Lanet olsun...
Hepinize lanet olsun!
Sanki bütün yozlaşmanın sebebi benmişim gibi...
Sanki bütün bu cehennemin sebebi benmişim gibi...
Bütün gözler bana bakıyor, herkes benden bir çare bekliyor...
Gördüğüm rüyanın etkisiyle gözlerimi açtım. Tekrar bütün Naile köylülerinin bana baktığını, benden bir çare beklediğini gördüm. Deforme olmuş bedenler, ölüme aç olup ölemeyen kişiler...
Kafamı hafifçe kaldırdığımda masamda uyuyakaldığımı fark ettim. Oturduğum sandalyeden kalktım ve etrafıma baktım; hava kararmak üzereydi. Naile'ye güneşin girdiği tek zaman, öğlen vaktinin sonlarına doğru, güneş tam tepedeyken oluyordu. Güneş tepeden hafifçe geçmiş ve ormanın yaydığı o loş ışık ile bizi yine baş başa bırakmıştı. Kol saatime baktım ve saatin 17:30 olduğunu gördüm. Hemen masamdan kalkıp salona geçtim ve önümdeki boş kafeslere baktım. “İçleri bu sefer boş, eğer bir anomali bulursam tekrar kafese tıkayacağım,” diye iç geçirdim.
Ardından cerrahi odamın yanındaki ufak odada duran jeneratöre gittim ve benzinini kontrol ettim. Benzini çok azalmıştı; eğer geceyi sağ atlatmak istiyorsam, acilen hava kararmadan benzin bulmam gerekiyordu.
Buzlukta saklamış olduğum yiyecekleri kontrol etmek üzere, jeneratörün yanındaki buzluğa yöneldim. İçerisinde pek fazla “yiyecek” kalmamıştı. Ama ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum.
Duvara asılı olan baltamı ve meşalemi alıp evden çıktım. Meşalenin ucuna elimde kalan son gıdım benzini döktüm ve yanıma bir kibrit alarak dışarı adım attım. Etrafıma baktım; kocaman bir evim vardı ama arka tarafını asla göremiyordum. Ağaçlar tamamen birbirine kenetlenmiş ve o bölgeyi kapatmıştı, sadece karşımda duran bölge açıktaydı.
Yavaş adımlarla, ses çıkarmamaya dikkat ederek saat daha da geç olmadan benzin aramak için yola koyuldum. Karnımın guruldadığını hissedebiliyordum ama yemek bulmak imkânsızdı; bu gece hayatta kalmak için en önemli şey benzindi. Evet, üç gündür ağzıma tek lokma yemek sokmamıştım. Ama benzin olmadan geceyi asla geçiremez, direkt ölürdüm. Bu yüzden öncelik benzindi.
Cebimden bir harita çıkardım ve daha önceden çizmiş olduğum yıkık dökük bir barakanın yolunu tuttum. Ağaçlar durmadan yer değiştiriyor, yeni kökler oluşuyor ve yollar değişiyordu. Ama şansımı denemek zorundaydım...
Yolda birkaç dakika yürüdüm; yürüdüğüm patikada, karşımda bir köpek gördüm. Yerde çürümüş bir ceylanın leşini kemiriyordu. Dişlerini ceylanın çiğ ve bozuk etine geçirip kopartma ve çiğneme sesini duyunca karnım tekrar guruldadı. Burada bu kadar uzun zaman kalınca çiğ, bozulmuş şeyleri yemek artık normal bir döngüye dönüşüyordu. Orman yüzünden bedenlerimiz ve zihinlerimiz değişiyordu, bu yüzden yediğimiz şeyler bizi fazla etkilemiyordu.
Köpeği kovalamak ve ceylandan bir parça et almak istedim. En azından benzin bulamazsam, gece çökmeden son bir kez birkaç lokma yiyecek yiyebilirdim. Baltamı sıkı sıkı kavradım, meşalemi yere attım ve köpeğin olduğu konuma doğru hızlıca, adım adım yürüdüm. Köpek beni ilk adımdan fark etti ve savunma pozisyonuna geçti. “Değersiz hayvan, siktir git, iki lokma yedin. Bir parça alıp gideceğim!” dedim. Fakat karşımdaki bir insan olmadığı için —ki burada insanlarla bile anlaşmak zorken— bu hayvan beni hiç anlayamazdı.
Üstüme doğru bir anda koşmaya başladı; üzerime atıldığı zaman korku ve can havliyle sola doğru atıldım. Köpek yere çullandı ve sendeleyerek ayağa kalktı. Tam o esnada iki elimle baltayı daha sıkı kavradım ve tam köpeğin sırtına, omurgasına bir darbe indirdim. Kırılan kemiğin sesi ve etrafa sıçrayan kanla beraber sert bir şekilde baltayı kendime çektim. Köpek, omurgasına aldığı darbe yüzünden yarı yarıya felç olmuştu; sadece ön patileri koşmak istercesine hareket ediyor, ciyaklayıp duruyordu.
Onu burada bu şekilde bırakacaktım. Etraftaki yozlaşmış anomaliler onu yemek için geldiği zaman en azından bir tanesini yakalayıp kafese tıkmak, bu bozulmanın sebebini öğrenmek istiyordum. Bu lanet olası ormandan çıkmak için her şeyimle çalışıyordum.
Ceylana doğru yürüdüğüm sırada, ağaçların ve çalılıkların arasında bir mantar gördüm. İçerisinde neon mavisi ve hafif mor parıltıları olan, tuhaf, kristal gibi berrak ve şeffaf bir mantara benziyordu. Ne olduğuna anlam veremedim; burnumu ve ağzımı sıkıca bir bezle bağladım, gidip mantarları kökünden toplayarak çantamın içine koydum.
Ardından geyiğe geri döndüm. Tam ondan bir parça et koparmak ve yemek istiyordum ki saate baktım ve saatin neredeyse 18:00 olduğunu gördüm. Havanın tamamen kararmasına son iki saat vardı, saniyeler bile çok kıymetliydi. Köpeğe baktım; ön patileri daha hızlı hareket ediyordu, ciyaklaması kesilmişti ama can çekişiyordu. En taze etin o olduğuna karar verdim; ceylanı bırakıp köpeğe doğru bir adım attım. Baltayı tekrar kavradım ve tam kafasına indirdim. Kafatasının kırılmasını ve beyninin dağılmasını izledim. Ardından köpek daha fazla hareket etmedi fakat bu ormanda neyin ne olacağı belirsizdi. Baltamı bir kez daha savurdum ve bu seferki darbeyi boynuna indirdim; bir kez daha, bir kez daha...
Ardından köpeğin kafası tamamen koptu. Köpeğin kanlı ve parçalanmış kafasını tutup sağ kulağından bir ısırık aldım ve çiğnemeye başladım. Tüyleri ağzıma yapışıyor, iğrenç bir his bırakıyordu ama mataramdaki su ile çalkalar tükürürüm, geçer diyerek önemsemiyordum. Köpeğin iki kulağını da yedikten sonra kafasını yere fırlattım, cesede ise ellemedim. Geri dönüş yolunda onu alacak ve benzin bulsam da bulmasam da afiyetle yiyecektim. Anomali yakalama planımı bu şekilde erteledim...
Dakikalarca yürüdükten sonra kırık ve parçalanmış kulübeye vardım. İçeriye girdim ve etrafı inceledim. Bir dolap gözüme çarptı; dolabı açtığım zaman içerisinde yarısı dolu bir su matarası ve bir çikolata barı buldum. Tarihine baktığım zaman beş yıl öncesine aitti ama önemsizdi. Az önce küflenmiş geyiği yemek için savaş vermiş, ardından savaştığım köpeği yemiştim resmen. Bozulmuş bir çikolata benim için bir nimetti. Hepsini çantaya attıktan sonra, evin kocaman, yıkık bir duvarı olduğunu fark ettim. Benim bulunduğum bölge Eski Orman bölgesinin en kuytu köşelerindeydi; burada fazla canlı olmazdı. Naile'nin diğer ucunda yaşıyorum desen yeridir.
Yıkık duvarın ardındaki ovaya baktım ve ileride belki de bir benzin bulacağımı ümit ederek bölgeye adım attım. Saate baktığımda saat 18:20 idi; en fazla otuz ya da kırk dakika zamanım kalmıştı, geri kalan vakti evime geri dönerek geçirmek zorundaydım.
Beş dakika kadar yürüyüp etrafıma baktığımda birçok şey buldum. Cesetler ve cesetlerin üstünde en azından yakıt olarak kullanabileceğim, hiçbir değeri olmayan kâğıt paralar, kibrit, çakmak, küçük bir avcı bıçağı ve yıllanmış bir şarap şişesi bulsam da benzin bulamadım...
Son birkaç dakikam vardı. İleride eski bir motosiklet gördüm; bir ümit içinde benzin var ise yıkık kulübede bulduğum matarayı boşaltıp içine benzini koyabilirim diye düşündüm. Tam motora doğru koştuğum zaman gözüme bir kıpırtı ilişti. Tedirginlikle baltamı elime aldım ve bir adım geriye attım. Yerde bir insan vardı.
Henüz yaşıyor gibi nefes alıyor ama gerçekten insan mı, emin olamıyordum. Yavaşça yaklaştım; yerde metrelerce uzanan kan izini gördüm. Sürüne sürüne buralara kadar gelmiş olmalıydı zavallı şey. Yüzükoyun yatmış bir şekilde duruyordu; üzerinde askerî palto ve askerî kıyafetler vardı. Kanlar içinde kalmış ve zar zor nefes alıyordu. Elinde ise bir anahtar tutuyordu. Merak edip anahtara bakmak istedim ama bakamadım. O kadar sıkı kenetlemişti ki elini şerefsiz, parmaklarını kesmek zorundaydım. Parmaklarını zorlayıp geriye doğru kenetledim; parmaklarından yoğun bir çatırtı sesi geldi. Büyük ihtimalle sağ elinin başparmağı hariç bütün parmaklarını kırmıştım. Ona rağmen bilincini tam açamamıştı, hâlâ baygın baygın nefes alıyordu.
Sırtüstü yatırdım, üstünü kontrol ettim ve elime çarpan büyük bir cisim dikkatimi çekti. Paltonun iç cebinde büyük bir defter vardı, üzerinde "Naile-03 araştırma günlüğü" yazıyordu. Gözlerimi kocaman açtım ve suratına baktım. Onu daha önce burada hiç görmemiştim; yıllardır Naile'de yaşıyor, köy halkı hatta hayvanlar için bile bir veteriner ve doktor olarak görev yapıyordum. Bu adam kesinlikle buraya sonradan gelmişti!
“Bir dakika, buraya girebildiyse çıkışı da vardır!” diye heyecanla söylendim ve büyük bir kahkaha attım. Günlüğü açıp kontrol ettim; içerisinde tarif edilemez dehşet çizimleri ve sırlar doluydu.
İlk sayfada Naile ve ülkenin hikayesi, söylentileri yazıyordu. İkinci sayfada ise bir tünel ve evden bahsediyordu:
“Naile'ye tek giriş-çıkış olan 21 Numaralı Kapı'dan içeri girdik. Uzun ve ağaç kökleriyle dolu, pis ve iğrenç bir tünelden kilometrelerce yürüdük ve yıkılmış, kora dönmüş bir evin yer altından çıktık. Naile'nin tek girişi ve çıkışı burası.” diye yazılı olan bir not buldum.
Gözlerimi sevinçten yerinde duramıyor, resmen orgazm oluyordum. Bu asker bana kurtuluşu vermişti. Ona teşekkürümü en güzel hazzı ile verecektim.
Ardından gözüm künyesine kaydı; künyesine bakmak adına elimi attım ve kopartıp aldım. "Naile-03" yazıyordu, bu sanırım bir ekip ya da görev ismiydi. Ormanın ismi verildiğine göre görev ismi olduğunu düşündüm. Ama asker isimi olması gereken yerde hiçbir şey yoktu. Adama baktım ve ardından saatime baktım. Benzin bulamamıştım ama çıkış yolunu en sonunda bulmuş olabilirdim.
Motorsiklete doğru gittim, şansıma içerisinde matarayı dolduracağım kadar benzin vardı. Jeneratördeki ile birleişirse en azından bu gece atlatıp, sabah erkenden benzin arayabilirdim.
Askeri sırtıma yükledim ve yavaş adımlarla kendi evime doğru adımlarımı ilerlettim. Bu gece o köpek ve bulduğum yıllanmış şarapla kutlama yapmak adına kıkır kıkır gülmeye başladım...
BÖLÜM NOTU
Bu bölümle beraber her şey daha da ilginç bir hâl alıyor!
Ana karakterimiz, geyik kafalı anomalinin saldırısı sonucunda oldukça uzağa fırlatılarak 'Eski Orman' bölgesine kadar savruldu. Aslında iki bölge arasında ciddi bir mesafe bulunuyor, bu yüzden aldığı ağır yaraların sebebi daha da anlam kazanıyor.
Bu bölümde konuşan karakter, Naile'nin veterineri ve doktoru olan kişidir. Ana karakterimizi bulmuş ve onun "anahtarı" ile "günlüğü"nü ele geçirmiştir.
Peki bundan sonra ne olacak?
Keyifli okumalar!

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı