faydalı bir şeye dönüştü.”
Aimar başını kaldırdı. “Tıkırtı.”
Simyacı hemen şişeyi cebine koydu. “Sadece geçici olarak saklıyorum. Ayrıca bunu kendim için hazırladım. Bilim insanları tehlikeli bölgelerde dikkat çekmemelidir.”
“Sen bilim insanı mısın?” diye sordu Opal.
“Simyacıyım.”
“Ve hırsızsın.”
“Malzeme yeniden değerlendirmesi yaptım.”
Opal ona öyle bir baktı ki Leylin araya girmeyi düşündü. Ama Opal bağırmadı. Kavga etmedi. Sadece sessizleşti. Bu sessizlik, bağırmasından daha tehlikeliydi. Çünkü Opal’in susması, vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Ne yapacağını seçtiği anlamına geliyordu.
Tıkırtı bunu fark etmedi.
Ya da fark edip önemsemedi.
Mola bittiğinde herkes toparlandı. Tunahan kalkanı kontrol etti. Safran sopasını aldı. Aimar çantasının kayışlarını sıkılaştırdı. Leylin Lip’i omzuna çağırdı. Tıkırtı parfüm şişesini çantasının iç cebine koyduğunu sanıyordu.
Opal bunu gördü.
Sonra, herkes hareketlenirken, Lip’in yerde bıraktığı küçük bir kabuğu almak için eğilmiş gibi yaptı. Aslında kabuk Lip’in değildi; tünelin eski bir kırığıydı. Ama bunu kimse bilmiyordu. Opal de yalan söylemiyordu; yalnızca herkesin yanlış anlamasına izin veriyordu. Kanatları çok az titreşti. Karanlık, parmaklarının etrafında ince bir örtü gibi toplandı. Bu bir büyü değildi. En azından Leylin’in yaptığı türden değildi. Daha çok Opal’in gölgeyle iyi geçinmesiydi. Tıkırtı, Safran’ın yanlışlıkla bir şişeye yaklaşmasına itiraz ederken Opal çantaya süzüldü.
Şişe artık Tıkırtı’nın cebinde değildi.
Opal onu kendi küçük kesesine yerleştirdi.
Kimse görmedi.
Belki Lip gördü.
Lip, Opal’e baktı.
Opal de ona baktı.
“Bir şey görmedin,” dedi.
Lip başını yana eğdi.
Opal, çok küçük bir gülümsemeyle ekledi. “Ama istersen daha sonra takdir edebilirsin.”
Lip’in zihni Leylin’e hafif bir eğlence dalgası gönderdi. Leylin bunun nedenini anlamadı. Sadece Lip’in bir şeyden memnun olduğunu hissetti. Bu, günün ilk gerçekten hafif duygusuydu ve Leylin onun nereden geldiğini bilmediği için şimdilik kurcalamamaya karar verdi.
Ekip yeniden yola çıktı.
Arkalarında ölü Seidonkel büyücülerinin sessizliği, Varzûlen’in son nefesi ve Tıkırtı’nın farkında olmadığı küçük kaybı kaldı.
Önlerinde ise Sükûnet’in izleri derinleşiyordu.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı