Sırtımdaki o yabancı, ağır bedeni taşıyarak tekrar kırık kulübeye, ardından savaş verdiğim patikadaki, kanlar içinde kalan ve kasları hâlâ tekinsiz bir atış içerisinde oynayan köpek leşine doğru ilerledim. Eğildim, köpeğin arka ayağından tuttum ve sürükleyerek evin yolunu tuttum.
Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından evime vardım. Evin kapısını açıp ardından kapattım; salondan geçerek küçük cerrahi odama doğru ilerledim. Önce köpek leşini bıraktım, ardından sırtımdaki kurtuluşumun anahtarı olan yarı ölü askeri denek masasına yatırdım. Ellerini ve ayaklarını bağladım.
Ardından çantamı çıkardım ve bugünkü ganimetlerimi rafa dizmeye başladım; bulduğum küçük avcı bıçağını cerrahi tepsiye koydum, motosikletten bulduğum benzini hemen yanımdaki jeneratöre doldurmaya başladım. İbresine baktığım zaman matara ancak yüzde beşlik bir dolum sağlamıştı ama en azından sabah olana kadar birkaç dakika bana kazandırsa bile benim için yeterliydi. Kanlar içerisinde yavaş yavaş nefes alan askere şehvetle baktım; ona teşekkür etmek adına sabırsızlanıyordum. Ağzımdan salya akıyor, göğsüm şehvetin aleviyle yerinden çıkacak kadar atıyor ve göğüs kafesimi dövüyordu.
Askerin yaralarını sardım; yaralarına oksijenli su dökerek temizledim ve ardından pansuman yaptım. Üstündeki yırtık pırtık askeri paltosunu bulduğum avcı bıçağı ile kestim, ardından askeri pantolonunu keserek çıkarttım. Üstünde sadece baksırı ve askerî atleti kalmıştı. Yaralarını sargı beziyle tamamen sararken gözüme, böğrüne saplanmış bir ağaç dalı çarptı. Ağaç dalını tuttum; bir kalp gibi atıyordu. Adamın nabzına tamamen bağlıydı.
Dişlerimi göstererek güldüğümü, ancak karşımda duran aynaya baktığımda fark ettim. Ağaç dalını çekip çıkartmak istedim ama dal tamamen derisine, etine ve ruhuna bağlı gibiydi. Asla çıkartamadım...
Ardından saate baktım ve saatin 20:30 olduğunu fark ettim. Ormanın bu bölgesi çok sakin ve kuytu bir köşe olduğu için genelde burada mutasyona uğramış tuhaf anomaliler dolanmaz, vahşiler olmazdı. Bu yüzden rahatça salona geçtim ve köpeğin derisini yüzmeye başladım.
Bıçağı derisine sapladığımda sızan kan, atan damarlar beni cezbetti. Yavaş yavaş etini kestiğimde, dokuların parçalanmasının sesi beni hazza sokuyordu. Dayanamadım ve cerrahi odaya bıraktığım baltayı alıp, köpeğin sağ bacağını budundan kopardım; çiğ etinden koca bir ısırık aldım. Çiğ et liflerini ve damarlarını büyük bir zevkle çiğnedim ve yedim. Ardından güzel bir but yemeğinin iyi olacağını düşünerek tüm bacaklarını aynı şekilde kestim. Vücudun geri kalan kısmını cerrahi odada bulunan buzluğa atmak üzere cerrahi odaya ilerledim. Odaya girdiğim anda cerrahi masamda yatan adamın yavaş yavaş kıpırdanmaya başladığını fark ettim. Vücuduna baktığımda gayet güzel, şık bir vücudu olduğunu fark ettim. Onu tatmak, ona teşekkür etmek istiyordum!
Köpeğin bedenini buzluğa fırlattım ve kapağı kapattım. Ardından salonun ortasına, etrafı aleve vermemesi için dikkat ederek bir kamp ateşi kurdum ve köpeğin kestiğim butlarını ateşin üstüne koydum. Ardından dış kapıyı tekrar barikatla kapattım, üstüne de büyük ve ağır kafeslerden birisini çektim ve böylece dış kapıyı tabiri caizse kilitlemiş oldum.
Ormanda yüksek ses çıkartmadığın sürece fiziksel, yüksek ışık kaynağın olduğu sürece de metafiziksel şeylerden korkmana gerek yoktu. Salonun sağ köşesinde duran odaya bir bakış attım: “Seninle yarın ilgileneceğim Bay Andreas,” dedim ve cerrahi odama gidip kapıyı kapattım.
Adam az öncekine oranla daha sakin nefes alıyordu; nabzını kontrol etmek için yaklaştığım zaman titremesinin azaldığını ve nabzının yavaş yavaş normale döndüğünü fark ettim. Jeneratörü çalıştırdım. Gözlerim adamın baksırına kaydı; baksırını büyük bir hazla diz kapaklarına kadar indirdikten sonra ortaya çıkan çıplak tenine baktım. Kurtuluşumun anahtarı olan bu adamı her türlü tatmak istiyordum. Onu yemek, deney yapmak, incelemek ve becermek istiyordum. Penisini elimle kavradım; normal bir insanda olması gereken boyuttan birazcık daha uzundu diyebilirim. Ağzımın suyu aktı. Dudaklarımı bütün erkekliğinin başına getirerek küçük bir öpücük bıraktım ve ardından dişlerimle kafasını hafifçe ısırdım.
Adam uyanmadı; hafifçe titredi ve irkildi. Bu irkilmesi beni daha da azdırdı ve penisinin başını emmeye başladım... Büyük bir hazla, her emip çıkarttığımda suratına bakarak, “Kurtuluşum...” diyordum istemsizce.
Penisini dakikalarca emdikten sonra atletini masaya bıraktığım avcı bıçağı ile kestim; karnında ve göğsünde ellerimi gezdirdim. Dudaklarına doğru yaklaşıp büyük bir fısıltıyla, “Teşekkürler...” dedim. Ardından şehvetle onu öpmeye başladım. Cerrahi masaya çıktım, üstüne oturdum ve öpmeye devam ettim.
Dakikalarca büyük bir hazla öptüm. Bir anda, ağzı kapalıyken konuşmaya çalışan birinin o boğuk feryadı gibi bir ses yükseldi:
“Hmmm... hmmm!...”
Yabancının dudaklarını emmeyi bıraktığımda gözlerini kocaman açmış, kötü bir rüyadan uyanmış gibi bana bakıyordu. Vücudunun otonom bir şekilde terlediğini fark ettim ve kıkırdadım.
“...İn üstümden!” diye bağırdı.
“Seni kurtaran herkese böyle mi davranıyorsun?” diye sordum gülümseyerek. Kaşlarını çattı ve, “Erkeğin erkeği öptüğü yerde böyle diyorum, kusura bakma seni piç oğlu piç!” dedi ve hareketlenmeye başladı; debeleniyordu beni üstünden atmak için. İstediğini yaptım ve üstünden indim.
“ÜSTÜMÜ ÖRT YA DA BANA BİR KIYAFET VER!” diye çığırdı. Haklıydı; vücudu resmen ortada, penisi açıktaydı. Ayaklarına doğru yaklaştım ve penisine doğru eğilip dudaklarımı tenine değdirecek kadar yaklaşarak, “Keyfine bakmak istemez misin?” diye sordum.
“Devletin askerine taciz ediyorsun, aynı zamanda sen kimsin amına koyayım? Ve burası neresi? Beni çözmezsen yemin ederim kendim kurtulduğum zaman seni liğme liğme edece—” dediği anda, lafını bitirmesini beklemeden penisini tekrar kavradım. Dudaklarımla başına tekrar bir öpücük kondurdum ve, “Boşalmadan olmaz,” diyerek dişlerimi gösterdim.
“Hastalıklı orospu çocuğu! İlgi alanımda değilsin, bırak lan beni!” diye feryat etti. Kurtarıcım olduğu için istediğini yapmaya karar verdim ve penisini bırakıp ağzımdan çektim.
Ardından odadan çıktım, kendi dolabımdan birkaç kıyafet getirdim ve, “Çözdüğüm zaman bana saldıracak mısın?” diye sordum.
“Evet. En azından ağzının ortasına bir yumruk atacağım!”
“O zaman çözmüyorum.”
“ÇÖZ AMINA KOYDUĞUMUN ÇOCUĞU, ÇÖZ ARTIK!”
“Ormanda benden başka, bu yakınlarda yaşayan insan bulamazsın. Benimle iyi anlaşsan iyi olur,” dedim konuşmanın ardından.
Gözlerini kapattı, kaldırdığı kafasını geri cerrahi masaya geri yasladı ve iç çekerek, “Peki tamam. Çöz artık!” dedi. Ellerini ve ayaklarını çözdükten sonra kıyafetleri yere fırlattım; sadece sağ ayağını serbest bırakmadım. Anında bana saldırmasın, gerekirse savunmak için elimde koz olsun diye odadan çıktım. “Sonuncuyu kendin çöz, kıyafetlerini giy ve salona gel,” dedim.
“Salon nerede?”
“Odadan çıktığın zaman tek bir kapı var zaten, onu açtığın anda salonda olacaksın. Orada seni bekliyorum,” dedim.
Odadan çıktım ve salona geçtim. Ardından avcı bıçağını belime koyarak, savunma ve ani bir hareketinde kendimi korumak için sıkı sıkı kavradım. Dikkatimi ona o kadar çok vermiştim ki, pişmiş ve neredeyse tüm eve harika bir koku bırakmış olan köpek etinin farkında değildim. Vermiş olduğum yırtık siyah bir tişört ve yırtık uzun bir ceket ile odadan çıktı. Benim en sevdiğim, siyah renkli, eşofman ve pantolon arasında olan bir pantolon modelini ona hediye etmiştim, rahat rahat gezmesi için.
Odaya girdi ve gözlerime bakarak, “Hastalıklı bir orospu çocuğusun. Bana bir daha aynı şekilde yaklaşıp beni kirletirsen yemin olsun boğazını ellerimle parçalar, etini köpeklere veririm,” dedi. Gülümsedim ve sadece ona baktım.
Ardından burnunu tuttu, öğürdü ve arkasını dönüp kusacak gibi oldu. Ortada kurmuş olduğum küçük kamp ateşine, üstündeki etlere bakarak, “Bu ne?” diye sordu.
“Köpek eti.”
“Ciddi misin sen?” diye sordu. Bu soru bana çok saçma geldi; bu lanet ormanda başka ne yiyebilirdik? “Aç mısın?” diye sordum. Elleriyle burnuna yelpaze gibi hareketler yaparak hava oluşturdu, kokudan aşırı rahatsız olmuş gibi duruyordu. “Bu şeyi görünce doydum, teşekkürler,” dedi.
“Eğer bir şey yemezsen enerjin düşer, bu ormanda her zaman yemek bulamazsın. İnsanlar her daim açlıktan ölüme doğru yaklaşıyor,” dedim. Ardından salonun köşesinde duran iki tabureyi ateşe çektim; birine oturdum, diğerini de hemen karşıma koydum. “Otur,” dedim. Adam yavaş ve temkinli adımlarla yaklaştı ve oturdu. Belimde bulunan ve sıkıca tutmuş olduğum avcı bıçağını rahatlamış bir şekilde gevşettim. Belimden bıçağı çıkarttım ve ateşteki etten büyük bir parça dikkatle kesip ağzıma attım; etin lifini çiğnerken ne kadar enfes olduğunu düşündüm. Eti çiğnerken bana iğrenerek bakan askere gözlerim değdi. “Bir dakika, şarap da olacaktı,” dedim ve ateşten çıkarttığım budun üzerinden bir parça daha keserek askere uzattım. İğrenerek aldı ve elinde tuttu.
Kamp ateşinin başından kalktım ve tekrar cerrahi odaya döndüm. Buzluğa koymuş olduğum köpek etinin hemen yanındaki yıllanmış şarabı aldım. Salona geri dönecekken jeneratöre baktım; benzin ibaresi yüzde yirmiye düşmüştü. Ardından kol saatime baktım ve saatin 01:30 olduğunu gördüm. Zaman su gibi akıp geçmişti ama yüzde yirmi benzin demek, en fazla saat 03:30, zorlasak en fazla 04:00'e kadar idare ederdi. Sabah 08:00'e kadar “varlıklardan” kaçmaya çalışmak çok zor olacaktı.
Salona geri döndüm, askerin elindeki eti yediğini ve ateşte duran kesik budu alıp kemirdiğini gördüm. “Ne o? Hani miden bulanıyordu?” dedim kıkırdayarak. Eti ve kemiği çiğnerken, “Kes sesini. Uzun zamandır yemek yemiyorum!” dedi yüksek sesle.
Ardından yarım saat kadar şarabı içtik, köpek etini afiyetle yedik ve bitirdik. Ben üç gündür yemek yemediğim için iki koca budu resmen rahatlıkla yemiştim. Asker de aynı şekilde yedi ve şarabından büyük bir yudum alarak, “Beni kurtardığın için teşekkür falan etmeyeceğim. Yaptığın hareketi bir kere daha yaparsan seni siker öldürürüm,” dedi. İstemsizce kahkaha atarak, “Öldürüp sikerim mi demek istedin?” dedim. İstemsizce burnundan büyük bir nefes verdi ve, “Genel olarak kullandığım bir küfür; siker öldürürüm,” dedi. “O zaman zevkle bekliyorum bayım,” dedim sesimdeki yaramaz bir tonla. Adam iğrenerek bana baktı ve, “Ormanın sizleri delirtmiş olmasına saygı duyarak göz yumuyorum. Bir dahakine aynı gözü yummayacağım,” diye uyardı.
Ardından saate baktım, aradan geçen dakikalar yine su gibiydi. Saat 02:00'yi gösteriyordu. En fazla iki saatimiz kalmıştı!
“Şimdi, anlat,” dedi asker, emreden bir tonla. Uzun uzun bu şekilde konuşmaya başladık:
“Burada ne zamandır yaşıyorsun, burası neresi ve hangi bölgedeyiz, beni nereden buldun?”
“Ormanı bilmediğin için anlatmak istiyorum. Ormanda üç bölge var; Kuru Çayır, Sessiz Orman ve Eski Orman—” dediğim anda “Biliyorum,” diye cevapladı. Çok tuhaftı ama nereden bildiğini derin derin düşünecek vakit yoktu.
“Güzel, biz şu an 'Eski Orman' bölgesindeyiz.”
“Siktir git!” diye bağırdı. “İnanmam amına koyduğum seni!” diyerek hararetle ve hışımla ayağa kalktı.
“Sakin ol. Konuşmak isteyen sendin, yerine oturmadığın sürece hiçbir bok anlatmayacağım,” dedim. Ardından yerine oturdu ama nefes nefese kalmıştı; anlamadığım bir şekilde çok korkuyordu. Sürekli etrafına bakıyor, sanki onu takip eden birisinin olduğunu düşünüyordu.
“Öncelikle benim seni tanımam gerekiyor. Seni evimin birkaç yüz metre uzağında gördüm, aslında bir kilometre kadar mesafe vardı diyebilirim. Yerde bilincin kapalı, titrek nefesler alıyordun. Ben de seni sırtladım ve eve getirdim.”
“Sonra beni sikmeye çalıştın!”
“Yani, öyle de demeyelim.”
“Peki sen ne arıyorsun burada? Ormana giriş çıkışın olmadığı ve bu sebeple hiçbir yardımın bulunmayacağını söylemişti Naidale Silahlı Kuvvetleri.”
“Ormanı incelemek, anomaliyi bulmak adına Naidale Silahlı Kuvvetleri, Naile Ormanı için özel kuvvet timleri oluşturdu. Buraya gelen mangalar; Naile-01, Naile-02, Naile-00 ve...” Asker adam sustu, başını öne eğdi ve bakışlarını birkaç saniye boyunca yavaşça hiddetini azaltan, sönmeye yüz tutan ateşe ve çıtırtısına dikti: “Naile-03...” dedi.
“Demek ki bu yüzden künyende 'Naile-03' yazıyordu. Ben bunu görev ismi zannediyordum, demek ki ekibinin adıydı,” dedim. Bunu dediğim anda yüz hatları gerildi ve bir an elleriyle uzun ceketini tuttu. “Anahtar!” diyerek kalktı ayağa. “Anahtarım nerede lan!” diye hışımla ateşin yanından geçti ve yakamı tuttu. “Bilmiyorum,” diye karşılık verdim. Anahtarın ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum; Naidale Silahlı Kuvvetleri açıkçası ormanda giriş-çıkış yok dediği halde bir giriş-çıkış varsa, o zaman burada bizlerden gizlenen bir şey olmalıydı.
“Tekrar soruyorum...” dedi yakamı daha sert sıkıp, kendine çekerek. “Anahtarım nerede?”
“Yemin ederim bilmiyorum. Sadece iç cebinde bir kitap vardı, ben de onu odama koydum.”
“Okumamışsındır diye umuyorum.”
“Hayır, inceleme fırsatım olmadı seninle ilgilenmekten,” dedim. Suratıma iğrenerek baktı tekrar, ama önceki bakışlarından daha sert bakıyordu.
“Günlüğümü ver,” diye emretti. Tabureden kalktım, odama gittim ve masamdaki, askerin not defterini aldım. Askere vermek üzere odanın kapısını kapatıp çıktım, salona geçtim ve tabureye oturup uzattım.
“Al,” dediğim anda elimden sert bir şekilde çekti, kapağını açtı ve sayfaları hışımla kontrol etti. Derin bir nefes aldı ve uzun ceketin iç cebine yerleştirdi günlüğünü.
“Pekâlâ, buraya nasıl girdin ve nasıl çıkmayı planlıyorsun?” diye sordum.
“Nereden girdiğimi tam olarak hatırlamıyorum, en son kamp yaparken uğradığımız saldırı sonucu kafam bulanık.”
“Kamp mı? Kaç kişiydiniz ve nerede kamp kurdunuz?” diye sordum heyecanla.
“Kurduğumuz yeri hatırlayamıyorum dedim ya sana aptal! Ekibim ben, komutan Sontaran, haritacımız Amphios ve ekip üyelerimizden birisi olan Timotheus,” dedi.
“Onlar nerede?”
“Kampta ağaçların... Hayır, daha doğrusu direkt olarak ormanın saldırısına uğradık. Uzun, jilet gibi boynuzu olan ve geyik kafası bulunan; yarı insan gibi duran ama ayakları toynak ve hayvan bacağından olan tuhaf bir anomali tarafından saldırısına uğradık,” dedi. Nefesim kesildi,
“Ormanın Çocuğu”
bizzat onlara gözükmüştü!
“İnanmıyorum...” dedim titreyen sesimle. “Neye inanmıyorsun?” diye sordu.
“Orman hakkında bilmen gereken çok fazla şey var. Birincisi, sana uzun uzun anlatacağım, beni iyi dinle!”
“Peki, dinliyorum.”
“Naile'nin ne kadar güzel olduğunu eski kayıtlardan biliyorsun. Gökten gelen bir meteor, tam Naile'nin kalbine çarptı ve şok dalgası bütün ormanı titretti. Bazı köylüler, köyde görevli olan askeri personeller meteorun olduğu bölgeye doğru akın ettiler; orada buldukları şey yalnızca birkaç meteor parçası ve etrafı saran, ağaçları saran ve sürekli genişleyen 'Siyah Balçık' idi. Zaman geçtikçe insanlar hastalanmaya ve bedenleri deformasyon geçirmeye başladı. Ağaçlar zaman geçtikçe bitkisel organizma olmaktan çıktı, canlı ve bilinçli bir organizmaya dönüşüp evrimleştiler. O gördüğünüz şey, o zaman var oldu,” dedim.
“Geyik kafalı canavar mı?”
“İsmi düzgün telaffuz et! Ormanın Çocuğu o.”
“Orman çocuğu, orospu çocuğu, çok fark etmez. Ekibimin amına koydu! Tek derdi elimdeki anahtardı,” dedi.
“Ormanda hayatta kalmak istiyorsan bilmen gereken birkaç şey daha var,” dedim, ardından bardaklara son kalan şarabı boşalttım ve anlatmaya başladım:
“Ormandaki bu anomali, sadece fiziksel boyutta değil, ruhunu ve tamamen gerçekliği etkileyen düzeyde tehlikeli bir şey. Ormanda gölgeler gerçekten birer bilince sahip, etrafta ölenlerin ruhları bu ormana hapsoluyor diye tahmin ediyorum. Metafiziksel yaratıkların en büyük zaafı ışık; orman ışığı sevmez. Bu yüzden güneşi elinden geldiğince kapatıyor. Geceleri bulunduğun noktada ışık kaynağı olması şart, jeneratörün olmazsa hayatta kalmak imkânsız,” dedim.
“Peki şu an, burada hayatta mı kalıyoruz? Az önce yemek keyfi verdin, şimdi de kafana şarap dikiyorsun,” dedi dalga geçer bir şekilde.
“Bazı şeyleri yapmazsan beynin daha da boşlukta kalıyor, sen çöktükçe orman üstünde daha fazla egemen oluyor,” diye cevap verdim. “Fakat sana kötü bir haberim var.”
“Ne?”
“Jeneratördeki benzin bitmek üzere.” Bunu dediğim anda iki eliyle suratını tuttu. “Şimdi mi söylenir salak piç!” diye karşılık verdi. Kol saatime baktım ve saatin 02:30 olduğunu gördüm. “Daha bir buçuk saat var merak etme,” dedim.
Ardından, salonda bulunmanın ne olur ne olmaz tehlikeli olduğunu —çünkü direkt dışa, eve giriş-çıkış kapısını açtığın anda salonda oluyordun—hatırlayarak, “Gel,” dedim. Asker mayışık şekilde ayağa kalktı ve beni takip etti. Odamda iki tane yatak vardı, birisinde mecburen kurtuluşumun anahtarı yatacaktı.
“Burası benim odam. Ormanda uyumak aşırı derecede tehlikeli ama iki kişilik grup olduğumuz için birimiz uyurken, birimiz nöbet tutabilir,” dedim. Ama bunu dediğim anda, “Seninle aynı odada uyumam!” diye itiraz etti. En son dayanamayarak, “Siktir git, dışarıda yat uyu o zaman,” dediğim zaman gözlerini kırpıştırdı ve içten içe “Haklısın,” dediğini anladım. Ardından boş, temiz yatağa uzandı ve, “Kalem var mı?” diye sordu. Masamın üstünde duran tükenmez kalemi ona uzattım. “Ne için?” diye sorduğumda yırtık ceketinin iç cebindeki defteri çıkardı. “Not almam gerekli,” diyerek kestirip attı. Ben de masama oturdum ve kâğıt parçalarında not ettiğim şeyleri düşünerek vakit geçirdim...
Aradan bir saat geçtiğini düşünüyordum ama yanılmışım. Masada uyuyakalmıştım; aynı şekilde asker de not defterini göğsünde tutmuş, kalemi yere düşürmüştü. Gözlerini kapatmış uyuyakaldığı belliydi. İkimiz de gözlerimizi aynı anda jeneratörün yoğun sesinin kesilmesiyle, kapanmasıyla açtık.
Asker yataktan doğruldu ve ayağa kalktı. “Otur!” diye fısıldadım. Hemen masamın yanı başında bulunan gaz lambasını aldım ve kulübede bulduğum çakmak sayesinde ateşledim; bu çakmak eti pişirmeme de yardım etmiş, resmen en iyi dostum olmuştu!
Odanın kenarına gaz lambasını koyup, hemen kendi yatağımı sürüklemeye ve odanın kapısının önüne koymak için çabalarken, “Yardım et!” diye fısıldadım. Asker hemen ayağa kalktı ve ikimiz yatağı sürükleyip kapıya yasladık. Boş duvara yaslandım ve beklemeye başladım. Gözüm durmadan odadaki iki pencerede ve kilitleyip yatağımla kapattığım kapıdaydı. Aradan yarım saat geçti; sessizce yaptığım rutini, pencereye bakmayı, kapıya bakmayı ihmal etmedim. Asker ise gözlerini kapatmış sessizce etrafı dinliyordu.
“Duydun mu?” diye sordu bir anda başını arkasındaki duvara çevirerek.
“Neyi?” diye sordum dizlerimin üstüne doğru kalkıp.
“Bir şey geliyor!” dedi daha yüksek fısıldayarak. Bunu dediği anda dış kapıya sert bir vurma sesi geldi. "Kapı tek hamlede parçalanmış olabilir mi?" diye düşünmeden edemedim. Önünde kocaman, ağır bir kafes ve barikat vardı; kolayca açılamaz ve kırılamaz diye düşündüğüm anda ikinci vurma sesi yükseldi. Kapı kırıldı ve kafes uçtu. Nereden mi anladım? Ses resmen salonun diğer ucuna kadar geldi! Kafesin sürüklenme sesini rahatça duyuyordum. Düşündüğüm şeyin olmaması için dua ettim...

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı