Bu itirafı duyunca şok içerisinde birkaç dakika Timotheus'a baktım, sadece suratına baktım... Aradan dakikalar geçti ve Timotheus ayağa kalktı. Tekrar yürümeye başladığı an, “Madem Naile-00 mangasının komutanı sendin ve bu ormandan çıktın; neden bizlere hiçbir şey söylemedin? Bu manga için özellikle Sontaran'ın değil de senin komutan olman daha doğru bir karar olurdu. Şimdi sana 21 Numaralı Anahtar'ı neden bıraktıklarını daha da iyi anlıyorum,” dedim.
Timotheus arkasını döndü ve gözlerini gözlerime dikerek, “Zor ve affı olmayan bir görevi üstlendin. Ormana saygı göster, sakin ol ve bekle,” dedi.
Anlayamadığım şey, özellikle bu ormanın ne kadar canlı olduğuydu. Timotheus sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ederken, “Ne Amphios ne de Sontaran bu bilgiyi öğrenmeyecek. Sizler gibi ben de ilk kez bu ormana merakla geldim, tamam mı?” dedi. Peşi sıra yürürken gözlerim yerdeki, sürekli hareket eden ağaç köklerindeydi.
“Tamam...” dedim kararlı ve net bir sesle. “Ama o zaman sorduğum birkaç soruya cevap vereceksin.”
Timotheus hiçbir cevap vermedi, sadece omuz silkti ve, “Cevaplamak istemediğim soruları cevaplamam,” dedi.
Ardından beylik tabancamı kılıfına koyup günlüğümü çıkarttım. Bir yandan ormanda yürüyüp etrafı incelerken, bir yandan da Timotheus'a sorular sormaya başladım:
“Öncelikle, ormanın yozlaşması ne gibi etkilere sahiptir? Yani demek istediğim; ağaçlar neden sanki bitkisel bir organizma değil de vahşi bir yırtıcı gibi aktif bir biçimde hareketli ve yüksek rejenarasyona sahip?” diye sordum.
Timotheus etrafını inceledi ve bir ağacı gözüne kestirip yaklaştı. Uzun komando bıçağını çıkartıp ağacın üzerine bir ok çizdi. Ağaç beş saniye içerisinde eski şekline geldi; kesilmiş noktalar, sanki gerçek bir bedenin yarasına aitmiş ve kabuk bağlıyormuş gibi iyileşti. “Gördün mü?” diye sordu Timotheus. “İnsanlar bu yüzden buradan çıkamadı. Ağaçları keserek çıkmanın kesinlikle imkânı yok.” Devam etti:
“Gökten gelen meteorun, Naile'nin tam kalbine çarpmasından sonra orta büyüklükte bir krater açıldı. Asal sorun; kraterde birkaç meteor parçası bulunsa da çarpmanın etki ettiği asıl şey ortada yoktu. Etrafta siyah bir balçık bulunuyordu; inceleme için askeriye toplayabildiğini topladı ama geri kalanlar, zaman geçtikçe etrafta açlıktan ölmek üzere olan insanlar ve hayvanlar tarafından yenildi. Siyah balçık insanların zihniyle oynuyor, bundan eminim,” dedi.
Cümleleri sindirmeye çalışarak yavaş yavaş not defterime kafamda tezahür eden o siyah balçığın eskizini hazırladım, ardından yazmaya başladım.
Saat 10:30 olmuştu bile. Ağaçların arasından çıkıp düzlük bir alana ulaşmayı başardık sonunda. Önümüzde kocaman bir kulübe vardı; tamamen sağlam desek yeriydi. Pencereleri kırık, kapıları sıradan tahtadandı ve kilitleri yoktu; evin köşesindeki bir duvar ise bildiğin yıkılmıştı. Timotheus konuşmayı kesti ve elleriyle askerî işaretler yaparak sessiz, dikkatli ve temkinli olmamı emretti. Onun Naile-00'ın komutanı olduğunu öğrendikten sonra ona çok daha fazla saygı duydum; bu ormanda daha önce hayatta kalmış ve kurtulmayı başarmış büyük bir adamdı. Sontaran yerine komutanımın o olmasını çok isterdim... Tüh be!
Ben kendi zihnimle kavga ederken Timotheus çoktan içeri girmiş ve evi kolaçan etmişti. Evin içerisinde bir çalışma odası vardı; büyük bir çalışma tezgahının üzerinde birkaç tane plan ve proje çiziliydi. Bir yatak odası bulunuyordu, pencereleri tamamen açıktı. Tamir edilirse iş görür gibiydi desek yeridir.
Timotheus kaşlarını çattı; onu ilk kez terlerken gördüm. Durmaksızın, fısıltıyla, “Olamaz, olamaz, olamaz, olamaz, olamaz,” diyordu sürekli. Ona doğru bir adım daha attım ve, “Ne olamaz?” diye sordum heyecanla.
Timotheus göğsünü tutarak duvara yaslandı ve ayaklarını uzatarak oturdu. Derin derin nefes alarak, “Bilmediğin bir şey var. Bu da aramızda kalacak, duydun mu beni?” dedi.
Ben de yanına doğru eğilip aynı pozisyonda oturdum ve, “Peki, nasıl istersen,” dedim.
Uzun uzun tekrar orman hakkında bilgi vermeye başladı:
“Orman üç bölgeden... Hayır, dört bölgeden oluşuyor. Birisi 'Kuru Çayır' adında, bulunduğumuz şu anki bölgeye deniyor. Bu bölge diğer bölgelere kıyasla daha sakin; daha az mutasyonlu varlığın bulunması yüzünden en iyi hayatta kalma noktasıdır.” Derin bir iç çekti ve devam etti: “İkinci bölge ise 'Sessiz Orman' adında bir yer. Canlılık oranı çok daha yüksek, hayatta kalmak çok daha zor.” Ve devam etti: “Ve... 'Eski Orman'. Bu bölge en tehlikeli mutasyona sahip olan canavarlara ev sahipliği yapıyor; boyut olarak aşırı büyük ve ormanın yüzde kırkı desem yeridir.”
Anlattığı her şeyi teker teker not etmeye devam ettim; kısa ve kendimin anlayabileceği dilde notlar düşüyordum günlüğüme.
“...Peki ya dördüncü bölge?” diye sordum merakla.
Fakat Timotheus hiç iyi görünmüyordu; nefesi daha da daraldı, sesi bozulup tamamen titremeye başlayarak, “Devam etmek istemiyorum,” dedi.
Timotheus'a daha sonradan dördüncü bölgeyi sormayı kafamda planladım; ama şimdilik sakinleşmesini beklemeli ve nöbet saatinden önce keşfe devam etmeliydik. Timotheus gözlerini kapattı ve sakince bekledi.
Ben de aynı şekilde elimi beylik tabancasının kılıfına koydum ve gözlerimi kapatarak ormanı dinledim. Gözlerimi kapattığım an önüm kararıyor, başım dönüyordu.
Aradan bir süre geçti. Ayağa kalkmadan önce gözlerimi açtım ve sol tarafıma, Timotheus'a doğru bakmak istedim. Timotheus ortada yoktu ve bu beni aşırı derecede tedirgin etmişti. Etraf tamamen kararmış; ağaçlar bildiğin dans eder ritimde kıvrılıyor, kulübenin etrafını sarıyordu.
Kulübenin etrafından belli belirsiz gölgeler geçti. Nefesimin düzensizleştiğini hissederek elimi beylik tabancama attım ve tabancayı kuşandım. Silahı yavaşça önümde kontrollü bir şekilde tutarak kulübeden çıktım. Etrafta rüzgâr sert bir şekilde esiyor ama havanın ne serin ne de sıcak olduğunu hissedebiliyordum. Bir adam karşımda duruyordu; uzun boylu, kolları ve bacakları gövdesine oranla orantısız derecede uzundu. Boyunu söylemem gerekirse 2.10 metre diyebilirim. Gözleri olması gereken yerde iki kırmızı nokta vardı; kafası bir geyiğin kafasıydı. Boynuzları da bulunuyordu ama tamamen sivri, upuzun bir kılıç gibiydi.
“Bana gel,”
dedi. Ne olduğunu anlamadım ve daha çok titremeye başladım. Silahımı ona doğrulttum ve tam ateş edeceğim esnada, “UYAN!” emrini işittim.
Bir anda her şey kayboldu; simsiyah bir boşlukta asılı kaldım ve bir anda süratle düşmeye başladım. Yere çakıldığım anda uyandım ve karşımda Timotheus'u gördüm. Az önceki gergin hâlinden eser yoktu, sakinleşmişti. Benim için aynısı söylenemezdi. Burnum kanamış, maskenin her noktası kanla dolmuştu. O kadar çok terlemiştim ki gören, “Bu gerizekalı gölete falan mı düştü?” diye sorabilirdi. Haklılar da.
Timotheus beni omuzlarımdan tuttu ve tekrar sarstı. Maskemi çıkarttı ve, “Kendine gel,” diye uyardı. “Ne gördün?” diye sorduğu zaman birkaç saniye cevap veremedim.
“Uzun boylu, geyik kafası ve boynuzları olan, insan ve hayvan benzeri melez bir yapıda olan bir varlık. Ne hayvan ne de insan demek çok zor,” dedim. Havadaki zehirli gazı ciğerime çekerek, “O... Sadece bir canavar,” diye ekledim.
Timotheus maskemi temizleyip tekrar suratıma taktı ve, “Ne dedi?” diye sordu.
“‘Bana gel,’ diyordu ses,” dedim.
Timotheus'un suratında —tıpkı 21 Numaralı Kapı'dan girmeden önce sadece onun ve benim duymuş olduğumuz o çığlık ve
“Bana gel”
uyarısında olduğu gibi— tekrar korkunç ve iğrenç bir sırıtış belirdi...

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı