insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

music wave

Bu bölüme özel müzik eklendi!

Hikayenizi okurken, atmosferi tamamlayan özel müziği dinleyebilirsiniz.

Ölü Dişleyen

O geyik kafalı... Daha doğrusu, doktorun tabiri ile “Ormanın Çocuğu” beni Eski Orman'a kadar fırlatmış, mucizevi bir şekilde ölmemiştim. Fakat şimdi gerçekten öleceğim sanırım!

Doktorun odasında, elektrikler kesilmiş bir biçimde duruyoruz. Kapıyı kırarak evin içine giren varlığın yavaş adımlarını resmen soluk almayı unutarak dinliyoruz.

“Sakın sesini çıkartma!” diye çok ama çok kısık bir tonda, ayağa kalkıp yakamdan tutarak kulağıma fısıldadı doktor.

Askerî bir refleks ile elimi belime doğru attım; boşta kalan elime bakarak iç geçirdim ve, “Lanet olsun! Silahım nerede?” diye sordum. Beylik tabancamın kaybolduğunu yeni fark etmiştim.

“Bilmiyorum, seni yerde yatarken bulduğum zaman yalnızca bir günlük ve...” diyerek sustu doktor. Kaşlarımı çattım ve gözlerimi ona dikerek, “Ve?” diye sordum.

“Künyeni buldum sadece,” diye geçiştirdi. Bu orospu çocuğu benden bir şey saklıyordu. Anahtarımı görmediğini söylüyor ama ona inanmıyordum. Fakat ormanda yıllardır bulunduğuna göre bu şerefsiz işime yarayacaktı; işkence ile ona bir şey anlattıramazdım.

Tam o esnada bir hırlama sesi geldi, tam odanın kapısının ardından. Sivri bir şey açıkça kapıyı çok yavaş bir şekilde tırmalıyor ve bir köpek gibi hırıldıyordu; ama köpekten çok uzak ve korkutucu bir tonda.

Doktor gözlerini kocaman açtı. Ben tam konuşacakken eliyle ağzımı kapattı ve hareket etmeyerek, dudaklarını bile çok ufak bir biçimde oynatarak az önceki sessizliğini bozmuş bir şekilde, yavaş ama yüksek bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

“Ben burada senelerdir duruyorum asker. Buradaki her yaratık kendi yozlaşma ve bozulmasına göre evrimleşiyor!” dedi. Sesinin tonunu alçaltmasını ister gibi el hareketi yaptım ama elimi tuttu ve, “Sakın hareket etme!” diye bağırdı. Ve ekledi: “Eğer ki bu şey düşündüğüm şey ise, bu bir 'Ölü Dişleyen' büyük bir ihtimalle...” dedi ve devam etti:

“Eski Orman bölgesinin en yaygın olan canavarlarından birisidir. Kulakları tamamen duymaz, sesleri işitemez. Aynı zamanda yüzde doksan dokuz kördür. Ama evrimsel süreç onu zorla hayatta kalmaya itti; beslenmesine gerek olmadığı halde avlanabilmesi için sivri dişler geliştirdi, tırnakları pençelere dönüştü ve bir kilometre çapında olan tüm hareketlerini, ister duvar arkasında ol istersen yer altında, yine de seni görür. Hareket duyarlılığı en yüksek canavar!” dedi hiddetle.

Kalbim tekleme başladı. Doktorun dediğine göre evi Eski Orman'ın en kuytu yerlerinde, canlılığın en az olduğu yerdeydi. Böyle bir canavar türü,

avlanmak için neden bu evi seçmişti?

“Sorum saçma olabilir, bu yaratık öldürülebilir mi?” diye sordum. Yaratık tamamen sessizleşmişti; kapı arkasından bizleri izlediğini hissediyor, tüylerim diken diken oluyordu. Nefes alışverişimde bile vücudumun kımıldamaması için resmen götümü sıkıyordum! Odada sadece doktor ve benim diyaloglarımızın sesleri bütün evin sessizliğini bozdu:

— Öldürülebilir. Fakat ormanın en tehlikeli canlılarından birisidir, basitçe öldürülemez. Teni çıplak ve açıktadır fakat yozlaşma sebebiyle derisi normal bir insanın derisine oranla daha serttir, o yüzden—

— Bir dakika, normal insan derisine oranla derken? O şey bir hayvan mı, yoksa insan mı?

— Ormanda sadece hayvanlar yaşamaz. Naile'de çok fazla insan yaşardı, bilmiyor musun?

— Biliyorum! Fakat o 'şeyin' anlattığın kadarıyla bir insan olduğunu düşünmek istemiyorum...

— Bilmediğin daha çok şey var, bay asker. Ben senelerdir onların içerisinde yaşıyorum. Ölü Dişleyen adını verme sebebim, genel olarak çürümüş ve leş olan şeylerle beslenmesi. Avını katleder, bozulmasını ve çürümesini bekler, mideye indirir. Gözlemlediğim üzere herhangi bir şekilde yemek ihtiyacı yok fakat yozlaşma yüzünden avlanma ve yemek yeme içgüdüsüne sahip.

— O şey daha önceden bir insan ise, nasıl bu hale gelebilir?!

Derken ellerimi yüzüme götürdüm, alnımın kırışıklıklarını ovuşturdum. Bu hareketimi kapı arkasından hisseden —ya da gören demeliyim— doktorun tabiri ile “Ölü Dişleyen” kapıya daha sert bir pençe darbesi attı. Yerimden sıçramak istedim ama bunu yaparsam bu yüksek refleksif hareket açıkça yaratığı daha da azdıracaktı.

“O avcı bıçağı nerede?” diye hiç hareket etmeden, korkudan fısıldar gibi konuştum. Doktor yavaşça ellerini, o kadar milimetrik ve yavaş bir şekilde hareket ettirmişti ki ceplerindeki o sikik bıçağı araması iki dakika sürmüştü. “Hadi lan, hadi!” dediğim her an suratıma öfkeyle bakıyordu. En sonunda dayanamayarak, “Birazcık daha hızlı hareket edersem o şey içeri girdiği anda seni onun önüne fırlatır ve hiç düşünmeden kaçarım!” dedi bağırarak. Dudaklarının hızlı oynamasından ötürü yaratık kapıya sert bir pençe daha attı; kapının menteşeleri yerinden oynadı ve hafifçe kesilerek ön tarafı kırıldı. Karanlıktan ötürü yaratığı göremiyordum, sadece kapının arkasındaki karanlıkta yavaşça kıpırdayan bir dehşet görüyordum...

“Hayır!” dedi iki eli de cebinde olan doktor. “Neye hayır?” diye sordum hararetle. “Bıçak yok!” dedi gözleri dehşetle büyürken.

Derin bir nefes aldım, ne yapacağımızı düşünüyordum ki bir anda evin içerisinde, uzak bir noktada bir tıkırtı ve hışırtı sesi geldi. Pençelerini sürekli kapıya yaslayıp bizi izleyen canavar, bir anda nereden olduğunu anlamadığım bir kesinlikle kafasını o yöne doğru çevirdi. Evde bir şey daha vardı; yaratığın sese gidemeyeceğini doktor zaten anlatmıştı. O şey her neyse, kesinlikle hareket ediyordu!

Yaratığın o yöne doğru gitmesiyle, rahatsız olan ve ayakta durduğumuz şeklimizi değiştirip rahat bir nefes verdik. “Şimdi ne bok yiyeceğiz?” diye mırıldandım.

— Cerrahi odamda bir balta var. Eğer onu alabilirsek o zaman bir şansımız olur.

— Pekâlâ, beni iyi dinle doktor. Ben evi ve baltanın bulunduğu konumu senin kadar iyi bilmiyorum, bu yüzden ben dışarı çıkacak ve evin içinde oyalayacağım. Eğer bu şey harekete odaklıysa, bir şekilde onu şaşırtabilmeliyim. Değil mi?

Doktor aşırı şaşkın bir şekilde bana baktı, suratıma baktı ve, “Gerçekten, bunu hiç düşünmemiştim. Harekete duyarlı olduğu için onu hareketlerin yoğunluğu ile şaşırtmak, zaman kazanmak istiyorsun,” dedi. Sırıttım ve, “Askerî personel olduğumu unutuyorsun. Ormanda senin kadar deneyimli olmasam da, savaşta sen de benden deneyimsizsin,” dedim. Doktor gülümsedi ve, “Bu işten sıyrılırsak sana bir ödülüm olacak yakışıklı...” dediği anda öğürdüm. “Sana yemin ederim bir kez daha bana seks düşüncesi ile yaklaşırsan, o baltayı ben bulur ve senin kafana geçiririm!” dedim. Doktor güldü ve, “Seviştikten sonra neden olmasın? Ölmek çok da kötü bir fikir değil,” diyerek dalga geçti.

Ardından; “Plana başlıyoruz. İşaretimle!” dedim ve üçten geriye sayıp, “Üç!” dediğim anda hızlıca kapı önündeki yatağı çektik ve kapının kilidini kaldırıp salonun ortasına iki adımla çıktım. Yaratık boş bir şekilde duvarlara bakıyor, az önceki hareketin kaynağını arıyordu. Aslında... Bunu ben de merak ediyordum, bu yaratığı öldürmeyi başarsak bile hâlâ tehlikedeydik.

Yaratık hışımla arkasını döndü; yaratığı ilk kez detaylı bir şekilde süzme fırsatım olmuştu.

Bildiğin insan bedeniydi. Doktorun dediği gibi gerçekten öncesinde bir insan olduğu belli olan uzuvları mevcuttu; iki insan ayağı, iki insan kolu. Ama... Başının tepesinden göğsüne kadar dik bir şekilde, sanki bir bıçakla kesilmiş, yarılmış gibi parçalanmış bir bedeni vardı. Vücudunun iki tarafı da sürekli hareket ediyor, devasa vücudu, bir ağıza benzer bir biçimde kesik olan yerlerinde sivri diş benzeri dikenler barındırıyordu. Durmadan açılıp kapanarak vücut tamamen bir ağız anatomisini taklit etmeye çalışıyordu. Ellerine baktığımda dehşet vericiydi; tırnakları uzun birer dal parçası gibiydi ve tamamen sivriydi. Ona baktığım zaman korkudan yerimde durdum.

Yaratık bir anda üstüme doğru o kadar hızlı koştu ki ne yapacağımı bilemedim. Hareket etmek istediğim anda böğrüme saplanmış o ağaç dalı bir an hareket etti; vücudumu emdiğini hissettiğim anda acıdan böğrümü tutup dişimi sıktım. Gözünü alt tarafı bir saniye kırpmıştım; yaratık bir anda resmen önümde belirdi. Uzun pençeli kollarını çoktan havaya kaldırmış, bana doğru indiriyordu. O el ve pençe bana çarptığı anda, kırmış olduğu dış kapıdan uçtum. Yirmi ya da otuz metre uçtuğuma eminim; vücudu çok cılız olsa da böylesine bir fiziksel kuvvet beklemiyordum. Pençe göğsümü yarmış, yere şarıl şarıl kan akıyordu. Yavaşça ayağa kalktım; yaratık tekinsiz bir çığlık kopardı. Çığlığı bu dünyada olabilecek hiçbir tonda değildi. Örnek vermem gerekirse sanki uzayda devasa bir asteroid kuşağı birbirine çarpıyor yahut bir yıldız patlıyormuş gibi tahmin edilemez ve korkunç bir tondu bu...

Zar zor ayağa kalktım. Böğrümde saplı olan dal daha çok hareketlenmeye başladı ve beni kilitledi olduğum yerde. Yaratık tekrar üstüme doğru koştuğu esnada ağaç dalı bir anda vücuduma girdi; saplanmış olduğu noktadaki açıklık akılalmaz bir hızla iyileşti ve bir anda acı hissedemez oldum.

Gözlerimde yaratığın hareketleri yavaşlamış, üstüme attığı depar resmen gözle görülür bir hâl almıştı. Bir adım ileriye doğru attım; yumruğumu sadece savunma yapmak için ileri doğru uzattım ve gard aldım. Fakat o esnada bir anda terlediğimi hissettim ama vücudumdan akan şey ter değil, Siyah Balçık idi. Ellerimi tamamen sardı ve bir anda ileriye doğru, Ölü Dişleyen'e doğru akılalmaz bir hızla fırladı. Yaratığın tam karnını delerek dışarıya çıktı, arkasındaki toprağa saplandı. Gözlerim kocaman açıldı ve zihnimde bir komut duyuyordum; Ormanın Çocuğu denilen o geyik kafalı varlığın o sesini. Ama bu sefer tehditvâri değil, sinirli ve yüksek tonda

“ÖLDÜR!”

diyordu. Bedenim otomatik bir biçimde hareket etti; tek bir adım attım sadece. Siyah Balçık yüzünden acı içinde yarasını tutan canavarın dibinde belirdim, yumruğumu var gücümle sıktım ve yaratığın tam karnına bir yumruk geçirdim. Yaratığın bana vurmuş olduğu yumruktan daha sert olduğunu nasıl mı anlarsınız? Yaratığın tamamen kırk metre kadar uçup evin içerisine girdiğini, salonun öteki ucundaki duvara çarptığını ve duvarda resmen resmini bırakacak bir biçimde çakıldığını görünce anlarsınız.

Yavaş adımlarla eve doğru gittiğim esnada, cerrahi odasından çıkmış ve yaratığa dehşetle bakan doktoru gördüm. Bana baktığı zaman baltayı daha da sıktı; suratında dehşet bir korku ama hemen dudaklarında olan bir gülümseme ile bana baktı ve, “Bunu sen mi yaptın?” diye sordu. Ardından diyaloğumuz başladı:

— Bilmiyorum.

— Ne demek bilmiyorum amına koyayım, ne demek bilmiyorum! Ya sen yaptın ya da başka bir şey!

— Tamam, sadece ona bir kere vurdum ve durum bu.

Doktor dibime girdi ve vücudumdan ter gibi akan siyah damlalara baktı.

— Sen insan değilsin! Siktir git buradan!

— Bir dakika dinle lan! Sanki her normal insan burada böyle şeyler yaşıyormuş gibi davranıyorsun, ne yaptığımı ve neler olduğunu ben de bilmiyorum!

— Vücudundan akan o iğrenç şey de ne o zaman? Ve o darbe... Vurduğun bölgedeki hasara bak. Bunun kemik dokusu yozlaşma yüzünden resmen çelikten farksızdır. Duvarı patlatmasının, o çelik gibi kemikleri resmen un ufak etmesinin sebebi bu olamaz. Bu kesinlikle normal bir darbe değil. Hiçbir insan kası bu kadar kinetik enerji üretemez!

— Sana diyorum ya, bilmiyorum! Böğrümdeki ağaç dalı vardı ya? O—

— Evet, o lanet dalı hatırlıyorum. Derine, etine işlediği için, söküp atamadım. Ama o cılız dalın bununla ne ilgisi var?

— Az önce o canavar bana pençe atıp beni dışarı fırlattığında, o dal bir anda hareket etmeye başladı. Beni olduğum yere kilitledi. Canavar tekrar üstüme koşarken dal aniden vücudumun tamamen içine girdi. Saplandığı yer saniyeler içinde iyileşti, acı falan hissetmez oldum. Sonra da bu siyah balçık ellerimi sarıp fırladı işte!

Doktor işittikleriyle tamamen sarsılmıştı. Bir adım geri çekilerek elindeki baltayı daha da sıktı.

— Orman... Orman seni kendi özüyle beslemiş demek. O parazit dal senin kanına, ruhuna karışmış! Şimdi anlaşıldı... O gücün kaynağı sendeki o lanet anomali.

— Bana ne olduğu umurumda değil, şu an tek derdim bu geceyi atlatmak.

Doktor, yaratığın üzerinden bakışlarını çekip kırılmış olan dış kapıya dikti. Ormanın o tekinsiz, karanlık rüzgârı salondan içeri pervasızca esiyordu. Jeneratörün susmasıyla çöken o zifiri karanlık, evin içini yeniden tehdit etmeye başlamıştı.

— Haklısın, önceliğimiz bu kapıyı kapatmak. Eğer ışık yakmazsak ve bu kapıyı hemen kapatmazsak, az sonra burası Ölü Dişleyenlerden çok daha beterlerinin istilasına uğrayacak. Hareket et asker, bana yardım et!

Hızla salonun ortasına çöktük. Yerde duran, az önce üzerine bastığımız tahta parçalarını, eski tabure kırıntılarını ve kuru odunları bir araya getirdik. Çakmağın kıvılcımı karanlığı bir anlığına yardı, ardından odunların arasındaki kuru dallar ve odun alev aldı. Salonun ortasında yeniden küçük bir kamp ateşi harlandı. Ateşin sarı, titrek ışığı duvarlara vurduğunda ikimiz de derin birer nefes aldık. Işık, en azından metafiziksel varlıkları bizden uzak tutacaktı.

“Şimdi kapı,” dedim doğrularak.

Dış kapı tamamen menteşelerinden fırlamış, içeri doğru devrilmişti. Ağır kafes ise salonun ortasına kadar savrulmuştu. Doktorla birlikte yerdeki kalın ahşap kalasları, kırık barikat parçalarını ve kulübenin köşesinde duran yedek tahtaları topladık. Ağır, paslı çivileri ve cerrahi odasından getirdiği bir çekici kullanarak kapı boşluğunu hızla, körlemesine çivilemeye başladık. Her bir darbe, dışarıdaki karanlığa karşı ördüğümüz ince bir duvardı. Üst üste çaktığımız tahtalarla dış dünyayı tamamen kapattıktan sonra, savrulan o büyük ve ağır metal kafesi de tüm gücümüzle iterek yeni barikatın önüne bir set gibi çektik.

İşimiz bittiğinde, salonun ortasındaki ateşin başına geçip çöktük. İkimiz de nefes nefeseydik. Gözlerim hemen karşımdaki duvara, Ölü Dişleyen'in cansız bedenine kaydı. Orman bizi yavaş yavaş kendi kurallarına göre şekillendiriyordu ve bu gece, o kuralların en ağırını kendi ellerimle yazmıştım.

Ateşin çıtırtısı, dışarıdaki Eski Orman’ın o uğultulu rüzgârını bastırmaya yetmiyordu. Yeni çivilediğimiz kapı kalaslarının arasından sızan o soğuk hava, yerdeki külleri hafifçe savuruyordu. İkimiz de dakikalardır konuşmuyor, sadece salonun ortasında yanan küçük kamp ateşine bakıyorduk.

Doktor, elindeki baltayı dizlerinin üzerine yatırmış, gözlerini benden ayıramıyordu. Bakışlarında hâlâ o tiksinme ile karışık hayranlık vardı. En sonunda sessizliği bozan o oldu.

“Demek içine girdi...” diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi. “O dal sadece etine batmamış asker. Seni bir konak olarak seçmiş. Orman seni mülkü yapmak istiyor.”

“Beni mülkü falan yaptığı yok,” dedim hırsla. Üzerimdeki yırtık askeri atleti aşağı doğru çekip böğrüme baktım. Dalın saniyeler önce girdiği yer pürüzsüzdü; ne bir yara izi, ne bir dikiş. Sadece derimin hemen altında, kılcal damarlar gibi yayılan siyah, tekinsiz çizgiler vardı. Dokunduğumda canım acımıyordu ama tenimin altında bir şeylerin ritmik bir şekilde nabız gibi attığını hissedebiliyordum. “O geyik kafalı orospu çocuğu beni buraya fırlattığında zaten ölmüş olmalıydım. Eğer bu şey beni hayatta tutuyorsa, şikayet etmeyeceğim.”

Doktor hafifçe kıkırdadı, ancak bu seferki gülüşünde o hastalıklı şehvetten ziyade saf bir çaresizlik vardı. “Şikayet etmeyeceksin demek? Naile Ormanı bedava hiçbir şey vermez, bay asker. O gücün, o akılalmaz reflekslerin bir bedeli olacak. Siyah balçık seni içeriden çürütmeye başladığında ne yapacaksın?”

Ayağa kalktım, ateşe birkaç odun parçası daha fırlattım. Kıvılcımlar havaya uçuşurken salonun öteki ucunda, duvara gömülmüş olarak duran Ölü Dişleyen’in leşine doğru yürüdüm. Doktor da yavaşça arkamdan geldi.

Yaratığın yanına vardığımızda, darbenin hiddetini çok daha net görebiliyordum. Göğüs kafesinden başlayıp karnına kadar açılan o dik, dişli yarık tamamen ikiye ayrılmış, içinden koyu, pıhtılaşmış bir sıvı akmıştı. Doktor eğildi, baltanın sapıyla yaratığın parçalanmış kafasını ve boyun omurlarını dürttü.

“Bak,” dedi, gözleri parlayarak. “Boyun omurları tamamen un ufak olmuş. Vurduğun tek bir yumruk, şok dalgası gibi vücudunun içinden geçmiş. Haklıymışım... Bu kesinlikle bir insanın yapabileceği bir şey değil. Siyah Balçık senin kas yapını anlık olarak yüz katına katlamış olmalı.”

“Peki ya o ses? Bir ses duydum.” diye sordum, gözlerimi canavarın kesik gövdesinden ayırmayarak. “Zihnimde yankılanan o ses... Ormanın Çocuğu’nun sesini duydum doktor. Bana 'ÖLDÜR' diye bağırdı. Sanki... Sanki beni o yönetiyormuş gibi.”

Doktor baltayı tamamen yere bırakıp doğruldu. Suratındaki o tekinsiz ciddiyet geri gelmişti. “İşte büyük oyun bu, yakışıklı. Ormanın Çocuğu seni işaretledi. Belki de o geyik kafalının tek derdi belki de seni kendi askeri yapmaktır.”

Tam o esnada, dışarıda, çivilediğimiz kapının hemen ardında çok uzaktan gelen gıcırtılı bir ağaç kırılma sesi yankılandı. Ardından, Eski Orman’ın derinliklerinden gelen o tanıdık, uğultulu çığlık kulaklarımızı doldurdu. Bu, az önce öldürdüğüm Ölü Dişleyen’in çıkardığı o asteroid çarpmasını andıran korkunç tonun aynısıydı. Ama bu sefer bir tane değil, birden fazlaydılar.

Doktor hızla yerdeki baltaya hışımla yapıştı. “Kokuyu aldılar,” dedi nefes nefese. “Bu piç kurusunun kan kokusu ormandaki diğerlerini buraya çekiyor. Ateşin başında durmalıyız. Gitgide yaklaşıyorlar.”

Ateşin yanına geri döndük. Sırtımızı birbirimize verip çöktük. Ben ellerime baktım; tırnaklarımın diplerinde hâlâ o siyah lekeler duruyordu. İçimdeki o yabancı gücün tekrar uyanıp uyanmayacağını bilmiyordum ama dışarıdaki çığlıklar yaklaşırken, zihnimin köşesinde o boğuk sesin tekrar fısıldadığını hisseder gibi oldum.

Gece yarısı saat 03:00'ü gösteriyordu. Gün doğumuna hâlâ saatler vardı ve bizim savunma hattımız sadece birkaç çürük tahta ve bir avuç alevden ibaretti...

BÖLÜM NOTU

Kara Orman 9. Bölüm yayımda!

Son bölümde, deli ve saplantılı doktor ile ana karakterimizin yaşadığı olayların ardından ikili sonunda bir kapana kısılmıştı.

Peki bu bölümde ne göreceğiz?

İçeriye giren varlığın ne olduğunu öğreniyor, aynı zamanda hikâyenin tekrar daha gerilimli ve çatışmalı bir noktaya ilerlediğini görüyoruz.

Bu bölümle beraber sizlere büyük bir soru bırakıyorum:

Ormanın ana anomalisi...

Yani tüm bu olayların başlangıcındaki asıl sebep olan varlığın amacı ne?

Ana karakter ile arasında nasıl bir bağlantı var?

Aslında sizleri şaşırtacağını düşündüğüm bir yol hazırladım. Yorumlarda fikirlerinizi ve teorilerinizi okumayı çok isterim.

İyi okumalar!




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.