Ben günlüğüme çizim ve yazılar karalarken, Sontaran ormanın tek giriş-çıkışı olan 21 Numaralı çelik kapıya giden yeraltı mahzeninin başında, ellerinde silah ile nöbet bekleyen iki askerin yanına araçtan inerek yaklaştı. Nöbette bekleyen askerler direkt selam pozisyonuna geçti ve "Hoş geldiniz Naile-03," dedi. Amphios ayağa kalktı; elinde tuttuğu yol ve Naile'nin taslaklarının olduğu haritalarla beraber boş, çizmeye ve yazmaya hazır birkaç harita kâğıdı da aldı, ekipman çantasına koydu ve araçtan indi. Timotheus da ayağa kalktı; silah dolabındaki tüfeğini, dürbününü, tabancasını ve birkaç el bombası alıp ekipman çantasına yükledi, ardından o da araçtan indi. Benim ekipman çantam zaten hazırdı. Kuşanıp araçtan indim ve günlüğümü büyük askerî paltomun iç cebine koyarak derin bir nefes aldım. Havadaki oksijen çok azdı; oksijen filtreleyici aletler ve cihazlar olmadan nefes almak, adeta cehennemde azap çekmek gibiydi.
Tam ben bu fikri içimden geçirirken tünelin başında nöbet tutan iki asker, bizlere dört tane oksijen maskesi ve birer oksijen tüpü bıraktı. "Anomali yüzünden havadaki oksijen zehirli ve oksijen seviyesi çok düşük. Yeterli oksijen alamadığınız için en iyi ihtimalle bayılacaksınız," dedi. Amphios tek kaşını kaldırdı ve, "En kötü ihtimalle?" diye sordu. Diğer nöbetçi asker ise, "Yeterli oksijen olmadığı için öleceksiniz," diye cevap verdi. Bu cevap karşısında Amphios tekrar sırıttı. Neden sürekli sırıttığını anlayamıyorum; buraya bir kişinin kendi isteği ile girmesi demek, intihar etmeyi onaylamak demekti. Amphios sırıtmayı kesti, "Harika!" şeklinde cevap verdi, sesi titrerken. Sontaran araya girdi ve, "Gevezeliği kesin. Şimdi ne yapmamız gerek, içerisi hakkında bilgi verin," dedi.
Nöbetçi askerlerden birisi derin bir nefes aldı ve uzun uzun konuşmaya başladı: "Naile Ormanı'nın giriş ve çıkışları, ağaçlar tarafından tamamiyle kapatıldı. Ağaçları kesmeye çalışmak, patlatmaya çalışmak ya da ateşe vermek işe yaramıyor. Ağaçlar tekrar büyüyor; ateş, Kara Orman ağaçları üstünde yanamıyor ve hemen sönüyor," diye cevap verdi ve nefes almayı unuttuğunu fark ederek derin bir soluk aldı. O esnada diğer asker lafı devam ettirdi: "Sizlerin görevi ikiye ayrılıyor. Birinci göreviniz, ana görev olan ormanın yozlaşmasına sebep olan anomaliyi bulmak, askeriyeye bildirmek ve bölgeden hızlı bir şekilde kaçıp yeraltı tünelindeki 21 Numaralı kapıya geri dönmek." Asker cümlesini bitirdikten sonra Timotheus araya girdi ve, "Birinci görev dedin. O zaman ikinci bir görevimiz olmalı?" diye sordu. Derin nefes alan diğer nöbetçi asker tekrar konuştu: "Evet. İkinci göreviniz çok da önemli olan bir görev değil fakat hayatî tehlike arz ediyor. Orman içerisinde bulduğunuz bütün anomalik canlıları, insanları not edip haklarında devlete bilgi vermeniz gerekiyor. Günlüklerinizi kaybetmeniz ya da not almamanız durumunda, geriye döndüğünüz zaman gözaltına alınacaksınız."
Burada en çok dikkatimi çeken cümlesi "insanları not edin" olmuştu. Ormanda hâlâ insanlar mı vardı? Yardım alıyorlar mıydı? Diye düşündüm ve dayanamayarak, konuşmayı bitiren nöbetçi askerin gözünün içine bakıp, "İnsanlar derken... İçeride tahliye edilmeyen insanlar mı var? Varsa kaç tane ve yardım alıyorlar mı?" diye sordum. Asker ise soruma cevap vermeyerek havada asılı bıraktı.
"Manganız, Naile-03 olarak adlandırılacak. Sizden önce buraya giren, insanları tahliye etmek için gönderdiğimiz Naile-01 ve Naile-02 geri dönmedi. Naile-00 adında bir kurtarma ekibi gönderildi; kaydedilen günlükler varsa en azından bilgi toplanması adına onları bulmayı ümit ettiler. Fakat geriye dönen sadece bir asker oldu, geri kalan beş manga üyesinin vahşice katledildiği rapor edildi."
Dedi nöbetçi asker ve Timotheus'u süzdü... Sanki bir şey biliyor ama anlatsa o anda öldürülecekmiş gibi gergin gözüküyordu.
Nöbetçi asker üniformasından bir anahtar çıkardı; anahtar büyük, uzun ve tutma kısmında "21" yazan bir şekildeydi. Kıç kısmında ufak bir delik açılmış ve ip geçirilmişti; boyna asılabilecek bir tasarımı vardı bu yüzden. Asker anahtarı mangamıza gösterdikten sonra, "Bu anahtardan yalnızca bir tane var. Bu anahtarı kaybetmeniz durumunda bir daha ormandan çıkamayacak; orada, yani karantina altında kalacaksınız. Anahtar yalnızca ekibinizin bir üyesinde bulunacak," dedi. Tam o esnada Sontaran askere doğru bir adım attı ve anahtarı almak isteyerek elini uzattı: "Manga komutanı olarak anahtar bende kalacak," dedi kesin bir dille. Fakat anahtarı gösteren nöbetçi asker, "Üzgünüm Komutan Sontaran fakat anahtar sizde bulunmayacak," dedi. Sontaran'ın yüzü sertleşti, kaşlarını çatarak "Neden?" diye sordu. Asker başını Timotheus'a çevirdi, anahtarı ona doğru uzattı ve şu sözleri ekledi: "Asker Timotheus, anahtarın üstlerimiz tarafından sizlere verilmesi adına emir verildi."
Sontaran, nöbetçi askerin yakasına yapıştı ve, "MANGA KOMUTANI OLAN KİŞİYE DEĞİL, SADECE SIRADAN BİR ASKERE Mİ VERİYORSUNUZ ANAHTARI?" diye kükredi. Diğer nöbetçi asker Sontaran'ın kolunu tuttu ve, "Bırakın komutanım. Bırakmamanız durumunda bu Naile'ye saldırı olarak algılanacak ve ateş hakkımız bulunacak," dedi sert bir dille. Sontaran öfkeyle sol elini askere doğru savurdu ve suratına sert bir yumruk indirdi. Askerin maskesi kırıldı ve yere sendeledi. Sontaran'ın sağ elinde esir kalan nöbetçi asker elini belindeki beylik tabancasına attığı an; kısık ama yüksek arası, iki kavramın arasında kalmış bir tonda ses duyuldu: "Kes şunu Sontaran. Anahtar bende kalacak; itiraz etmen demek askerî üst emirlerine karşı gelmek, askeriyeden atılıp gözaltına alınman demektir," dedi Timotheus. Sontaran'a doğru yaklaştı ve bileğini tuttu; benim bileğimi tuttuğundan daha sert sıktığı, elinin duruşundan barizdi. "Bırak," diye emretti Sontaran'a. Sontaran ise gözlerini Timotheus'u dikmiş, öfke ve kıskançlık ile bakıyor; hasetten resmen geberiyordu. Yavaşça sağ elini, nöbetçi askeri tuttuğu elini bıraktı ve yerdeki anahtarı alıp Timotheus'a fırlattı. Timotheus anahtarı havada tek hamlede yakaladı, iç cebine soktu ve cebinin fermuarını çekti. Yere düşen nöbetçi asker çoktan kalkmış, sanki az önce hiçbir şey olmamış, yumruk yememiş gibi tekrar konuşmaya başladı kırık maskesinin ardından: "İçeriye giriyoruz, iyi şanslar Naile-03."
Ardından hepimiz oksijen maskelerini taktık, yanımıza oksijen tüplerini alıp mahzene, derin tünele doğru inmeye başladık. Mesafe o kadar uzundu ki en az bir saat yürüdüğümüze yemin edebilirim; ya da bu alan artık zaman-mekan algımı bozmuş, bu yüzden bu kadar zamandır yürümüşüz gibi hissetmeme sebep oluyordu. Hiç kimse birbirine bir şey demiyor, nizamî adımlarla yürüyorduk. Tünelin duvarlarında arada bir beliren ve hareket eden ağaç kökleri insanı dehşete düşürüyor, boğuyordu.
Sontaran sakinleşmiş, en önde yol gösteren o yumruk attığı nöbetçi askerin arkasından yürüyordu. Ve... En sonunda Naile'nin tek girişi olan 21 Numaralı Kapı'ya varmış bulunduk. Nöbetçi asker arkasına döndü ve Timotheus'a bakarak, "İyi şanslar efendim," dedi. Timotheus hepimizin durduğu noktadan hareket etti ve iç cebindeki büyük, uzun ve numaralı anahtarı çıkartıp kapının deliğine yerleştirdi. Tam o esnada kapının arkasından devasa bir çığlık, herhangi bir hayvana veya canlıya ait olamayacak bir çığlık yükseldi. Ardından bir ses yankılandı:
"Gel,"
diyordu ses,
"Bana doğru gel."
Timotheus'un suratında asla mimik olmazdı; Komutan Sontaran'dan daha komutan idi. Ama ilk kez suratında tuhaf bir sırıtma oluştu; mutluluktan değil, arzudan doğuyordu bu tebessüm. Kesinlikle tatlı değil, insanın nefesini kesecek kadar korkutucu idi...

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı