
Kara Orman'da sabahın ışığı olmazdı; saf ve zehirli olan gri sis dağılır, ormana doğru akmaya çalışan güneş ışığının yozlaşmış tonu çevreye çarpardı. Kalan saatlerin nasıl geçtiğini fark etmemiştim, hatta yarım saat kadar uyumuştum. Gözlerimi açtığım vakit doktor sırtını yatağa yaslamış, gözleri açık bir şekilde odanın ortasındaki bir noktaya, yere gözlerini dikmiş, kırpmadan bakıyordu. Saatlerdir aynı pozisyonda durmanın ve gece boyunca üstüme vahşi bir boğa gibi binen savaşın etkisi sebebiyle her yerim tutulmuştu. Elimle tuttuğum sivri kalası yere bıraktım; gözlerim uykusuzluk yüzünden yavaşça kapanıyor ve bilincimi açık tutmakta zorlanıyordum.
“Doktor,” dedim hafif boğuk ve kısık bir sesle. Doktor tamamen tepkisizdi ve gözleri açık olarak aynı noktaya bakıyordu. Sesimi biraz daha yükselttim:
“Doktor!” diye normal bir tonda konuştum. Yine tepki yoktu.
Yavaşça ayağa kalkıp doktorun önünde diz çöktüm. Gözlerine baktığımda tamamen kurumuş ve kızarmış olduklarını gördüm. Yavaşça sağ elimi sol omzuna koyarak sıktım ve onu sarsarak, “Uyan,” diye emrettim. Doktorun vücudu hiçbir tepki vermedi; sadece o kadar hızlı ve anlık bir şekilde gözlerini gözlerime dikti ki, korkudan dizlerimin üstünden kalkmaya çalışırken sendeleyip büyük bir gürültüyle yere düştüm.
“Günaydın,” dedi doktor. Sesinde hiçbir titreme yahut endişe yoktu.
Naile'nin en tehlikeli bölgesi olan Eski Orman'da ilk gecemizi geçirmiş, şafağı görmüştüm. Doktor yavaşça ayağa kalktı, yanıma yaklaştı ve sağ elini uzatarak beni kaldırmak istediğini beden diliyle gösterdi. Doğruldum, uzattığı sağ elini tuttum ve ondan güç alarak ayağa kalktım.
“Yardım et, yatağı çekelim de şu harabe salona bakayım,” dedi. Yatağa doğru yaklaştık ve var gücümüzle yatağı zorla da olsa çekerek, kapının kilidini açıp salona geçtik.
Salonda tamamen kaos hakimdi. Evin giriş kapısı ve koyduğumuz barikatlar doğal olarak büsbütün kırılmış, önüne çektiğimiz kafes parçalara ayrılmıştı. Kafesler çelikten olduğu için böyle kırılması beni çok korkutmuştu. Kamp ateşinin külleri etrafa saçılmış, etrafı kan gibi boyamıştı.
“Benzin bulmakla mı uğraşacağım, burayı toplamakla mı?” diye sordu kendi kendine doktor. Yorgun gözlerini bana dikti ve ekledi: “Aç mısın?”
“İnan bilmiyorum,” diye karşılık verdim. Gerçekten aç mıydım yoksa değil miydim, kestiremiyordum.
“Görev dağılımı yapacağız. Birimiz bu 'güzel' ve 'bereketli' ormanda gezecek, benzin ve yiyecek bulacak; diğerimiz ise bu evi toplayacak.”
“Burada daha fazla kalmayacağım, geri dönmeliyim. Kaç gündür burada olduğumu bile bilmiyorum.”
“Burada gün tamamlama diye bir şey yok asker. Kaç gün kaldığının ne önemi var?”
“Naile-03 mangasının görev süresi on beş gündür. Anahtarı bulup geri dönmeliyim. Anahtar olmadığı sürece geri döndüğümde ceza alacağım.”
“Bu o kadar basit değil asker, bunu bilmiyor musun?”
Evet, doktor dediğinde haklıydı. Özellikle ormanın en ücra köşesinde, Eski Orman'da olduğum için geriye dönmek daha da zor olacaktı. İç çektim ve, “O zaman görev dağılımını nasıl yapacağız?” diyerek durumumu kabullendim.
“Yazı mı, tura mı?” diyerek cebinden bir madeni para çıkardı.
“Oyun mu oynuyoruz?” diyerek gözlerimi devirdim.
“O zaman siktir git, benzin ve yiyecek bul. Buzluktaki köpekten kalan artık bugün büyük ihtimalle bozulacak ve o ancak kahvaltıya yeter,” dedi.
Ardından çalışma odası ve aynı zamanda yatak odası olan odaya gitti; orada yere bıraktığı baltayı aldı ve bana uzattı. “Buna bir şey olursa seni bu gece eve almam,” diyerek çemkirdi.
Baltayı elime aldım, kırık kapıdan dışarıya çıktım ve Eski Orman'ın zehirli, puslu havasını içime çektim. Gaz maskesi olmadan oksijen seviyesini korumak zordu ama alışmaya başladığımı hissediyordum. Yorgun gözlerimi eve doğru diktiğimde sık bir ağaçlık gördüm. Orman resmen evin arka tarafına gidilmesini istemiyormuş gibi orayı kapatmıştı. Asıl dehşet verici olan, evin çatısında uzun, hiçbir canlıda olamayacak tuhaf bir kıvrıma sahip, ayak izine benzer bir çöküntü vardı. Arka taraftaki ağaçlardan birkaçı esnemiş, devrilmiş ve resmen solmuştu. O an, 'Büyük Avcı' denilen şeyin evin arkasına doğru zıplayıp gittiği aklıma geldi.
Eve doğru hızlı adımlarla tekrar ilerledim. İçeri girdiğimde doktor, eski ve bantlarla tekrar birleştirilmiş bir süpürgeyle kamp ateşinin küllerini süpürüyordu. Bana baktı ve, “Akşam olunca git istersen; bu geceyi de jeneratör olmadan geçirelim ve ölelim, olur mu?” diye dalga geçti.
“Günlüğümü ver.”
“Odada, işim var görmüyor musun? Siktir git kendin al.”
Doktor her zamankinden daha agresifti. Gece yaşadığı şeyler onun için ağır olmalıydı; çünkü Eski Orman'ın en ücra köşesinde, canlılığın en az olduğu bölgede yaşadığı halde iki dehşet —Ölü Dişleyen ve Büyük Avcı— onu resmen basmıştı. Bir şey demeden odaya girdim. Günlüğümü notların olduğu masadan alacakken gözüm bir nota kaydı:
“Buradaki kurtuluşumun anahtarını buldum; Eski Orman'ın bir bölgesinde bulduğum yaralı bir asker ve bir anahtar...”
yazıyordu.
“Orospu çocuğu,” dedim; sinirden alnımda damarlar çıkıyordu. Anahtarı bilmediğini, beni sadece bu günlük ve manga künyem ile bulduğunu söylemişti!
Öfkem yüzünden böğrümde olan siyah damarlar ortaya çıktı ve beni tutup sıkarcasına sarmalamaya başladı. İçimden, “Şimdi değil,” diye fısıldadım. Damarlar duygularımı emiyor, bütün insani normlarımı yok ediyordu. Öfkem yavaş yavaş solarken aynı hızda damarlar da geri böğrüme doğru çekilip kayboldu.
Hiçbir şey demeden önce odadan, ardından evden hızlı adımlarla uzaklaştım ve ormanlık alana doğru ilerledim. Tahmini olarak hızlı adımlarla on dakika kadar yürümüştüm. Derin bir nefes aldım, iç çekerek rastgele bir ağaca yaslandım ve oturdum. Ardından günlüğümü çıkartarak uzun uzun not almaya, ilk olayları özetleyerek yazmaya başladım:
“Ormanda yaşadığım, keşfettiğim şeyler üzerine tehlike ve zeka seviyelerini not edeceğim.
Orman'a ilk geldiğimiz vakit komutan Sontaran, harita görevlisi Amphios, silah uzmanı Timotheus ve ben Naile-03 mangası olarak görev aldık. Geçirdiğimiz ilk gece, ormanda tuhaf bir anomaliyle, bir yaratıkla karşılaştık. Yaratık sadece fiziksel değil, ruhsal ve metafizik açıdan insanlara görünebiliyor, konuşabiliyor ve insanların bilincine girip onlara vizyon gösterme yeteneklerine sahip.
Yaratık, 'Orman'ın Çocuğu' olarak adlandırılıyor.
Yaratık görünüş olarak iki metre, hatta birazcık daha uzun bir boya; geyik kafasına ve sivri, jilet gibi keskin ağaçtan oluşma boynuzlara sahip. Göz çukurlarının olması gereken noktada sadece iki tane kırmızı nokta var. Ayakları toynak, elleri insan eline çok yakın bir anatomiye sahip; uzun ve zayıf vücut hatları barındırıyor.
Zeka seviyesi: Aşırı yüksek. Yaratık insanlarla konuşabilme, onları kullanma ve manipüle etme yeteneğine sahip. Bunları doğal bir dürtüyle değil, tamamen düşünerek yapıyor. Naile-00 laboratuvarında yapılan güvenlik tuzu, yaratığı fiziksel olarak durdurmaya yetmedi.
Yaratık, Naile-03'ün ilk gecesinde yeraltı tüneli geçidinde time saldırdı ve ekibimizi dağıttı. Komutan Sontaran dahil ekibin tamamının öldüğünden emin değilim. Yaratık beni ormanda 'Eski Orman' adı verilen ve onlarca kilometre uzaklıkta olan bir bölgeye fırlattı.”
Böğrüme saplanan ağaç dalını, bana verdiği etkileri ve doktoru günlüğe tamamen anlatmadım. Askeriyenin bizleri burada resmen ölüme terk etmesi sonucunda onlara tam anlamıyla güvenmiyordum. Yine de geri dönüşümde ifadem ve günlüğüm alındıktan sonra sonunda kurtulabilirdim; bu yüzden bilgileri yazmak zorundaydım. Devam ettim:
“Orman üç bölgeye ayrılıyor; bu bölgelerin isimleri Kuru Çayır, Sessiz Orman ve Eski Orman olarak belirlenmiştir. Ormanda gözlemlediğim iki büyük ve tehlikeli anomali daha bulunmaktadır.
Bunlardan birisi, Eski Orman bölgesinde yaygın olan ve insanın mutasyona uğramış formlarından biri olan, adını 'Ölü Dişleyen' koyduğum bir canavar türü.” Evet, adını ben koymamıştım ama doktordan ve yaptıklarından bahsetmeye niyetim yoktu.
“...Ölü Dişleyenler tek başına gezen ve altta bir eskizini çizdiğim canavarlardır.
Yaratık tamamen kör olmakla beraber, duyu algısı sıfıra yakındır. Yaratığın avlanma içgüdüsü yüksek olmakla birlikte, öldürülmesi aşırı zordur. Yaratığın tek duyusu harekettir. Etrafındaki en ufak mikro hareketleri algılar ve harekete doğru saldırır. Menzili ve sınırı bilinmiyor.
Saldırganlık ve tehlike seviyesi: Yüksek. Görüldüğü anda kıpırdanılmamalı; menzilinden çıkıldığı düşünüldüğü anda dikkatli bir biçimde kaçınılmalı.”
Notumu aldıktan sonra gözlerimi ormana doğru diktim. Oldukça sessizdi; sanki buraya bağlanıyormuş gibiydim. Tuhaf bir huzur hissediyordum ama bir tarafım insan kalmak isteyerek buna karşı çıkıyordu. Kıyafetimi kaldırıp böğrüme baktım;
hâlâ insan mıydım?
Bileğimdeki saate baktım, saat 10:47 idi. Henüz erkendi ama ben daha bir şeyler aramak yerine oturmuş günlüğüme dalmıştım. Bir saattir ağaca yaslanmaktan sırtım ağrımıştı. Ayağa kalktım, yavaşça esnedim; günlük ile kalemi iç cebime koyup ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladım.
Yürüdüm.
Yürüdüm...
Sadece yürüdüm.
Derine gittikçe ağaçlar sıklaşıyor, hava daha da ağırlaşıyor, sis artıyor ve ışık azalıyordu. Yerde devrilmiş, kabuğu tamamen soyulmuş bir ağaç fark ettim. Hemen ağacın yanında, ağaç kabuklarını yiyen tamamen bembeyaz tenli, çıplak bir kadın gördüm. Beni fark etmemişti. Ne olduğunu tam anlayamadım; insan mı yoksa insansı bir hayvan mıydı, ayırt edemiyordum.
Baltamı sıkıca kavradım ve yavaş adımlarla ona daha çok yaklaştım; ağzımın suyu istemsizce aktı. Hayatımda ilk kez böyle bir ortamda duruyordum, burada köpek etini tatma fırsatım olmuştu ama istemsizce o şeyin de etini merak ettim. Siyah damarlar yavaşça baltayı kavradığım ellerimi sarmaya başlayarak baltayı daha sıkı tutmama sebep oldu.
Birkaç adım daha attığımda saçının olmadığını ve tamamen kel olduğunu; saçlarının olması gereken yerde yosunların saç gibi sarktığını, kafasının iki yanında ise Orman'ın Çocuğu'ndaki gibi boynuzların olduğunu fark ettim. O şey, bir adım daha attığım zaman beni fark etmiş olacak ki hışımla arkasını döndü ve bana baktı. Suratı çökmüş bir insan suratıydı; yüzü harika bir güzelliğe sahipti ya da artık burası kafamı sikmiş, güzellik algımı bozmuştu. Gözleri, akan bir okyanusun hırçınlığıyla dolu, masmavi şekilde duruyordu. Bana doğru baktı, saldırgan durmuyordu ve dudaklarından birkaç sözcük fısıldıyordu. Fısıldadığı sözcükler arasından,
“İn... san,”
dedi; boğuktu ama belliydi.
Yavaşça bana doğru yaklaştı. Siyah damarlar kolumu daha çok sardı ve nefes alışverişim dengesizleşmeye başladı.
Onu parçalamak, onu yemek istiyordum.
Bana yaklaştığı zaman aramızda neredeyse üç adımlık mesafe kalmıştı. Vücut hatlarını daha yakından görme fırsatı bulmuştum. Üstünde hiçbir kıyafet yoktu; az önce belirttiğim gibi teni tamamen bembeyazdı, beli ince ve kalçası sıkı duran harika bir güzelliğe sahipti.
Bir adım daha attı ve mesafeyi iki adıma indirdi. Yavaşça ellerini uzattığım baltanın sapına doğru götürdü; baltayı tuttu ve elimden sert bir hamleyle çekerek birkaç adım öteye fırlattı. Ardından elimi tuttu ve göğsüne doğru götürdü. Avcumun içi tamamen beyaz ten ve haz ile doluydu. İçimden bir ses bunun bir tuzak olduğunu söylese de bu orman insanı şehvete, iğrençliğe ve kaosa sürüklüyordu.
Bir adım daha attı, mesafeyi bire indirdi ve hafifçe uzanıp dudaklarını dudaklarımla buluşturdu. Dudaklarını tamamen dudaklarıma kenetleyerek beni başta yavaş, sonra hızlı bir tempoyla öpmeye başladı. Dengemi kaybedip yere düştüğüm zaman güzel vücudu üzerime gölge salıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, vücudum alev alev yanıyordu. Yavaşça pantolonumun düğmesini açtı, çıplak tenimi tamamen ortaya çıkarttı. Üstüme oturdu; bu şeyin ve benim çıplak tenimiz birbirine temas ediyordu. Yavaşça boynuma yaklaştı ve bir öpücük kondurdu.
“Çok yorgunsun, değil mi?” diye sordu. Sesi daha pürüzsüz ve güzel çıkıyordu. Az önceki sesine kıyasla cennetten düşme bir melek gibiydi.
Tekrar boynuma yaklaştığı esnada—
Böğrümdeki siyah damarlar tekrar kollarıma akın etti; iradem dışında kollarım hareket etti ve yaratığı üzerimden itekleyip atmamı sağladı. Siyah damarlar yavaş yavaş tüm bedenimi sarmaya, sardığı anda tuhaf bir şekilde kontrolü ele geçirmeye başladı. Vücudum askeri bir refleks ile savaş pozisyonu aldı.
Gözlerimi tekrar kıza diktiğimde... artık güzelliğinden geriye hiçbir şey kalmadığını fark ettim. Beyaz teni koyu gri bir hal aldı. Pençeleri uzadı ve fit vücudu yavaş yavaş kırışıklıklarla dolmaya başladı; gözleri o hırçın ve derin deniz mavisi rengini kaybederken, koyu ve simsiyah bir renk aldı. Göğüsleri kayboldu, özel bölgesi olması gereken vajina tamamen kapandı. Dişleri sivrileşti, yosundan saçları hiçbir rüzgar olmaksızın dalgalanmaya başladı. Suratında iğrenç bir gülümseme oluştu ve bu hali, az önce beni öpen o güzelliğe hiç benzemiyordu. Tamamen iğrenç bir görünüşe sahipti.
Pençelerini açarak bana doğru koştu, havayı yararak bir pençe darbesi indirdi. Vücudum istemsizce kasıldı ve geriye doğru sıçrayarak bu darbeden kurtuldu. Vücudumdaki o dal, evde bacağımın uyuşmasında beni koruması gibi şimdi de ölümcül bir durumda tamamen kontrolü alarak beni koruyordu.
O kadının arkasında tekrar Orman'ın Çocuğu'nu gördüm. Ne zaman geldi, ne zaman orada durdu hiç bilmiyorum. Gözlerimi o noktaya dikmeme rağmen bunu fark edememiştim.
Yaratık bir anda karşımdaki kadının kafasını büyük eliyle kavradı; ardından diğer eliyle gövdesini tuttu. “Yemek...” dedi boğuk bir sesle. Ardından iki uzun kolunu da ters kutuplarda hareket ettirerek yavaş yavaş kafasını gövdesinden ayırmaya başladı. Canavar acı içinde çığlık atmasına rağmen asla tepki vermiyor, ona dokunmaktan ölesiye korkuyordu.
Yavaş yavaş kopan deriyi, boğazı, kas ve et dokularını izledikçe midem bulandı. Bu vahşeti izlemek istemediğim halde vücudumdaki siyah damarlar başka yöne bakmamı engelliyor; kafamı nereye çevirmek istersem isteyeyim, sadece o noktaya bakmamı sağlayacak şekilde vücudumu kilitliyordu.
Acı çığlıklar içinde kafası kopan kadının başını tek lokmada ağzına attı, çiğnemeden yuttu ve gövdesini yere fırlattı. Ardından yaratık çok nizami, yavaş adımlarla bana yaklaştı ve önümde eğildi.
“Anahtar...”
dedi, elini uzattı.
Titreyen sesimle, “Yemin ediyorum ki anahtar bende değil,” diyebildim.
Yaratık anlamamış bir şekilde, insana ait tuhaf bir jesti taklit ederek işaret parmağıyla kafasını kaşıdı. Kaşımayı bitirdiği zaman, “Bul,” diye emretti. Onunla net bir biçimde konuşabilir miydim, yoksa sadece belli bir döngüde mi hareket ediyordu, tam emin değildim. Zeka seviyesinin bana yakın olduğunu çok iyi bilsem de endişeden nefes alamaz haldeydim.
“Ormana saygı göster, sabırlı ol, odaklan,”
dedi ve yavaşça böğrüme doğru dokundu. Onun dokunmasıyla beraber siyah damarlar yıldırım hızıyla aynı noktaya çekildi; bu sayede daha rahat nefes almaya ve hareket etmeye başladım.
Yaratık dizlerini bağdaş kurarak önümde oturdu ve konuşmaya devam etti. Konuştukça sesinin tonu daha fazla netleşiyordu ya da ben onu daha iyi anlıyordum.
“Dilek,” dedi. Neden bunu dediğini, ne anlama geldiğini tam kavrayamadım.
“Ne dileği?” diye sordum.
Yaratık kocaman iki uzun kolunu da iki yana açtı, yavaşça avuçlarını gösterdi ve, “Ne istiyorsun?” diye sordu. Ardından sakin olmam gerektiğini düşündüm; bana zarar vermiyordu. Tek derdi anahtardı, benim de öyle.
“Bu geceyi atlatabilmem için benzine ihtiyacım var,” dedim.
Yaratık kafasını göğe doğru kaldırdı ve yavaşça ayağa kalktı; anlam veremediğim bir şekilde aniden kayboldu. Bulunduğu noktada yere düşmüş yapraklar havalandı. Ardından bir anda arkamda bir rüzgar hissettim. Tırsarak hızlıca geri döndüm ve tam o esnada bir benzin bidonuyla yüz yüze geldim. Yaratık serçe ve başparmağıyla tuttuğu benzin bidonunu bana uzatmış, vermek istiyordu. Birkaç saniye boş gözlerle benzin bidonuna baktığımda, hatırlatmak ister gibi bidonu hafifçe salladı. Bidonu aldığım esnada ise yeniden, “Anahtar,” diye tekrarladı. Sesi daha insansı ama sanki derin bir denizden geliyormuş gibi boğuk çıkmaya başlıyordu.
“Yemin ediyorum ki bende değil!” dedim heyecanla. Yaratık anlam veremeyerek tekrar aynı hareketle kafasını kaşıdı ve,
“Bul,”
diyerek tekrar emretti.
İşaret parmağı ile alnıma dokundu. Alnımdan siyah bir duman yükseldi ve beynime bir zıpkın saplanmış gibi keskin bir acı girdi. Geri çekilmek istedim ama yapamadım; yaratığın bedeni yavaş yavaş solarak yok oldu. Ne olmuştu şimdi? Yaşadığım şeyler o kadar tuhaftı ki artık şaşırmaya dermanım kalmamıştı.
Yerde, birkaç adım ötemde duran baltayı aldım. Benzin bidonuyla beraber tuttum ve yerdeki cesedi ayağından tutmadan önce saatime baktım; saat 17:35 idi. Henüz birkaç dakika geçirmiş gibi hissetmeme rağmen saat hızlı ilerlemişti. Ormanda zaman doğal bir biçimde akmıyordu; bazen çok hızlı, bazen çok yavaştı.
Cesedi ayağından yakaladım. Sürükleyerek, “bulmuş” olduğum benzin bidonu ve “yemek” ile beraber yavaş yavaş ormandan çıkarak doktorun evine doğru yol tuttum.
Yolda yürürken zihnimde durmadan onun sesini işitiyordum; sürekli emrediyor ve bana bir misyon yüklüyordu:
“Anahtarı bul...”
BÖLÜM NOTU
**Kara Orman'ın 11. bölümünden hepinize merhabalar!**
Bu bölümle beraber ormanın derinliklerinde birçok yeni şeyi keşfetmeye başladık.
Öncelikle, **"Ormanın Çocuğu"** olarak adlandırılan anomalinin sandığımızdan çok daha zeki olduğunu ve ana karakterimize bir görev, bir amaç verdiğini gördük.
Aynı zamanda ormanın yeni sakinleriyle (!) tanıştık.
Bildiğimiz üzere ormanda yozlaşmaya maruz kalan insanların zaman içerisinde farklı dönüşümler geçirdiğini görüyoruz.
Yozlaşma belirli bir seviyeye ulaştığında insanlar çeşitli türlere dönüşebiliyor. En bilinen örneklerden biri olan **Ölü Dişleyenler** bunun sadece bir sonucu.
Fakat insanlar yalnızca Ölü Dişleyenlere dönüşmüyor.
Bu bölümle beraber başka bir tür olan **"Vahşi"**leri de görmüş olduk.
Vahşiler; yozlaşmanın etkisiyle akıl sağlığını kaybeden, bedenleri ve zihinleri ormana uyum sağlayacak şekilde değişen canlılardır.
Fakat Vahşiler kendi içerisinde farklı türlere ayrılır.
Bu bölümde gördüğümüz Vahşi türü ise, zihinsel gücü ve bilinci diğerlerinden daha güçlü olan kadınların dönüştüğü **"Cadı"** formudur.
Cadı Vahşiler, çevredeki canlıların algılarını ve isteklerini sezebilir, buna göre kendilerini şekillendirebilirler. Kurbanlarının zihnine ve beklentilerine göre farklı bir görünüm kazanabilirler.
Cadı Vahşilerin fiziksel özellikleri de ormanın yozlaştırıcı etkisini taşır:
Bembeyaz tenleri, bedenlerini kısmen kaplayan yosun benzeri oluşumları ve yosundan oluşan saçları vardır. Gözleri derin deniz mavisini andırır; dış görünüşleri ise kurbanlarını yanıltacak şekilde değişime uğramıştır.
Gerçek yüzlerini saklayan bu varlıklara karşı dikkatli olun.
Sivri dişleriyle avlarına saldırır, onların yaşam enerjileriyle beslenirler.
Elbette Vahşiler yalnızca bununla sınırlı değil. Ormanın içinde daha birçok farklı tür ve dönüşüm bulunuyor.
Şu ana kadar gördüklerimiz, yalnızca ormanın sakladığı dehşetlerin küçük bir parçası.
İyi okumalar!

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı