Timotheus kapının kilidini açıp büyük çelik kapıyı iki eliyle kendine doğru çekerek açtı. Ucu bucağı gözükmeyen bir tünel devam ediyordu; fakat duvarlar yerine artık tamamen ağaç kökleriyle kaplanmış yapılar, iskeletler ve çürümüş et kokusu burnumuza çarptığı an ben ve Amphios anında burnumuzu kapattık. Derin bir öğürme isteği ile arkamı döndüm. Komutan Sontaran benim ve Amphios'un bu hâlini görünce suratı ekşidi ve, “Size göre değilse geri dönebilirsiniz,” dedi dalga geçer bir tonda.
Timotheus oksijen filtreleyici maskesini taktı, kapıdan içeriye girip yürümeye başladı; Sontaran da hemen arkasından yürüyordu. Amphios da aynı şekilde maskeyi suratına geçirdi, beylik tabancasını belindeyken tuttu ve lanetli bölgeye adımını attı. Bekçi asker bana baktı ve, “Gitmeyecek misin?” diye sordu. Sorusuna cevap niteliği olarak maskemi suratıma geçirdim ve hızlı adımlarla manganın arkasından yürüyüp onlara yetişmeye çalıştım.
Kapı arkamızdan sert bir sesle kapandı ve kilitlendi. Tünelde ancak bir noktaya kadar giden elektronik ışıklar bulunuyordu; yolun geri kalan kısmı tamamen zifiri karanlık, bildiğin kaostu.
“Bir dakika, el fenerini açıp bana tutar mısın?” dedi Amphios. Askerî el fenerini açtım ve yere tuttum. Amphios yere doğru boş bir harita kâğıdı koydu, ardından duyulmayacak bir biçimde, fısıltılarla çizim yapmaya başladı. Tünelin taslağını çıkarmıştı. “Yürüdükçe, yeni noktalar ve yerler gördükçe çizmeye devam edeceğim,” dedi. İç geçirdim ve, “Gerçekten sadece harita çizmek için mi katıldın göreve? İşin ucunda ölüm var Amphios,” dedim. Amphios, “Her şeyin bir motivasyonu var. Harita olmadan yolunu nasıl bulmayı planlıyorsun? Peki, benim motivasyonuma bok atıp duruyorsun... Senin motivasyonun ne bay bilgin?” diye karşılık verdi.
Bu durumda, sorusuna ne cevap vereceğimi gerçekten bilemedim. Neden bu göreve katıldığım benim için bariz belliydi; gördüğüm vizyonlar buna çok etki etmişti. “Konuşmak istemiyorum,” dedim yürüyerek. Ama Amphios beni rahat bırakmadı ve kolunu boydan boya omzuma atarak, “Hadi, benim motivasyonuma laf eden lavuğun ne gibi bir motivasyonu var öğrenmek istiyorum!” dedi.
“Vizyon,”
diyerek sustum. Bunu dediğim anda Timotheus yürüdüğü noktada durdu ve arkasını yavaşça dönerek suratıma baktı. Bakışlarında yılların yorgunluğu, ölümü deneyimlemiş bir adamın ifadesi vardı. Timotheus yavaşça bana doğru yaklaştı; yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefes alışverişini rahatlıkla hissedebiliyordum. “Duyuyor musun?” diye sordu. “Ne duyuyor olmam gerekli?” diye sordum bir adım geri atarak.
“Kara Orman'ı,”
dedi ve bir adım daha atarak mesafeyi kapattı.
“Bu şekilde oyalanmaya devam edersek saat geçecek. Biliyorsunuz ki akşam vakti orman daha da vahşi oluyor. Hayatta kalmak istiyorsanız erken saati değerlendirip ormanı gezmeniz gerekiyor,” dedi Sontaran. Timotheus göz ucuyla Sontaran'a baktı. “Haklısın, erkenden gitmemiz gerekli. Saat kaç?” diye sordu. “Saat 07:30,” diye cevap verdi Amphios.
Otuz dakika süren bir yürüyüşün sonunda, yukarıda gördüğümüz şey ilginçti. Ciddi anlamda büyük, devasa bir tavan arası kapısı gibiydi. Sontaran yaklaştı ve kapağı yuvarlak kulpundan tutarak çevirdi, kendine doğru çekti. Kapı açıldı ve hepimiz yukarıya çıktık.
Bulunduğumuz nokta hiç iç açıcı değildi; yanmış ve kora dönmüş bir evin içinden çıkmıştık. Evin tavanı yarı yarıya parçalanmış, yerde bir ayı tuzağı ve birkaç çanta duruyordu. “Etraftaki her şey bir araştırma malzemesi olabilir, mantıklı olacak bir biçimde gördüklerinizi günlüklere not edin,” dedi Sontaran ve günlüğünü çıkartıp bir şeyler karalamaya başladı. Amphios ise bildiğimiz şekilde, günlükten önce yaptığı şeyi yapıp boş bir harita taslağına karalama yapıyordu.
Timotheus ise yerdeki parçalanmış kıyafetleri alıp büyük çantasına koydu ve, “Her şeyi hemen not etmenize gerek yok, günlüğünüzü boş yazılarla doldurmayın,” dedi. Sontaran günlüğüne yazı yazmayı kesti ve tek kaşını kaldırarak, “Çok bok biliyorsan söyle de bilelim Timotheus! Her adımımızı kaydetmek zorundayız,” diyerek kükredi. Timotheus öfkelenmesine rağmen ona aldırmadı, devam etti:
“Eğer burada öfkeyle dolmaya devam edersen, öfke yüzünden bilincini yitireceksin. Orman duygularının, arzularının en yoğun olduğu noktada seni kırmaya başlayacak.”
“Çok şey biliyormuş gibisin Timotheus. Daha önceden buraya gelen Naile-01, Naile-02 ve Naile-00 ekiplerinin günlükleri bulunmadı. Kırılma noktasını nereden bilebilirsin?” diyerek sordum. Timotheus gerçekten çok tuhaf bir insandı; ne yaptığını, ne düşündüğünü anlamak zordu. Sontaran, benim diyaloglarıma ve Timotheus'un sesine daha fazla katlanamayarak, “Görev dağılımı yapacağız. Ben ve Amphios ormanın batı tarafına, siz iki aptal doğuya gideceksiniz. Saati iyi kontrol edin, şu an 08:10. En geç 15:30'da buluşacak, topladığımız bilgileri birleştireceğiz,” dedi. Ve ardından mangamız ayrıldı; Timotheus ve ben doğuya gittik, Sontaran ve Amphios batıya doğru yöneldi.
Her birimiz yanına iki patlayıcı bomba, bir sis bombası, bir flaş bombası ve bir molotofkokteyli aldık. Büyük askerî çantalarımızı yeraltı tünelinin üstündeki çökmüş eve bıraktık. Onun yerine daha hafif, taşınması kolay keşif çantaları kuşandık. Taarruz silahları yerine elimizde beylik tabancası, bir de uzun komando bıçağı bulunuyordu.
Timotheus sessizce yürüyor, etrafını inceliyordu. Ben ise hemen arkasında, elimde beylik tabancasını kuşanmış bir biçimde ilerliyordum. Timotheus bir anda arkasını döndü ve keskin gözleriyle elimdeki tabancaya, ardından gözlerime baktı: “Burada ateşli silah kullanmak istemezsin,” dedi. “Neden?” diye sordum. Fakat sorumdan hemen sonra, “Ses yapmak riskli. Neyle, nelerle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. Daha önceki keşif mangaları kaybolduğuna göre burada bir sorun var,” diyerek kestirip atmaya çalıştı. Ona doğru iki adım attım ve, “Ama bir keşif üyesinin kurtulduğunu söyledi nöbetçi asker,” dedim.
Timotheus, ormanın içinde yürüdüğümüz süre zarfında ilk kez bir ağaç köküne oturdu. İşaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı işaret etti ve ardından, “O sağ kalan manga üyesi, Naile-00 komutanı benim...” dedi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı