Timotheus elimden tutarak beni ayağa kaldırdı. Evin yıkık duvarından dışarıya, Kuru Çayır’ın o puslu ve boğucu düzlüğüne baktı. Hava kararmıyordu belki ama ağaçların dalları gökyüzünü öyle bir örüyordu ki zamanın akıp gittiğini ancak kolumuzdaki askerî saatlerden anlayabiliyorduk.
“Toparlan,” dedi fısıltıyla. “Zaman daralıyor. Sontaran ve Amphios ile buluşma saatine daha var ama bu kulübede daha fazla kalamayız. Orman seni bir kez yakaladıysa, bırakmayacaktır.”
Yutkundum. Maskenin içindeki kan kokusu hala genzimi yakıyordu. Günlüğümü paltonun iç cebine sıkıştırırken gözüm yerdeki çalışma tezgahına takıldı. Üzerindeki eski planların arasında, az önce vizyonumda gördüğüm o boynuzlu figüre benzeyen karalamalar vardı. Demek ki bu kulübede daha önce yaşayan her kimse, o da aynı şeyi görmüştü. Ya da o şey, buranın bir gerçeğiydi.
Birlikte kulübeden çıktık ve doğuya doğru yürümeye devam ettik. Bastığımız yerdeki otlar kuruydu fakat tuhaf bir şekilde canlı gibi esniyor, her adımımızda botlarımızın tabanına dolanıyordu. Timotheus önümde nizamî adımlarla ilerlerken, arkasını dönmeden sordu: “Gördüğün o geyik kafalı varlık... Sana yaklaştı mı?” “Hayır,” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Sadece karşımda durdu ve o kelimeleri söyledi. Tam ateş edecekken sen beni uyandırdın.”
Timotheus durdu, bir anlığına kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı. Oksijen maskesinin arkasından derin, hırıltılı bir nefes aldı. “Şanslıymışsın,” dedi. “Naile-00 ile buraya ilk girdiğimizde, aramızdan bir asker o çağrıya uyup sisin içine doğru yürümüştü. Onu tekrar bulduğumuzda... Artık bir insan gibi görünmüyordu.”
Bu sözler üzerimdeki ağırlığı daha da arttırdı. Daha fazla soru soracakken, uzaklardan, batı tarafından gelen boğuk bir ses yankılandı. Bu bir patlama sesiydi. Çok uzakta değildi, muhtemelen Sontaran ve Amphios’un gittiği batı araştırma bölgesinden geliyordu.
Timotheus anında elini belindeki komando bıçağına attı ve gözlerini batıya doğru dikti. “Aptallar,” diye mırıldandı öfkeyle. “Sontaran yine öfkesine yenik düştü. Ormanda patlayıcı kullanmamaları gerektiğini biliyor olmalıydılar.” “Geri mi dönüyoruz?” diye sordum, tabancamın emniyetini açarken. Timotheus bana baktı. Gözlerindeki o soğuk, kararlı ifade geri gelmişti. “Hayır, planı bozmayacağız. Onlar batıyı kontrol ediyor, biz doğuyu bitirmek zorundayız. Ama adımlarını hızlandır. Eğer oradaki bir şeyi uyandırdılarsa, ucu bize de dokunacak.”
Patlamanın boğuk yankısı Kuru Çayır’ın sessizliğinde yavaşça erirken, adımlarımızı daha da sıklaştırdık. Toprak giderek nemleniyor, ağaçların gövdeleri siyah bir balçıkla sıvanmış gibi parlıyordu. Yaklaşık yirmi dakikalık hızlı bir yürüyüşün ardından, ağaç köklerinin devasa bir barikat gibi yolu kapattığı, loş bir vadi tabanına indik. Havada sadece o zehirli gazın kokusu yoktu; çürümüş metal ve eski kumaş kokusu da genzimize vuruyordu.
Yerde, kara bir ağacın gövdesine dayanmış eski bir sırt çantası gördüm. Çanta askerî tiptendi ama rengi tamamen solmuş, üzeri küçük bitki kökleriyle kaplanmıştı. Yaklaşıp botumun ucuyla dürttüm. Çantanın hemen yanında, toprağa yarı yarıya gömülmüş paslı bir matara ve üzerinde "Naile-01" yazan, çatlamış bir plastik kimlik kartı duruyordu.
“Timotheus, şuna bak,” diyerek günlüğümü çıkardım ve kimliği bularak not almaya başladım. “Naile-01 ekibinden kalma. Demek ki bu yoldan geçmişler.”
Timotheus durdu, eğilip çantayı inceledi. İçinden birkaç boş şarjör ve tamamen küflenmiş bir konserve kutusu çıkardı. “Bunu buraya isteyerek bırakmamışlar,” dedi yerdeki izleri göstererek. Toprakta, sanki bir şey sürüklenmiş gibi derin izler vardı. “Burada çatışmaya girmişler ama ateşli silah kullanmanın bedelini ağır ödemişler. Bak, ağaçlardaki mermi izleri çoktan kapanmış ama kabukların altındaki siyah sıvı hala akıyor.”
Tam o esnada, iki devasa kara ağacın kökleri arasında parıldayan başka bir şey dikkatimi çekti. Adeta gözlerimi onlardan alamıyordum.
Bunlar, daha önce hiçbir botanik kitabında ya da askerî brifingde görmediğim türden mantarlardı. Gövdeleri kristal gibi şeffaftı, içlerinde ise adeta damarlar varmış gibi mor ve neon mavisi bir sıvı yavaşça akıyordu. Havadaki o boğucu, çürümüş et kokusunu tamamen bastıran, insanı hafifçe sersemleten enfes, tatlı bir koku yayıyorlardı. Bu koku maskenin filtrelerinden bile sızıp genzime ulaşıyor, içimde tarifsiz bir iştah uyandırıyordu. Hayatımda ilk kez bir şeyi bu kadar çok arzulamıştım. Aç olmasam bile onları koparıp yemek, o sıvıyı tatmak istiyordum.
Adeta büyülenmiş gibi adımlarımı o tarafa doğru yönelttim. Beylik tabancamı çoktan unutmuş, kılıfına bırakmıştım. Günlüğümü çıkarıp bu doğaüstü güzelliği çizmek, hatta onlara dokunmak için can atıyordum. Elimi uzattığım an, parmaklarımın ucundaki havada hafif bir sıcaklık hissettim.
Tam dokunacakken, Timotheus beni sertçe geriye doğru çekti. O kadar güçlü asılmıştı ki toprağın üzerinde birkaç adım sendeledim.
“Dokunma!” diye tısladı Timotheus. Maskesinin arkasındaki gözleri panik ve öfkeyle büyümüştü. “Gözlerini onlardan ayır hemen!” Sarsılmıştım, sanki derin bir uykundan aniden uyandırılmış gibi başım döndü. “Ama... Çok güzel görünüyorlar,” diye kekeledim kendime gelmeye çalışarak. “İçindeki sıvıyı görüyor musun? Bu ormandaki yozlaşmayı besleyen şey bu olabilir, günlükte bunu detaylıca not etmeliyim.”
Timotheus beni bırakmadı, aksine paltomun yakasından tutarak mantarların kokusunun ulaşamayacağı bir mesafeye, rüzgarın estiği yöne doğru sürükledi.
“O gördüğün şey güzellik değil, ormanın en tatlı tuzağı,” dedi sesini alçaltarak. “Biz onlara ‘Feryat Kürkü’ derdik. O enfes koku hafızanı yavaş yavaş siler. İçindeki sıvıyı bir kez tattın mı, bir daha maskeyi yüzüne takamazsın. Ciğerlerin o zehirli gazla parçalanana kadar burada kalmak, o mantarların dibinde kök salmak istersen buyur dokun.” Yutkundum. Mantarlara tekrar baktığımda, o büyüleyici parıltının arkasında, köklerin arasında çürümüş insan parmaklarına benzer kemik parçaları fark ettim. Çantası yerde duran Naile-01 askerinin kaderi belki de bu mantarların dibinde son bulmuştu. Orman gerçekten de arzularımızı bize karşı kullanıyordu. Günlüğümü açtım ve titreyen ellerimle mantarların adını, Timotheus’un dediklerini kısa kısa not ettim, yandaki eski askeri malzemelerin yerini haritamsı bir çizimle belirttim.
Birkaç adım ötede, çalıların arasında metalik bir parıltı daha gördüm. Bu kez temkinliydim. Timotheus'un gözetiminde yaklaşıp çalıları bıçağımla araladım. Bu, kırılmış bir telsiz parçası ve üzerine elle kazınarak "Geri dönün" yazılmış eski bir askerî mataraydı. Mesaj netti ama bizim geri dönecek lüksümüz yoktu.
Kolumdaki saate baktım. Kadranın üzerindeki fosforlu akrep ve yelkovan 15:00’ı gösteriyordu.
“Buluşma saatine otuz dakika kaldı,” dedim kafamı kaldırarak. “Sontaran ve Amphios ile çökmüş evde buluşmamız gerekiyor. Yavaş yavaş dönsek iyi olur, hem o patlama sesinin ne olduğunu da öğreniriz.”
Timotheus mantarların ve eski ceset kalıntılarının olduğu yöne son bir kez nefretle baktı, ardından bıçağını kınına soktu. “Gidelim,” dedi. “Doğu bölgesinde göreceğimizi gördük. Yol boyunca bulduğumuz bu eşyaları da Sontaran'a anlatacağız. Ama unutma; yolda ne duyarsan duy, ne görürsen gör, sadece önündeki bot izlerimi takip et.”
Manganın geri kalanıyla yüzleşmek, bulduğumuz eski ekipmanların gizemini çözmek ve Kuru Çayır'ın o tekinsiz derinliklerinden çıkmak üzere, geldiğimiz yola doğru sessizce geri dönüşe geçtik.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı