insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Geri dönüş yolunda, Kuru Çayır'ın sessizliği üzerimize adeta kurşun gibi çökmüştü. Önümde nizamî adımlarla ilerleyen Timotheus'un bot izlerine basarak yürüyor, gözlerimi yerdeki kıpırdayan köklerden ayırmamaya çalışıyordum. Dakikalar geçtikçe havadaki o boğucu baskı artıyor, az önce gördüğüm vizyonun ve Feryat Kürkü'nün yarattığı sersemlik zihnimi zorluyordu. Yarım saatlik gergin bir yürüyüşün ardından, nihayet o yanmış ve kora dönmüş ev sisin arasından belirdi. İçeriye adım attığımızda, Sontaran ve Amphios’un bizden çok daha önce döndüğünü fark ettik. Ancak içerideki manzara hiç de normal değildi. Amphios, odanın köşesinde toprağa oturmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Elindeki harita kâğıtları yerlere saçılmıştı ve o her zaman suratında olan sinir bozucu sırıtıştan eser yoktu. Gözlerini tek bir noktaya dikmiş, titriyordu. Sontaran ise odanın ortasında, öfkeden deliye dönmüş bir vaziyette ileri geri volta atıyordu. Üstü başı simsiyah balçık ve ağaç kabukları içindeydi. Sol kolundaki askerî üniforma yırtılmış, altından sızan kan kumaşı koyu bir renge boyamıştı. Sontaran bizim içeri girdiğimizi görünce hızla bize doğru döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü.

“Nerede kaldınız siz aptallar!” diye kükredi, sesi kulübenin tavanında yankılanarak. “Saat kaç oldu farkında mısınız?” Kolumdaki saate baktım; tam 15:35’ti. Sadece beş dakika gecikmiştik ama Sontaran’ın bu öfkesi zamandan kaynaklanmıyordu. Batı tarafında ters giden bir şeyler vardı. Timotheus hiç istifini bozmadan maskesini aşağı indirdi, derin bir nefes aldı ve Sontaran’ın kanlı koluna baktı. “Planlanan saatte buradayız, Sontaran. Asıl senin koluna ne oldu? Batıdan gelen o patlama sesi neydi?” diye sordu sakin ama buz gibi bir tonla. Sontaran acıyla dişlerini sıktı, kolunu daha sıkı tutarak bağırmaya devam etti: “O orman... O lanet olası batı sınırı! Haritalarda düzlük görünen yer resmen yaşayan bir duvara dönüştü! Amphios haritaya bakarken arkamızdan bir şey yaklaştı. Hızlıydı, çok hızlı... Ne olduğunu göremedim bile. Sadece geyik boynuzuna benzer devasa keskin dallar gördüm. Üzerimize atlayınca bombayı patlatmak zorunda kaldım!”

Sontaran “geyik boynuzu” dediği anda göğsüme bir öküz oturdu. Maskemin içinde tekrar kan kokusu almaya başladım. Kulübedeki vizyonumda gördüğüm o 2.10 metrelik yaratık... Gerçekti. Batı tarafında Sontaran ve Amphios’a saldırmıştı.

Amphios oturduğu yerden kısık, tamamen kırılmış bir sesle araya girdi: “Haritalar yalan söylüyor... Doğa kanunları burada işlemek istemiyor. Ben çizdikçe ağaçlar yer değiştiriyor, yollar kapanıyor. Naile’nin haritasını çıkaramayız... İzin vermiyor.” Yavaşça yaklaşıp Sontaran’ın önüne durdum. İç cebimden günlüğümü çıkardım. “Yalnız değilsiniz,” dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak. “Biz de doğu tarafında Naile-01’e ait eski ekipmanlar ve üzerinde ‘Geri dönün’ yazan bir matara bulduk. Ayrıca... Zihinle oynayan, insan kemikleriyle beslenen tuhaf mantar kümeleri var. Ve Sontaran, o gördüğün geyik kafalı şeyi ben de buradaki kulübede onun vizyonunu gördüm. Bize burayı dar edecek.”

Sontaran söylediğim her kelimeyle daha da gerildi. Öfkesinin arkasındaki o saf korkuyu gözlerinde görebiliyordum. Tam bana doğru yürüyüp günlüğü elimden kapmak üzereydi ki Timotheus araya girdi. Bedenini ikimizin arasına bir duvar gibi koydu.

“Gevezeliği kesin ve kendinize gelin,” dedi Timotheus. Sesi odadaki herkesi susturacak kadar ağır ve otoriterdi. “Patlayıcı kullanarak Kuru Çayır’daki en büyük anomaliyi üzerimize çektiniz. Sontaran'ın yarası taze, kan kokusu ormandaki vahşileri buraya topluyor. Hava kararmak üzere. Eğer bu geceyi bu çökmüş evde geçirmeyi planlıyorsak, hemen bir savunma hattı kurmalıyız. Yoksa sabaha hiçbirimiz uyanamayız.” Timotheus haklıydı. Kulübenin kırık pencerelerinden dışarı baktığımda, puslu havanın yavaş yavaş kararmaya başladığını, ağaç köklerinin evin etrafında daha aktif bir şekilde kıvranarak içeriye doğru uzanmaya çalıştığını gördüm. Kuru Çayır'da ilk gecemiz başlıyordu

Sontaran öfkeyle soluyarak geri çekildi ve kırık tahta masanın üzerine çökerek kolundaki yaraya bakmaya başladı. Kanı yavaşça yere damlıyordu ve garip bir şekilde, yere düşen her damla kanla birlikte tabandaki kara ağaç kökleri o yöne doğru milim milim geriniyor, adeta toprağı yalayarak kanı emiyordu. Bunu fark ettiğimde arkamı dönüp öğürmemek için kendimi zor tuttum.

“Amphios, kalk ayağa!” diye gürledi Timotheus, odanın köşesinde titreyen haritacının yakasından tutup sarsarak. “Şu haritaları topla. Sontaran, sen de o lanet çeneni kapat ve yaranı sar. Ağlamak bize bir saniye bile kazandırmayacak. Kampı kuruyoruz.” Amphios titreyen elleriyle saçılan kâğıtlarını çantasına tıkıştırırken, Timotheus bana döndü. Gözlerindeki o Naile-00 komutanı ifadesi tamamen açığa çıkmıştı. “Sen benimle geliyorsun. Evin etrafını mühürleyeceğiz. Sontaran ve Amphios içeride kalacak, kapı ve pencere boşluklarını kapatacaklar.” Hafif keşif çantalarımızı yere bıraktık. Yanımıza aldığımız az sayıdaki patlayıcıyı, sis ve flaş bombalarını masanın üzerine dizdik. Elimde sadece beylik tabancam ve uzun komando bıçağım kalmıştı. Timotheus ile birlikte evin yıkık duvarından dışarıya, Kuru Çayır’ın kararmaya yüz tutmuş düzlüğüne çıktık. Hava karardıkça sis, morumsu ve daha yoğun bir renge bürünüyordu. Oksijen maskesinin filtreleri artık daha zor hava geçiriyor, ciğerlerime giren her nefeste metalik bir tat bırakıyordu. Timotheus pelerininden küçük, tebeşire benzeyen ama parıl parıl parlayan mavi taşlar çıkardı. “Bunlar ne?” diye sordum, çevreyi kolaçan etmek için tabancamı havada tutarak. “Naile-00 askeri laboratuvarından kalan fosforlu tuz tabletleri,” dedi Timotheus, evin etrafına geniş bir çember çizecek şekilde taşları toprağa sürterek. “Kara ormanın kökleri bu minerale basamaz. En azından fiziksel olanlar... Ama zihnindekiler için bu taşlar hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden gece boyunca ne görürsen gör, bu çizginin dışına adım atmayacaksın.” O taşlarla çemberi tamamlarken, evin arkasındaki çalılıklardan ani bir hışırtı yükseldi. Anında silahımı o yöne doğrulttum. Kalbimin atışını göğüs kafesimde hissediyordum. Sis dalgalandı ve çalıların arasından, az önce doğuda bulduğumuz Naile-01 çantasına benzer, parçalanmış askeri üniformalar giymiş üç karaltı çıktı. Yürüyorlardı ama adımları insani değildi. Kemikleri kırılmış gibi ters dönmüş bacaklarıyla toprağı sürüyerek, kafaları omuzlarının üzerine cansız bir bebek gibi düşmüş şekilde bize doğru geliyorlardı. Yüzlerinde maske yoktu; zehirli gaz yüzünden tenleri tamamen morarmış, göz bebekleri eriyerek simsiyah bir sıvıya dönüşmüştü. En korkuncu ise, göğüs kafeslerinden dışarıya doğru fırlayan ve ağaç kökleriyle birleşmiş canlı mantar saplarıydı. Feryat Kürkü mantarları, adamların bedenini içeriden yiyerek onları birer kuklaya çevirmişti.

“Ateş etme!” diye bağırdı Timotheus, elimi tutarak. “Sesi duyarlarsa tüm bölge buraya yığılır! Bıçağını kullan!” Kuklaya dönmüş askerlerden biri, boğazından çıkan hırıltılı, insani olmayan bir çığlıkla üzerime doğru atıldı. Kolları normalden daha uzun görünüyordu, tırnaklarının yerini kara odun kıymıkları almıştı. Geriye doğru bir adım atıp bıçağımı havada savurdum. Komando bıçağım adamın boynuna girdi ama et keser gibi değil, kuru bir ağaç gövdesini baltayla vurur gibi bir ses çıktı. Siyah, koyu bir sıvı yüzüme ve maskeme sıçradı. Yaratık acı hissetmiyordu; beni altına alıp boğazıma sarılmaya çalıştı. Maskemin üzerinden onun o çürümüş, tatlı mantar kokusunu alabiliyordum. Zihnim yine bulanmaya, o geyik kafalı varlığın sesini fısıldamaya başladı:

“Bana gel...”

“Kendine gel!” diye kükredi Timotheus. Yanımdan belirip uzun bıçağını yaratığın göğsündeki ana mantar köküne sapladı ve sertçe çevirdi. Kök parçalandığı anda yaratık cansız bir kütle gibi üzerime yıkıldı. Diğer iki mutasyonlu asker ise yerdeki mavi çizgiye yaklaştıkları an, ayakları sanki kızgın bir saca basmışlar gibi cızırdayarak dumanlar çıkardı. Acı bir feryatla geri çekilip sisin içinde kayboldular. Nefes nefese ayağa kalktım, yüzümdeki siyah sıvıyı paltonun koluyla sildim. “Bunlar... Onlar bizim askerlerimizdi,” dedim titreyen bir sesle. Günlüğüme bu anı not etmek istiyordum ama ellerim o kadar çok titriyordu ki kalemi tutamazdım. “Artık değiller,” dedi Timotheus maskesini düzelterek. “Onlar ormanın bir parçası. İçeri giriyoruz, çabuk.” Kendimizi yanmış evin içine attığımızda, Sontaran’ın yerdeki ayı tuzağını kapının ve pencerenin eşiğine kurduğunu, Amphios’un ise pencereleri kırık tahtalarla çivilediğini gördük. İçerisi zifiri karanlıktı, sadece masanın üzerine bıraktığımız tek bir askerî fener odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Sontaran köşeye geçip tüfeğini kucağına aldı. Kolunu sarmıştı ama yüzü bembeyazdı. “Dışarıda ne vardı?” diye sordu kısık bir sesle. “Eski dostlar,” dedi Timotheus kestirip atarak. “Şimdi herkes bir köşeye geçsin. Gece boyunca kimse uyumayacak. Işığı kapatıyorum, pillerimizi idareli kullanmalıyız. Karanlıkta sadece dinleyin.” Feneri kapattığı anda ev tamamen karanlığa gömüldü. Sadece maskelerimizden çıkan o ritmik, hırıltılı nefes sesleri duyuluyordu. Saatler ilerledikçe, evin dışından sesler gelmeye başladı. Bu sesler bir rüzgâr uğultusu değildi; evimizin etrafındaki ağaçların yer değiştirdiğini, gövdelerinin birbirine sürterek gıcırdadığını net bir şekilde duyabiliyorduk. Duvarların arkasından gelen o tırmalama sesleri, Kuru Çayır'ın bizi tamamen kuşattığının kanıtıydı. Tam gece yarısı, saat 00:00 civarında, Amphios birden olduğu yerde dikleşti. “Duyuyor musunuz?” diye fısıldadı Amphios, gözleri karanlıkta fırıl fırıl dönerek. “Annem çağırıyor... Evin arkasında, tünelin girişinde beni beklediğini söylüyor.”

“Saçmalama Amphios, otur oturduğun yerde!” diye çıkıştı Sontaran ama kendi sesi de titriyordu.

O sırada evin çatısından, kırık tavan arasından aşağıya doğru doğru simsiyah, yağlı bir sıvı damlamaya başladı. Masanın üzerine düşen damlalar tıpkı Timotheus’un bahsettiği o meteorun etrafındaki “siyah balçık” gibiydi. Ve o balçık damladıkça, hepimizin kulaklarında aynı anda o boğuk, derinden gelen, geyik kafalı varlığın sesi yankılandı. Bu sefer sadece benim zihnimde değil, odanın tam ortasında konuşuyordu sanki:

“Anahtarı getirin... Bana gelin.”

Amphios çığlık atarak yerinden fırladı ve çivilediği pencereye doğru koştu. Sontaran tüfeğinin emniyetini açtı, Timotheus ise iç cebindeki 21 Numaralı Anahtar'ı daha sıkı kavrayarak ayağa kalktı. Kuru Çayır'daki ilk gecemizin tam ortasındaydık ve duvarlar üzerimize doğru şimdiden daralıyordu.

Amphios, delirmiş bir hâlde pencerelerin üzerindeki çivili tahtaları tırnaklarıyla sökmeye çalışıyordu. Tırnakları kırılıyor, tahtaların arasına kanı sızıyordu ama acı hissettiği yoktu; tek derdi dışarıdaki o çağrıya ulaşmaktı. “Bırak beni! Annem orada diyorum size, kapının önünde bekliyor!” diye çığlık attı Amphios. Timotheus hızla öne fırlayıp Amphios’u arkasından kucakladı ve yere yıktı. İkisi tozun ve yerdeki siyah balçığın içinde yuvarlanırken, tavandan damlayan o yağlı sıvı tam masanın üzerindeki fenerin üstüne denk geldi. Plastik gövde, asit dökülmüş gibi cızırdayarak erimeye başladı. Odanın içindeki loş ışık da tamamen kayboldu, zifiri karanlığa gömüldük. Artık birbirimizi sadece maskelerimizin içinden sızan yeşil hortum parıltılarından ve nizamî nefes alıp verişlerimizden seçebiliyorduk.

“Tut şunu! Sontaran, tüfeği bırak da yardım et!” diye bağırdı Timotheus karanlıkta. Fakat Sontaran’dan ses çıkmadı. Sadece kucağındaki taarruz tüfeğinin kurma kolunun çekilme sesi duyuldu; metalik bir klik sesi. Hızla belimdeki el fenerini çıkarıp Sontaran’ın olduğu köşeye doğru tuttum. Işığın vurduğu an gördüğüm şey, tüylerimi diken diken etmeye yetti. Sontaran, yaralı sol kolunu tamamen serbest bırakmıştı. Kolundaki sargı çözülmüş, yaranın içinden çıkan siyah, ince kılcal kökler ete tutunmuş bir şekilde yukarıya, boynuna doğru tırmanıyordu. Gözleri tamamen arkaya kaçmış, sadece beyazları görünüyordu. Tüfeğin namlusunu tam Amphios ile Timotheus’un olduğu yere doğrultmuştu. Orman, onun o bastırılamayan öfkesini ve kıskançlığını bir giriş kapısı olarak kullanmış, bilincini saniyeler içinde kırmıştı. “Sontaran, indir o silahı!” diye bağırdım, beylik tabancamı ona doğrultarak. Elim ilk kez bu kadar çok titriyordu. Bir manga liderini vurmak askerî mahkemede idam demekti, ama burası askeriyenin sınırlarının bittiği yerdi. Sontaran, dişlerinin arasından simsiyah bir sıvının sızmasına izin vererek hırıldadı: “Anahtar... Anahtarı ona vermeliyiz. Ancak o zaman buradan çıkmamıza izin verecek. Hepiniz öleceksiniz, hepiniz!” Tam o sırada, kulübenin dışından devasa bir gürültü koptu. Evin arkasındaki yıkık duvara çok ağır bir kütle çarptı. Ahşap kirişlerin kırılma sesi kulübenin içinde yankılandı. Dışarıya çizdiğimiz o mavi koruyucu çizgi, fiziksel tehdidi durdurmaya yetmemişti ya da Sontaran ile Amphios’un zihinsel çöküşü, ormanın evin içine sızması için bir gedik açmıştı. Pencerenin tahtaları büyük bir güçle içeriye doğru patladı. İçeri giren şey bir el ya da ağaç dalı değildi; upuzun, kurumuş deriyle kaplı ve ucu jilet gibi keskin bir geyik boynuzuydu. Boynuz, yerdeki çivili ayı tuzağının tam ortasına bastı. Metal dişler büyük bir gürültüyle kapandı fakat yaratıktan hiçbir acı çığlığı yükselmedi. Aksine, tuzağı kırık zinciriyle birlikte peşinden sürükleyerek içeriye doğru bir adım daha attı. Zifiri karanlığın içinde, fenerimin ışığı o geyik kafalı varlığın kırmızı gözlerine odaklandı. Vizyonumda gördüğümden çok daha büyüktü. Tavana değen boynuzları ahşapları parçalıyor, 2.10 metrelik cüssesiyle odadaki tüm oksijeni emiyormuş gibi hissettiriyordu. Sontaran, bilincini tamamen kaybetmiş bir şekilde tetiğe bastı. Tüfeğin namlusundan çıkan alev, odayı anlık olarak aydınlattı. Peş peşe patlayan mermiler yaratığa değil, tam bizim olduğumuz yöne doğru savruldu. Mermilerden biri yerdeki harita çantasına çarptı, diğeri ise Amphios’un hemen yanındaki duvara saplandı. “Yere yat!” diye kükredi Timotheus. Amphios’un üzerine siper alırken, iç cebinden çıkardığı 21 Numaralı Anahtar’ı havaya doğru kaldırdı. Yaratık, Sontaran’ın mermilerine hiç aldırmadan doğrudan Timotheus’un elindeki anahtara kilitlendi. Ağzını açtığında, dişlerinin arasından insan sesine benzeyen ama binlerce kişinin aynı anda fısıldadığı o koro tekrar yükseldi:

“Sonuncu... Komutan...”

Timotheus bana baktı. Gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. “Günlüğünü koru asker,” dedi sakince. “Ve ne olursa olsun, arkana bakmadan tünele koş.”

O daha cümlesini bitiremeden, geyik kafalı canavar devasa elleriyle Sontaran’ı göğsünden yakaladı ve bir fırlatışta kulübenin kırık duvarından dışarıya, Kuru Çayır’ın zifiri karanlığına doğru fırlattı. Sontaran’ın çığlığı sisin içinde yankılanarken, yaratık tekrar yüzünü bize döndü. Kuru Çayır'da hayatta kalma mücadelesi, kendi mangamızın kanıyla yazılmaya başlamıştı.

Ardından Timotheus, 21 Numaralı Anahtar'ı bana fırlattı. Anahtarı tuttuğum anda geyik kafalı canavar kulakları sağır edecek bir çığlık kopardı; maskenin üstünden kulaklarımı tuttum ve başımın dönmeye başladığını hissettim. Timotheus, “Tünele gir ve destek ekip çağır!” diye emretti. Büyük tünel kapağını açtım ve merdivenlerden aşağıya doğru indim. Koşarken ayağım bir ağaç köküne takıldı. Hayır, ağaç kökleri vahşi bir şekilde hareket ediyor ve beni yakalamaya çalıştığı için ayağıma resmen çelme takıyordu. Merdivenlerden aşağıya düştüğüm anda büyük tünel kapağı Timotheus tarafından kapatıldı. Artık üçüne de ne olacağını bilmiyordum. Merdivenlerden aşağıya düşerken sivri bir ağaç köküne çarpmıştım; böğrüme girmiş, saplanıp kalmıştı. Acı içinde kılıfından çıkarttığım bıçağımı ağaç köküne sapladım ve ağaç dalını kopardım ama böğrümden çıkartamadım. Derime, etime ve kemiğime kaynamış gibiydi. Adrenalin yüzünden acıyı daha az hissediyordum; tünelin sonundaki o koca çelik kapıya doğru koşmaya başladım. Etrafımda ağaç kökleri ve dalları sürekli önüme çıkıyor, bana engel olmaya çalışıyordu. Adrenalin patlaması sayesinde hepsinden sıyrılabilsem de fazlasıyla kan kaybetmiştim. Uzun bir koşunun ardından çelik kapıya ulaştım. Kapıya sert bir şekilde vurdum ve,

“ACİL DESTEK EKİP GEREKLİ! ORMANDA TUHAF BİR ANOMALİ BİZLERE SALDIRDI. KOMUTAN SONTARAN'IN DURUMU KRİTİK, AMPHIOS VE TIMOTHEUS CANAVARLA BAŞ BAŞA KALDI!”

diye çığırdım. Kapının ardından herhangi bir ses gelmedi. Heyecandan unuttuğum 21 Numaralı Anahtar'ı kullanarak kapıyı açmak için kilit deliğine yerleştirdiğim anda bir silahın kurma sesini, o klik sesini duydum.

“Naile-03 ekiplerine verilen görev süresi on beş gündür. On beş gün dolmadan bölgeyi terk etmeniz; bu görevin ağırlığı sebebiyle askerî mahkemede idam edilmeniz demektir. Kapıyı açmanız durumunda sizlere ateş etme hakkımız bulunacaktır,” dedi nöbetçi askerlerden birisi. “Saçmalama! Acil destek ekip gerekiyor. Destek ekibin gelmemesi durumunda Naile-03 mangası tamamıyla katledilecek ve bütün bilgiler boşa gidecek! Anomalinin ne olduğunu bulmuş olabiliriz!” dedim. Kapının ardından bir dakika boyunca hiçbir ses gelmedi. Sonucunda o buz gibi ve duygudan yoksun ses tekrar konuştu: “Naile-03 mangasının naaşları ve günlüklerinin toplanması için Naile-04 mangası kurulacak ve gönderilecektir.”

“Orospu çocukları!”

diye kükredim. Dişlerimi o kadar çok sıktım ki birkaç dişim sallanmaya ve çatlamaya başlamıştı. Tam o esnada arkamdan buz gibi bir rüzgâr esti; kilometrelerce uzakta olan tünel kapağının açılma sesi gelmişti. “Olamaz! Olamaz!” dedim kendi kendime. Eğer o kapak açıldıysa Timotheus ve Amphios nalları dikmiş demekti...

Bir anda kocaman, tamamıyla siyah balçıktan oluşan bir el beni tuttu. Kilometrelerce uzaktan, tünel kapağının oradan akılalmaz bir hızla bana erişmişti. “KAPIYI AÇ LAN!” diye bağırsam da kapı açılmadı. Son anda anahtarı sıkıca kavradım ve iç cebime koydum. El beni o kadar yüksek bir hızla kendine doğru çekti ki; o dakikalarca koştuğum, kilometrelerce uzunluktaki tüneli beş saniyede geçtim. Beni çeken el, tam beklediğim gibi geyik kafalı canavarındı. Suratıma o denli yaklaştı ki iğrenç soluğunun kokusunu alabiliyordum. Bana zarar vermedi, suratıma sadece baktı. Ardından kafamı zorla tutarak gözlerinin içine bakmamı sağladı ve çenesini açarak, “Anahtar...” dedi.

Korkudan burnum kanamaya başlamıştı, maskemin altı yine kanla doluyordu. Bilincimi kaybedeceğim esnada yaratığın arkasından, göğsünü delip geçecek kadar sert bir darbe alarak bir komando bıçağı çıktı. Arkasında Timotheus vardı. Gözlerindeki beyaz katmanlar tamamıyla kırmızı olmuş, burnu kırılmış ve kafası resmen yarılmıştı. “Bugün tekrar bir manga üyemi kaybetmeyeceğim. Seni orospu çocuğu!” dedi. Yaratık siyah balçık kustu. Bu hareketin otomatik olduğunu düşündüm çünkü canlı gibi hareket ediyor ama bir canlı gibi hissettirmiyordu. Yani acı çekmiyor, ama zarar görünce kan kusmaya ve kan dökmeye benzer bir biçimde siyah balçık saçıyor ve kusuyordu. Yaratığın boyu daha da uzadı, yakamdan tutan elleri artık gövdemi kavrayacak kadar büyümüştü. Beni o kadar sert sıktı ki kaburgalarım teker teker çatladı ve kırıldı; acı içinde kan kustum. Timotheus, Sontaran'ın düşürmüş olduğu tüfeği alarak hızlıca yaratığın kafasına ateş etti. Sıktığı noktadan siyah balçık akmaya başladı ve yaratık beni öfkeyle, delmiş olduğu çatıdan fırlattı. O kadar güçlü fırlatmıştı ki kilometrelerce uzağa uçtum.. Havada öleceğimi tahmin ederek son kez dua ettim; belki de işe yarar ve hayatta kalırım diye...

BÖLÜM NOTU

Evet, Kara Orman'ın 6. Bölümü ile sizleri baş başa bırakıyorum. Bu bölümden sonra artık işler iyice ilginçleşecek; ana karakterimiz tamamıyla yalnız kalacak. Keyifli okumalar Naile-03!




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.