insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Bölüm 3 — Anka Tozu Hanı

3. Bölüm Kapak

Chuen Kasabası, korkarken bile ev gibi kokuyordu.

Bu, Opal’in en çok canını yakan şeydi.

Kül havayı ağırlaştırmış, Prenko’dan gelen sıcaklık sokaklara sinmiş, insanların yüzlerine endişe çökmüştü; ama bütün bunların altında Chuen hâlâ Chuen’di. Tandırdan gelen ekmek kokusu, ahşap kapıların eski yağı, ıslak bezle silinmiş tezgâhlar, hayvan yemleri, sıcak taş, insan teri, yanan odun ve han mutfağından sızan baharat kokusu birbirine karışmıştı. Korku bu kokuların üstüne oturmuştu ama onları yok edememişti.

Opal, Aimar’ın çantasının üst kısmından başını çıkarmış, kasabaya bakıyordu. Daha önce Chuen’e defalarca gelmişti. Günübirlik gizli gezilerinde bu sokakların dar gölgelerini, pazar tezgâhlarının altındaki karanlık çizgileri, hanın arka tarafındaki fıçıların arasını ve taş yalağın arkasındaki serin boşluğu öğrenmişti. Chuen’i bir insan gibi değil, saklanacak yerleri ezberleyen küçük bir karanlık perisi gibi tanıyordu. Ama şimdi çantanın içinden açıkça bakıyordu. Saklanmadan. En azından tamamen saklanmadan.

Bu, Chuen’i daha yakın değil, daha çıplak hissettirdi.

Çünkü gizlice izlenen şeylerde bazen tuhaf bir güven vardı. Kimse sizi görmezse, hiçbir şey sizden cevap istemezdi. Oysa şimdi Chuen, bütün korkusuyla karşısında duruyordu. Evler, kapılar, yüzler, külle solmuş pencereler, acele eden adımlar... Hepsi bir şey soruyor gibiydi. Ne yapacaksın?

Opal bu sorunun cevabını bilmiyordu.

Sadece burada olması gerektiğini biliyordu.

Kasabanın sokakları geniş değildi. Evler birbirine yakın durur, bazı yerlerde üst katların çıkıntıları yolu daraltırdı. Normal günlerde bu darlık kasabaya sıcaklık verirdi. İnsanlar kapı önlerinde oturur, karşı evde pişen yemeğin kokusunu alır, çocuklar iki duvar arasındaki gölgede saklambaç oynardı. Şimdi aynı darlık, insanların fısıltılarını büyütüyor, korkuyu evden eve taşıyordu. Bir kapıda söylenen söz, bir başka kapının aralığında duyuluyor; bir çocuğun ağlaması, sokağın öbür ucundaki yaşlı kadının yüzünü daha da solduruyordu.

Aimar bunu hemen fark etti.

Bir savaş alanında değillerdi. Henüz değillerdi. Ama kasaba kendini toparlamaya çalışan bir cephe gibiydi. Herkes bir şey yapıyor, ama kimse ne yapması gerektiğinden emin görünmüyordu. Bir adam çatısındaki külü temizlemeye çalışıyordu; o temizlerken daha fazlası yağıyordu. Bir kadın kapısının önüne su döküyor, külü çamura çevirip kenara sürüyordu. İki genç, meydan tarafına koşarken arkalarından yaşlı bir adam “Başkanı dinlemeden karar vermeyin!” diye bağırıyordu.

Aimar’ın göğsünün içinde tanıdık olmayan bir ağırlık büyüdü. Mensera’da savaş alanı haritaları görmüştü. Çarpışma düzenleri, tahliye yolları, savunma hattı, panik kontrolü, emir zinciri... Bunların hepsi öğrenilebilirdi. Fakat bir kasabanın korkusunu, özellikle de neyle savaşacağını bilmeyen insanların korkusunu görmek başka bir şeydi.

Kasabalar korkmaz, demek geçti içinden.

Demedi.

Çünkü Chuen gerçekten korkuyor gibiydi.

Leylin başını hafifçe kaldırıp havayı kokladı. Sonra kokunun ötesindeki şeyi yokladı; görünmeyen iplikleri, ışığın kenarında titreşen şeffaf kıpırtıları, insanların etrafında gerilip gevşeyen ince enerji çizgilerini. Chuen’de enerji yolu olduğundan daha karışıktı. Aransun yolunda gördüğü düzensizlik burada daha da belirginleşmişti. Şeffaf iplikler insanların kalabalığında birbirine dolanıyor, sonra Prenko yönünden gelen sıcak titreşimle bir anda kopuyordu. Birkaç mavi kıvılcım, ağlamak üzere olan bir kadının gözlerinin çevresinde belirdi ve hemen söndü. Gri, ağır bir akım bir kapının eşiğine çökmüş, orada oturan yaşlı adamın omuzlarına görünmez bir örtü gibi yayılmıştı.

“Enerjiler burada daha da dağınık,” dedi Leylin.

Opal, Aimar’ın çantasından biraz daha yükseldi. “Chuen de korkuyor.”

Aimar, küçük perinin kasaba için “Chuen” deyişini fark etti. İnsanlar genelde memleketlerine isimle seslenirdi; ama Opal’in sesinde sanki bir canlıdan bahsediyormuş gibi bir yakınlık vardı. Aimar bunun doğru olup olmadığını düşünmedi. O an, bunun Opal için doğru olduğunu anlamak yetti.

İlk durdukları yer, bir ayakkabıcının dükkânı önündeki küçük kalabalık oldu.

Dükkânın kapısının üstünde eğrilmiş bir tabela asılıydı. Yazı yoktu; yalnızca eski bir çizme resmi vardı. Çizmenin burun kısmı külle kaplanmış, topuğunda küçük bir çatlak oluşmuştu. Kapının iki yanına asılmış botlar, sandaletler ve kalın tabanlı yol ayakkabıları rüzgâr vurdukça hafif hafif sallanıyordu. Ayakkabıcı kısa boylu, geniş omuzlu, yüzü sürekli bir şeylerden şikâyet edecekmiş gibi duran bir adamdı. Ama elleri dikkatliydi. Tezgâhının üstünde çocuk ayakkabıları, sağlam yol botları ve tamir bekleyen sandaletler sıralıydı. Külün ortasında bile, ayakkabıları öyle yerleştirmişti ki her biri bir yere aitmiş gibi duruyordu.

Adam, Aimar’ın zırhını görünce hemen seslendi.

“Şövalye! Eğer dağa çıkacaksanız o parlak şeylerle kayarsınız. Prenko taşı hain taştır. Isınır, terletir, sonra ayağınızı alır.”

Aimar durdu. “Şu an dağa çıkıp çıkmayacağımız belli değil.”

Ayakkabıcı sanki bunun çok zayıf bir cevap olduğunu düşünmüş gibi homurdandı. “Belli olur. Bu kasabada dağ kıpırdadığında herkes sonunda dağa bakar.”

Leylin tezgâhtaki botlara baktı. “Bunlar Prenko yolu için mi?”

“Bunlar her yol için,” dedi ayakkabıcı. Sonra biraz yumuşadı. “Ama Prenko için tabanı daha kalın olanı gerekir. Kül kaydırır, sıcak taş kandırır. Yol, ayağınızla anlaşma yapmaz. Dikkatsizseniz sizi satar.”

Opal çantadan seslendi. “Bana göre var mı?”

Ayakkabıcı önce sesin nereden geldiğini anlamadı. Sonra Aimar’ın çantasından çıkan küçük başı görünce gözleri büyüdü. Bu bakışta tanışıklık yoktu; ama tamamen yabancılık da yoktu. Chuen’de, kayalık tarafında bazen mavimsi bir karanlık perisinin görüldüğüne dair fısıltılar dolaşırdı. Çocuklar abartır, yaşlılar ciddiye almıyormuş gibi yapar, bazı kadınlar akşam karanlığında pencerelerin altına ekmek kırıntısı bırakırdı. Ayakkabıcı da bu hikâyeleri duymuştu. Ama bir karanlık perisinin bir şövalyenin çantasından kendisine ayakkabı soracağını düşünmemişti.

“Ben…” dedi. “Ben hiç peri ayakkabısı yapmadım.”

Opal aşağı baktı. Drenjleri hafifçe toz saçıyordu. “Zaten ayağım pek yok.”

Ayakkabıcı birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Leylin gülmemek için yüzünü çevirdi. Aimar ise Opal’in bu tür cümleleri özellikle seçtiğinden artık neredeyse emindi; ama Opal’in yüzünde öyle saf bir ciddiyet vardı ki bundan emin olmak da zordu.

Ayakkabıcı sonunda boğazını temizledi. “O zaman sana taban gerekmez.”

“Gerekirse ilk sana gelirim,” dedi Opal.

Adam, şaşkınlığın arasında istemeden gülümsedi. “Gel. Ama ölçü alması zor olur.”

Bu küçük konuşma, çevredeki iki kişinin kısa süreliğine de olsa gülmesine neden oldu. Korkunun içinde gülmek bazen ayıp gibi gelir; ama bazen de insanı ayakta tutan tek şey olur. Opal bunu fark etti. İçindeki sıkışma bir an gevşedi. Chuen hâlâ gülebiliyordu. Azıcık. Çatlak bir yerden sızan ışık kadar.

Sonra meydan tarafından bir çocuk sesi geldi.

“Anne, Anka bizi duyuyor mudur?”

Opal hemen o yöne baktı.

Çocuk, daha önce gizli gezilerinde gördüğü utangaç çocuktu. Hali. Opal onun adını, kasabadaki çocukların birbirine seslenişinden biliyordu. Hali, annesinin elini iki eliyle birden tutmuştu. Üzerindeki küçük yelek külle lekelenmişti. Saçları alnına yapışmış, gözleri Prenko tarafına dönmüştü. Annesi, genç sayılabilecek ama yorgun bakışlı bir kadındı. Çocuğun elini öyle sıkı tutuyordu ki, Hali’nin parmakları bembeyaz olmuştu.

Kadın cevap vermeden önce yutkundu.

“Duyar,” dedi sonunda. “O bizi hep duyar.”

“Peki biz onu duyuyor muyuz?”

Kadının gözleri dolacak gibi oldu ama kendini tuttu. “Bugün başkanı dinleyeceğiz. Sonra öğreneceğiz.”

Hali başını salladı. Sonra Opal’i gördü.

Bu kez gerçekten gördü.

Çocuk önce annesinin arkasına saklanacak gibi oldu. Sonra merakına yenilip biraz daha baktı. Belki bir zamanlar pazar tezgâhının altında gördüğünü sandığı mavimsi izi hatırlamıştı. Belki de hiç hatırlamıyordu; çocukların aklı bazen korkuyla doluyken bile küçük tuhaflıklara yer açardı. Opal de ona baktı. Bu kez dil çıkarmadı. Sadece küçük elini kaldırdı.

Hali, çok çekingen bir hareketle el salladı.

Annesi bunu fark ettiğinde şaşırdı. Aimar’ın çantasındaki Opal’i gördü. Yüzünde bir anlık korku belirdi; sonra bunun yerini temkinli bir anlama çabası aldı.

“Karanlık perisi,” diye fısıldadı.

“Opal,” dedi küçük peri.

Kadın başını eğdi. “Ben Mera. Bu da Hali.”

Hali annesinin eteğine biraz daha sokuldu ama gözlerini Opal’den ayırmadı.

Leylin yumuşakça gülümsedi. “Merhaba Hali.”

Lip, Leylin’in omzundan başını çıkardı.

Hali’nin gözleri bu kez maymuna kaydı. Korkusu bir anlığına dağıldı. “Maymun!”

Lip bundan memnun oldu. Hemen omzunu dikleştirdi.

“Adı Lip,” dedi Leylin.

Hali fısıldadı. “Merhaba Lip.”

Lip küçük bir selam verir gibi elini kaldırdı. Hali ilk kez gülümsedi.

O gülümseme çok kısa sürdü.

Prenko yeniden homurdandı.

Mera, oğlunu kendine çekti. “Meydana gitmeliyiz.”

Aimar, kadının yüzündeki korkuyu gördü. Bu korku, düşmanın kılıcını gören birinin korkusu değildi. Bu, neyle savaşacağını bilmeyen birinin korkusuydu. Aimar’ın göğsündeki ağırlık biraz daha büyüdü.

“Size eşlik edelim,” dedi.

Mera önce reddedecek gibi oldu. Sonra Aimar’ın zırhına, kılıcına ve yüzündeki ciddiyete baktı. Başını salladı.

Böylece birlikte meydana yürüdüler.

Meydan, Chuen’in kalbiydi.

Ortada eski taşlardan yapılmış geniş bir alan vardı. Normal zamanlarda burada pazar kurulur, bayramlarda masalar dizilir, çocuklar koşar, yaşlılar gölgede otururdu. Meydanın bir yanında kasaba meclisinin toplandığı geniş taş bina, diğer yanında ise Anka Tozu Hanı yükselirdi. Han, Chuen’in en canlı yerlerinden biriydi. Geniş kapısı, koyu renk ahşap kirişleri, camlarının kenarına asılmış kurutulmuş ot demetleri ve kapısının üstündeki küçük Anka sembolüyle daha ilk bakışta sıcak görünürdü.

Kapının üzerinde külle solmuş ama hâlâ okunaklı duran bir tabela asılıydı: Anka Tozu Hanı.

Ama bugün hanın sıcaklığı bile tedirgindi.

Kapının önünde insanlar birikmişti. Kimi içeri giriyor, kimi çıkıyor, kimi meydandaki kalabalığa bakıyordu. Hanın sahibi Tofu, kapıda durup aynı anda üç kişiye cevap vermeye çalışıyordu. Geniş yüzlü, yuvarlak omuzlu, kalın kollu bir adamdı. Normalde gülmeye hazır duran dudakları şimdi çizgi gibi gerilmişti. Elindeki bezle sürekli tezgâhı siliyor, sonra kapıya koşuyor, sonra tekrar dönüp birine sıcak içecek veriyordu.

“İçeri giren otursun!” diye bağırdı. “Ayakta dikilip yolu kapatmayın! Korkacaksanız da oturarak korkun, daha az devrilirsiniz!”

Bu söz birkaç kişiyi güldürdü.

Tofu’nun gözleri Aimar’a takıldı. “Şövalye! Sen de içeri gir. Zırhınla kapının önünde durursan insanlar daha çok korkar.”

Aimar şaşırdı. “Ben korkutmak istemedim.”

“İstemesen de oluyor. Gir.”

Opal çantadan fısıldadı: “Bu adamı seviyorum.”

Leylin de gülümsedi. “Ben de.”

Han içeri girer girmez onları başka bir dünyanın içine aldı.

Dışarıdaki kül ve sıcaklık, kapıdan içeri girdiğinde bile tamamen kaybolmuyordu; ama hanın içinde odun ateşi, baharat, eski bira, sıcak çorba ve insan kalabalığının tanıdık kokusu vardı. Ahşap masalar doluydu. Bazı insanlar sessizce oturuyor, bazıları hararetli konuşuyor, bazıları da hiçbir şey yapmadan ellerindeki kupalara bakıyordu. Şöminenin yanında iki ihtiyar oturmuştu. Biri ince yüzlü, uzun burunlu, sürekli başını sallayan bir adamdı. Diğeri daha kısa, daha yuvarlak ve daha huysuz görünüyordu.

“Ben diyorum size,” dedi uzun burunlu olan. “Bu işler dışarıdan gelenlerle çözülmez.”

Diğeri homurdandı. “İçeriden gidenler döndü mü?”

“Dönmedi.”

“O zaman dışarıdan gelenlere de laf etme.”

“Ben laf etmiyorum. Şüphe ediyorum.”

“Sen doğduğundan beri şüphe ediyorsun.”

Opal bunu duyunca çantadan başını uzattı. “Hanginiz haklı?”

İki ihtiyar aynı anda sustu.

Uzun burunlu olan gözlerini kıstı. “Çanta konuştu.”

Yuvarlak olan kupasını kaldırdı. “Ben artık hiçbir şeye şaşırmam.”

Leylin, Aimar’ın yanından geçerken alçak sesle, “Chuen’e alışması kolay olacak gibi,” dedi.

Aimar cevap vermedi. Hanı inceliyordu.

Bir kız tezgâhın arkasında bardak diziyordu. Yirmili yaşlarının başında olmalıydı; koyu renk, sade bir gömlek giymiş, beline lekeli bir önlük bağlamıştı. Saçlarını ensesinde toplamıştı ama birkaç tel kül ve terle yanağına yapışmıştı. Bir barmen gibi görünüyordu; daha doğrusu barmen olmaya çalışan biri gibi. Bardakları olması gerekenden yavaş diziyor, sürahiyi doldurmadan önce iki kez kontrol ediyor, masalara giderken sanki her siparişi aklında tutmak yerine bir yere kaydetmezse dünyanın düzeni bozulacakmış gibi davranıyordu.

“Tofu,” dedi bir adam masalardan birinden, “bizim içecekler?”

Tofu tezgâha döndü. “Carla!”

Kız elindeki kupayı neredeyse düşürüyordu. “Geliyor.”

“Üçüncü kez geliyor diyorsun. İçecekler yolda yaşlanacak.”

Carla cevap vermedi. Tezgâhın altından küçük bir kağıt çıkardı, üstüne bir şey yazdı, sonra iki kupayı tepsiye koydu.

Tofu başını iki yana salladı. “Elimde başka biri olsa seni mutfağın kapısına bile yaklaştırmazdım.”

Carla sakin bir sesle, “Ama yok,” dedi.

“Tofu’nun sabrı da yok.”

“Onu da yazayım mı?”

“Yazma. Onu herkes biliyor.”

Han içinde birkaç kişi güldü. Carla, bu gülüşlerin üstünden kayıp giden biri gibi masalara yöneldi. Gereğinden yavaş yürüyordu ama dengeliydi. Kupaları bırakırken insanların yüzlerine kısa kısa bakıyor, sonra küçük kağıdına yeniden bir şey yazıyordu. Bu, adisyon gibi görünüyordu. Sipariş notu. Hesap. Belki de hangi masanın ne istediğini unutmamak için aldığı fazla titiz notlar. Yine de Leylin, onun bir içecek için fazla uzun yazdığını fark etti.

Carla onların masasına geldiğinde tepsisini hafifçe eğdi. “Ne içersiniz?”

Tofu uzaktan bağırdı. “Hızlı sor!”

Carla hiç acele etmedi. Leylin’e baktı. Aimar’a baktı. Aimar’ın çantasından çıkan Opal’e baktığında yalnızca yarım nefes kadar duraksadı; sonra Lip’e baktı. Lip de ona baktı.

Leylin gülümsedi. “Sıcak bir şey. İçinde kül olmayan bir şey tercih ederim.”

“Su, bitki çayı, baharatlı süt, ince çorba.”

“Baharatlı süt,” dedi Leylin. “Aimar?”

Aimar, çevreyi izlemekten kendini çekti. “Su yeterli.”

Opal çantadan çıktı ve masanın kenarına kondu. “Bana… küçük bir şey.”

Carla küçük kağıda baktı. “Küçük bardak yok.”

“Ben bardağın içine girmeyeceğim.”

Carla ilk kez çok hafif bir gülümseme gösterdi. “Küçük kase var.”

“Olur.”

Lip masaya atladı ve iki eliyle kendini gösterdi.

Leylin hemen araya girdi. “Ona bir şey verme. Önce ne olduğunu bilmeli.”

Carla bunu da yazdı.

Leylin kaşlarını kaldırdı. “Sadece içecek bir şeyler istedik, masayı donat demedik.”

Carla kağıttan başını kaldırmadan, “Karıştırmamak için yazıyorum,” dedi. Sesi öyle sıradandı ki, bu kadar çok şey yazmasının da sıradan olması gerekirmiş gibi durdu.

Tofu uzaktan homurdandı. “O kadar yazıp yine karıştırıyor!”

Carla bu kez cevap vermedi. Kağıdı katladı, önlüğünün cebine koydu ve tezgâha döndü. Leylin onun arkasından baktı ama bakışı şüpheyle değil, hafif eğlenceyle doluydu. Chuen’de bugün herkes bir şekilde korkusuyla başa çıkıyordu. Tofu bağırıyordu. Ayakkabıcı söyleniyordu. Carla yazıyordu. Bu da en fazla fazla titiz bir han çalışanının tuhaflığı kadar görünüyordu.

Tofu yanlarına geldi. “Oturun. Başkan birazdan meydanda konuşacak. Herkes oraya doluşmadan önce bir şey için.”

“Ödeyemeyebiliriz,” dedi Leylin.

Tofu ona sanki hakaret etmiş gibi baktı. “Kasaba dağın altında titrerken sıcak suyun hesabını mı yapacağım? Otur.”

Aimar başını eğdi. “Teşekkür ederiz.”

Opal masanın kenarında daha rahat bir yere geçti. Hemen ardından Lip de Leylin’in omzundan inip masaya atladı. İkisi karşı karşıya geldi. Biraz sonra Carla geri geldi. Tepside iki kupa, bir bardak su, küçük bir kase ve yanında kimsenin istemediği birkaç ekmek kırıntısı vardı.

Tofu tezgâhın arkasından, “Carla! Kırıntıları kim istedi?” diye bağırdı.

Carla tepsiyi masaya bıraktı. “Maymun baktı.”

Lip çok memnun oldu.

Leylin başını iki yana salladı. “Bunu yapmamalıydın.”

“Niye?” diye sordu Carla.

“Şimdi kendini önemli sanacak.”

Lip çoktan ekmek kırıntılarının yanında önemli biri gibi oturmaya başlamıştı.

Opal ona baktı. “Bu diplomatik bir ziyafet mi?”

Lip kırıntılardan birini saklamaya çalıştı.

“Paylaşmazsan savaş çıkar,” dedi Opal.

Aimar, başını hafifçe masaya eğdi. “Lütfen savaş çıkarmayın.”

“Bu bir müzakere,” dedi Opal.

Leylin, Lip’in zihninden gelen açgözlü ama kararsız dalgayı hissetti. “Lip, biraz ver.”

Lip ekmeğin çok küçük bir parçasını koparıp Opal’e uzattı.

Opal parçaya baktı. “Bu hakaret.”

“İlerleme var,” dedi Leylin.

Aimar, bütün bu olanları izlerken istemeden rahatladı. Dünya sarsılıyor, volkan huzursuzlanıyor, kasaba korkuyor olabilirdi; ama bir maymunla karanlık perisinin ekmek pazarlığı yapması, hayatın hâlâ burada olduğunu hatırlatıyordu.

Sonra dışarıdaki çan üç kez üst üste çaldı.

Han bir anda sessizleşti.

Tofu kapıya döndü. “Başlıyor.”

İnsanlar ağır ağır ayağa kalktı. Kimi kupasını masada bıraktı, kimi çocuğunun elini tuttu, kimi kapüşonunu başına çekti. Carla tezgâhın üstündeki küçük kağıtları toparladı, cebine koydu ve boş kupaları toplamaya çalıştı.

Tofu ona ters ters baktı. “Onları sonra topla. Şimdi dışarı.”

Carla, “Kupalar kaybolabilir,” dedi.

“Kasaba da kaybolabilir. Dışarı.”

Carla bir an düşündü, sonra kupaları bıraktı. Leylin bunu görünce gülümsedi. Öncelik sıralamasını öğreniyor, diye düşündü.

Aimar, Opal’in tekrar çantaya girmesini bekledi; Opal ise masadan havalanıp doğrudan çantanın üst kısmına yerleşti.

“Geçici,” dedi yine.

Aimar artık itiraz etmedi. “Elbette.”

Meydana çıktıklarında kalabalık toplanmıştı.

Chuen başkanı, meclis binasının önündeki taş basamakların üstünde duruyordu. Yaşlı ama güçsüz görünmeyen bir adamdı. Saçları külle daha da beyazlamıştı. Omuzlarında koyu renk bir örtü vardı. Yanında kasabanın ihtiyar meclisinden birkaç kişi duruyordu. Biraz geride, yamuk burunlu, cübbesi yol tozuyla kaplı bir büyücü bekliyordu. Halk ona merakla ve biraz da çekinerek bakıyordu. Dışarıdan gelen biriydi. Bu, Chuen için her zaman başlı başına bir olaydı.

Başkan elini kaldırdı.

Kalabalık yavaşça sustu.

Prenko’nun derin homurtusu, sessizliğin içine yerleşti.

“Chuen halkı,” dedi başkan. Sesi yaşına rağmen güçlüydü. “Hepiniz dağın sesini duydunuz. Hepiniz külü gördünüz. Hepiniz biliyorsunuz ki Prenko, sıradan bir dağ değildir.”

Kalabalıkta mırıltılar yükseldi.

Başkan devam etti. “Atalarımızdan bize kalan görev, yalnızca bu kasabada yaşamak değildi. Biz, Prenko’nun kalbinde yaşayan Zümrüdü Anka Kuşu’nun huzurunu da koruduk. Onu rahatsız etmek isteyenleri uzak tuttuk. Yolunu bilmeyenleri çevirdik. Merakını dizginleyemeyenlere kapımızı kapattık.”

Leylin, bu sözleri dikkatle dinledi.

Opal ise çantanın içinde hareketsizleşmişti.

Başkanın sesi biraz daha ağırlaştı. “Ama şimdi Prenko hareketleniyor. Daha önce gönderdiğimiz kişiler dönmedi. Dağın içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Anka’nın iyi olup olmadığını bilmiyoruz.”

Meydanda bir kadın ağlamaya başladı. Bir başka adam başını eğdi. Hali annesinin elini daha sıkı tuttu.

Başkan, yanındaki yamuk burunlu büyücüye baktı. “Bu yüzden dışarıdan gelen yardımın kabul edilmesine karar verdik. Usta büyücü Tunahan’ın liderliğinde, yerli ve yabancı kişilerden oluşacak küçük bir araştırma ekibi kurulacak. Bu ekip Prenko’nun kalbine giden güvenli yollardan ilerleyecek ve Anka’ya ne olduğunu öğrenecek.”

Kalabalık karıştı.

Kimi rahatladı. Kimi öfkelendi. Kimi “Yabancılar mı?” diye fısıldadı. Kimi “Bizimkiler dönmedi, onlar mı dönecek?” dedi. Şömine başındaki uzun burunlu ihtiyar, meydanın bir köşesinden beklediği fırsatı bulmuş gibi başını salladı. Tofu ise han kapısında kollarını kavuşturmuş, kimsenin paniğe kapılıp içeri koşmamasını izliyordu. Carla, han kapısının biraz gerisinde durmuş, elindeki küçük kağıdı cebine sokup kalabalığı dinliyordu. Not almıyordu. Sadece dinliyordu; en azından dışarıdan öyle görünüyordu.

Aimar, Tunahan adını aklının bir köşesine yerleştirdi.

Leylin de aynı ismi tuttu ama başka bir sebeple. Usta büyücü. Araştırma ekibi. Anka Koridorları. Bunlar, söylentilerin artık kasaba ağzından çıkıp karara dönüştüğü anlamına geliyordu.

Opal’in bakışı Prenko’ya çevrildi.

Anka.

Daha hiç görmediği, ama kayasının gölgesinde büyürken hikâyelerini dinlediği, Chuen’in sıcak ekmeğinde, çocukların sorularında, yaşlıların fısıltılarında, volkan taşlarının gece yaydığı ılık sessizlikte varlığını hissettiği Anka.

Bir şey olmuştu.

Bunu artık herkes söylüyordu.

Başkan yeniden konuştu. “Ekibe katılacaklar, gün batmadan Anka Tozu Hanı’nda toplanacak. Yolculuk sabah başlayacak.”

Meydana derin bir sessizlik çöktü.

O sessizlikte Prenko bir kez daha gürledi.

Bu kez daha yakın, daha derinden.

Toprak titredi. Meclis binasının taş basamaklarından ince toz döküldü. Kalabalıkta birkaç kişi çığlık attı. Hali korkuyla annesine sarıldı. Aimar refleksle bir adım öne çıktı. Leylin havadaki enerjilerin aynı anda gerildiğini hissetti. Opal, çantanın kenarını tuttu. Carla, han kapısının eşiğinde dengesini kaybetmemek için pervaza tutundu. Tofu bir eliyle kapının kirişini kavradı, diğer eliyle önünde sendeleyen yaşlı adamı tuttu.

Sarsıntı geçtiğinde, Chuen’in üstüne biraz daha kül yağmaya başladı.

Başkan gözlerini kapattı.

Sonra açtı.

“Anka bizi duydu,” dedi kısık ama duyulur bir sesle. “Şimdi bizim de onu duymamız gerekiyor.”

Opal, Aimar’ın çantasından yavaşça çıktı.

Havada birkaç parmak yükseldi. Kül taneleri etrafında döndü. Küçük bedeni, büyük kalabalığın içinde neredeyse görünmeyecek kadar küçüktü. Ama o an, kendi içinde çok büyük bir şeyin yerinden kalktığını hissetti.

Leylin ona baktı. “Gidiyorsun, değil mi?”

Opal gözlerini Prenko’dan ayırmadı.

“Evet.”

Aimar sessiz kaldı.

Bir şövalye bazen bir kararın doğuşuna tanıklık ederdi. O karar kendisine ait olmasa bile, onun ağırlığını hissederdi.

Leylin derin bir nefes aldı. “O zaman ben de geliyorum.”

Lip, omzunda huzursuzca kıpırdandı. Leylin maymunun aklından geçen şeyi hissetti: Bu kötü fikir. Çok kötü fikir. Ama gidiyoruz.

Aimar, ikisine baktı. Sonra meydana, Hali’ye, Mera’ya, Tofu’ya, ayakkabıcıya, korkuyla birbirine sokulan halka baktı.

Chuen onun memleketi değildi. Prenko onun dağı değildi. Anka onun hikâyesi değildi.

Ama burada yardıma ihtiyacı olan insanlar vardı.

Ve o, hâlâ ne için savaşacağını arayan bir şövalyeydi.

Belki de bazı cevaplar, insan onları ararken değil, başkalarının korkusuna baktığında gelirdi.

“Ben de,” dedi.

Opal başını çevirdi. “Çantanla birlikte mi?”

Aimar ona baktı.

Sonra ilk kez, tam anlamıyla gülümsedi.

“Çantamla birlikte.”

Opal de gülümsedi.

Prenko’nun külü meydanın üzerine inerken, Chuen halkı dağın kalbine gidecek ekibin ilk üç yolcusunu henüz tam olarak tanımıyordu. Biri kayasının gölgesinden çıkmış bir karanlık perisiydi. Biri Aransun yolundan gelen meraklı bir illüzyonistti. Biri de kuzey yolundan gelen, mottosunu henüz bulamamış bir şövalyeydi.

Kül yağıyordu.

Prenko’nun sesi Chuen’in üstünde ağırlaşıyordu.

Ve üç yolcu, neye evet verdiklerini henüz tam bilmeden Anka Tozu Hanı’na doğru yürümeye başladı.

Map for Town of Chuen

BÖLÜM NOTU

Ve ekip kuruluyor.

Opal, Leylin ve Aimar üç farklı sebeple aynı cevabı verdi:

“Ben de.”

Lip’e sorarsanız bunun hâlâ korkunç bir fikir olduğuna oldukça emin. 😃

Sırada Prenko var.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı