
Dışarıdaki sesler yaklaştıkça salonun içindeki hava adeta kurşun gibi ağırlaşıyordu. Kalasların arasından sızan o soğuk rüzgâr, ortadaki kamp ateşinin alevlerini delice savuruyor, gölgelerimizi duvarda büyütüyordu. Sırtım doktorun sırtına dayalıydı; onun da nefes alışverişlerinin hızlandığını, kalbinin göğüs kafesini dövdüğünü hissedebiliyordum.
“Kaç taneler?” diye mırıldandım, gözlerimi yeni çivilediğimiz kapıdan ayırmayarak.
Doktor, elindeki baltanın sapını o kadar sert sıkıyordu ki parmak eklemleri beyazlamıştı. “Seslerin yankısına bakılırsa en az üç... Belki de daha fazla. Ölü Dişleyenler normalde sürü halinde gezmez asker. Ama bu leşin salgıladığı yozlaşmış kan kokusu, Eski Orman'ın altını üstüne getirmeye yeter.”
Tam o esnada kapının dışından derin bir sürtünme sesi geldi. Bir şey, yeni çaktığımız kalın tahtalara gövdesini yaslamış, yavaşça yukarı doğru tırmanıyordu. Odunların çıtırtısı bile dışarıdaki canavarların o boğuk, ağzı kapalı feryatlarını bastıramıyordu.
“Uyuşukluk geçiyor,” dedim dişlerimin arasından. Böğrümdeki o düzleşen yaranın altından kalbime doğru ince, soğuk bir sızının yayıldığını hissettim. “O güç... Şu an hissetmiyorum. Kendimi yine normal bir insan gibi, bitkin hissediyorum.”
Doktor başını hafifçe arkaya doğru çevirdi, göz ucuyla bana baktı. “Zaten her istediğinde o gücü kullanabilseydin, bu orman seni çoktan tamamen tüketmiş olurdu yakışıklı. Orman sana o gücü sadece hayatta kalman için, kendi çıkarları doğrultusunda verdi. Şimdi tamamen kendi irademizle ve bu baltayla baş başayız.”
Kapıya vurulan ilk darbe, çaktığımız paslı çivilerin feryat eder gibi gıcırdamasına sebep oldu. Tahtalar içeri doğru esnedi ama barikatın önüne çektiğimiz o ağır metal kafes darbeyi göğüsledi. Yine de kapının üst tarafındaki boşluktan içeri, upuzun, dal parçasına benzeyen simsiyah ve sivri pençeler uzandı. Pençeler körlemesine havayı tırmalıyor, hareket eden bir şey arıyordu.
Doktor hırsla ayağa kalktı. “Ateşin gerisinde kal! Sakın büyük ve ani hareketler yapma. Unutma, kulakları duymuyor ama en ufak bir yer değiştirmede seni duvarın arkasından bile hissederler!”
“Biliyorum,” diyerek ben de yerimden doğruldum. Vücudumdaki askeri refleksler, beylik tabancamın eksikliğini her saniye bana hatırlatıyordu. Elim gayriihtiyari belime gidiyor, boşluğu kavrayınca dişlerimi sıkıyordum. Gözüm yerdeki odun yığınından kopan ucu sivri, kalın bir kalas parçasına ilişti. Eğildim, milimetrik ve yavaş adımlarla kalası kavradım. En azından bir mızrak görevi görebilirdi.
Kapıdaki tahtalar bir kez daha sarsıldı. Bu sefer iki farklı noktadan darbeler geliyordu. Barikatın arkasındaki o boğuk hırıltılar, evin içine kadar dolmuştu. Duvara çakılı duran ilk Ölü Dişleyen’in gövdesinden hâlâ yere sızan o koyu sıvı, ateşin ışığında parıldıyordu.
Doktor baltayı havaya kaldırdı, yüzünde o her zamanki alaycı ama ölümcül ciddiyet vardı. “Eğer bu barikat yıkılırsa, odama doğru geri çekileceğiz. Oradaki pencereler dar, teker teker gelmek zorunda kalırlar.”
“Anlaşıldı,” dedim, kalasın sivri ucunu kapıya doğru doğrultarak.
Dışarıdaki canavarlardan biri, kapının üstündeki yarıktan kafasının bir kısmını içeri uzatmayı başardı. O dik, bıçakla yarılmış gibi duran bedeni ve içindeki sivri dikenleri ateşin sarı ışığında gördüğümüzde, etrafı saran o leş kokusu bizi neredeyse öğürtecek seviyeye geldi. Canavar hışımla kafasını sağa sola çevirdi; gözleri kördü ama tam karşısında, ateşin arkasında duran iki silueti hissetmeye çalışıyordu.
Zaman durmuş gibiydi. Kolumdaki saate bakmaya bile cesaret edemiyordum ama saatin 03:30’a yaklaştığını biliyordum. Eğer bu barikat birkaç dakika daha dayanmazsa, Eski Orman bizi şafak sökmeden bu kulübenin zeminine gömecekti.
Canavarın yarılan gövdesinin içindeki o etsi dikenler, ateşin ışığına doğru delice kasılıp gevşiyordu. Bir anlığına tamamen sessizleşti. Havayı koklamıyor, dinlemiyordu; tamamen bizim kaslarımızın yaydığı o mikroskobik titreşimlere odaklanmıştı.
Nefesimi tamamen tuttum. Akciğerlerim yanmaya başlamıştı ama milimetrik bir hareketin bile pençeleri içeri uzatacağını biliyordum. Doktor hemen sağ çaprazımda, baltanın sapını göğsüne bastırmış halde bir heykel gibi donmuştu.
Tam o sırada, kapının alt tarafındaki kalaslardan birisi büyük bir gürültüyle çatladı. Dışarıdaki diğer iki yaratık, metal kafesin boşluklarından pençelerini içeri sokup tahtaları resmen lif lif ayırmaya başladı. İçeri sızan soğuk rüzgâr kamp ateşini neredeyse söndürecek kadar yatırdı. Gölgelerimiz duvarda çılgınca dalgalandı.
İşte bu ani gölge ve rüzgâr hareketi, kapının üstündeki canavarı tetikledi.
Yaratık, kör bir hışımla kafasını içeri doğru uzatıp kafesin üzerinden salona doğru atılmaya çalıştı. O devasa, çelimsiz ama korkunç gövdesi kalasların arasına sıkışınca çığlık kopardı.
“Odaya! Şimdi!” diye kükredi doktor, sessizlik kuralını tamamen bozarak.
Doktorun bağırmasıyla birlikte kapının dışındaki darbeler akılalmaz bir hıza ulaştı. Ben arkamı dönüp odasına doğru depar attığım anda, arkamızdaki ahşap barikatın büyük bir gürültüyle çöktüğünü duydum. Ağır metal kafes büyük bir gürültüyle salona doğru devrildi.
Zar zor odasını kapısından içeri daldım. Doktor, sırtıyla kapıyı hışımla kapattı ve mandalı indirdi. Nefes nefese kalmıştı. Salondaki kamp ateşinin ışığı kapının altındaki boşluktan odaya sızıyordu ama burası neredeyse tamamen karanlıktı.
“Yatağı çek!” dedim aceleyle. Az önce salona çıkmak için kenara çektiğimiz yatağı iki ucundan kavradığımız gibi tekrar kapının arkasına set ettik.
Salondan gelen sesler tüyler ürperticiydi. Canavarlar içeri girmişti. Duvara çakılı olan kendi türlerinin leşine mi saldırıyorlardı, yoksa salondaki ayak izlerimizin sıcaklığını mı takip ediyorlardı, ayırt etmek imkansızdı. Kesik gövdelerinin durmadan açılıp kapanma sesi —kumaşın yırtılmasına benzer etsi bir gıcırtı— kapının hemen ardına kadar geldi.
“Buradalar,” diye fısıldadı doktor. Sırtını kapıya dayamış yatağa bastırıyordu. Gözleri karanlıkta parlıyordu. “Kapıya vurmayacaklar. Harekete odaklılar. Eğer kapının arkasında sabit durursak, bizi doğrudan göremezler.”
Tam o anda böğrümde, derimin altında o soğuk sızının tekrar hareketlendiğini hissettim. Siyah çizgiler bu sefer yukarı, boynuma doğru tırmanıyordu. Nabzım hızlandıkça, gözlerimin önündeki karanlık hafifçe dağılmaya, odadaki eşyaların hatları tuhaf, gri bir dalga boyunda netleşmeye başladı.
Zihnimde o ses yoktu ama bu sefer içimde, o yaratıkların etini tekrar parçalama isteği uyandıran hastalıklı bir açlık baş gösteriyordu. Ellerimi serbest bıraktığım o sivri kalasa daha sıkı doladım.
Dışarıda, salonun ortasında duran kamp ateşinin odunlarından biri büyük bir çıtırtıyla patladı. O patlama sesiyle birlikte, odanın kapısına çok sert bir gövde çarptı. Kalaslar esnedi, yatak arkaya doğru birkaç santim kaydı. Doktor dişlerini sıkarak tüm ağırlığını yatağa verdi.
Saatime baktım; yeşil fosforlu akrep ve yelkovan zorlukla seçiliyordu. 03:45. Şafağa hâlâ neredeyse dört saat vardı ve Eski Orman’ın bu çürümüş çocukları, bizi bu küçük odada köşeye sıkıştırmıştı.
Kapıya yapılan o ilk sert bindirmenin ardından dışarısı aniden bıçak gibi keskin bir sessizliğe gömüldü. Kulaklarımda sadece kendi ağır nefes alışverişlerim ve doktorun kalbinin adeta göğüs kafesini delmek istercesine ritmik vuruşları vardı. Kapının altındaki boşluktan sızan sarı ateş ışığı, odanın zeminindeki toz zerrelerini belli belirsiz aydınlatıyordu.
Doktor, sırtını yatağın ahşap gövdesine daha da yaslayarak başını bana doğru çevirdi. Karanlıkta göz bebeklerinin dehşetle büyüdüğünü görebiliyordum. Dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan, boğazından çıkan hırıltılı bir fısıltıyla konuştu:
"Gitmediler... Kapının tam önünde duruyorlar. Üçü de."
Haklıydı. Gözlerimin önündeki o tuhaf, gri dalga boyu gitgide netleşiyordu. Duvarların arkasını göremiyordum ama kapı kalaslarının hemen ardında üç büyük, yoğun enerji kütlesinin sabit bir şekilde durduğunu hissedebiliyordum. Böğrümdeki o siyah çizgiler, göğsüme doğru yayıldıkça damarlarımdaki kanın çekildiğini, yerini buz gibi soğuk bir sıvının aldığını duyumsuyordum. İçimdeki o yabancı açlık hissi, korkunun yerini yavaşça saf bir öfkeye bırakıyordu.
Elimdeki sivri kalas parçasını daha da sıktım. "Burada beklemek bizi sadece yem eder," diye fısıldadım doktorun kulağına doğru. "Kapı bir kez daha esnerse bu yatak bizi korumaz."
"Sus, sakın hareket etme!" diyerek elimi çok yavaş bir hareketle tuttu doktor. Parmakları buz gibiydi ama sıkıca kavramıştı. "Eğer içeride sabit kalırsak, bizi tek bir kütle olarak algılarlar. Hareket dalgalanması yaratmadığımız sürece kapıyı tamamen kırma güdüleri uyanmaz. Sadece... Şafağı bekle."
Tam o anda, dışarıdaki canavarlardan biri derin, hırıltılı bir nefes koyuverdi. Hemen ardından o etsi, kumaş yırtılmasına benzeyen gıcırtı sesi tekrar başladı. Yaratık, kapının dış yüzeyini tırnaklarıyla milimetrik bir yavaşlıkla çiziyordu. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya... Resmen içerideki en ufak bir kas kasılmasını, bir eklem çıtırtısını yakalamak için tuzak kuruyorlardı.
Sol bacağıma bir anlığına kramp girecek gibi oldu. Dişlerimi birbirine kenetledim, gövdemi milim kımıldatmamak için bütün kaslarımı kilitledim. Vücudumun içindeki o siyah balçık, sanki krampın gireceği bölgeye doğru akarak orayı anında uyuşturdu ve acıyı yok etti. Dal, beni sadece iyileştirmiyor, bu ölümcül sessizlik oyununda hayatta kalmam için biyolojimi de manipüle ediyordu.
Dakikalar saat gibi geçiyordu. Salondaki kamp ateşinin çıtırtıları gitgide azaldı, alevlerin zayıfladığını kapı altından sızan ışığın solmasından anlıyordum. Salon yeniden karanlığın pençesine düşerken, kapının ardındaki üç gölge daha da sabırsızlanmaya başladı. Ayak tırnaklarının ahşap zemine batarken çıkardığı sesler, kapının önünde küçük turlar attıklarını gösteriyordu.
Saatime göz ucuyla baktım. 04:20.
Dışarıda, Eski Orman'ın derinliklerinde bir yerlerde, geceye ait olmayan, çok daha büyük ve kadim bir varlığın uğultusu yankılandı. Bu sesle birlikte kapının önündeki üç Ölü Dişleyen aniden aynı anda hırıldayarak kafalarını o yöne doğru çevirdiler. Kulübenin çatısı, dışarıdaki o devasa gücün basıncıyla hafifçe çatırdadı.
Dışarıdaki o devasa varlığın uğultusu, adeta toprağın altından yükselen bir deprem dalgası gibi kulübenin temelini sarstı. Kapının hemen ardında bekleyen üç Ölü Dişleyen, bu kadim sesin karşısında aniden mutlak bir sessizliğe büründüler. Az önce kapıyı tırmalayan sivri pençelerin sesi kesilmiş, yerini birbirine çarpan kemik tıkırtılarına benzer tuhaf bir titremeye bırakmıştı. Korkuyorlardı. Ormanın en tehlikeli avcıları, kendilerinden çok daha büyük bir gücün gölgesi altında ezilmişti.
Doktorun sırtı, yatağın arkasında taş kesildi. Nefesini o kadar uzun süre tuttu ki boğazından hafif, hırıltılı bir ıslık yükseldi. Eliyle hemen ağzını kapattı ama gözlerindeki o saf dehşet, salondaki canavarlardan bile daha büyük bir tehdidin yaklaştığını açıkça ilan ediyordu.
Kafamı hafifçe yukarı kaldırıp gri dalga boyunda netleşen tavan kalaslarına baktım. Uğultu gitgide kulübenin tam üzerine doğru yaklaşıyordu. Çatıdaki eski kiremitler ve ahşap kirişler, sanki üzerlerine tonlarca ağırlıkta bir kütle baskı yapıyormuş gibi feryat ederek esnedi. Yukarıdan aşağıya, odanın zeminine ince bir toz bulutu döküldü.
O anda salonun ortasından ani bir gürültü koptu. Kapının arkasındaki üç canavar, daha fazla dayanamayarak kör bir panikle harekete geçmişti. Ayak tırnaklarının ahşap zemini yırtarcasına çıkardığı depar sesleri salonda yankılandı. Çivilediğimiz dış kapının tahtalarını, barikat olarak koyduğumuz o ağır metal kafesi fırlatırcasına kırıp kendilerini ormanın karanlığına attıklarını duyduk. Kaçıyorlardı.
Salondan içeri, barikatın tamamen yıkılmasıyla birlikte Eski Orman'ın o buz gibi, çürük kokulu rüzgârı bütünüyle doldu. Kamp ateşinden geriye kalan son birkaç parça odun da bu sert rüzgârla birlikte tamamen söndü. Evin içi, mutlak ve zifiri bir karanlığa gömüldü.
"Gittiler..." diye fısıldadım, ellerimle kavradığım sivri kalası biraz olsun gevşeterek.
"Şşşt!" diye tısladı doktor karanlığın içinden. "Ölü Dişleyenler gitti asker... Ama onları neyin kaçırdığını bilmiyorsun. Sakın kımıldama."
Haklıydı. Kulübenin çatısındaki o devasa baskı henüz ortadan kalkmamıştı. Tam tepemizde, tavan kalaslarının hemen üzerinde çok yavaş, ağır ve her bir adımında bütün evi beşik gibi sallayan bir gücün yürüdüğünü hissettik. Bu şey her neyse, çatının üzerinde durmuş, az önce salondan fırlayıp kaçan canavarların arkasından bakıyo gibiydi.
Böğrümdeki o siyah çizgiler, boynumdan yukarı doğru tırmanıp şakaklarıma ulaştığında şuurumun ağırlaştığını hissettim. Gözlerimin önündeki gri görüş alanı anlık olarak karardı ve zihnimin derinliklerinde, o geyik kafalının sesine benzemeyen, çok daha boğuk ve fısıltılı bir uğultu belirdi. Kelimeleri seçemiyordum ama içimdeki o vahşi, et parçalama arzusu yeniden alevlenmek için nabız gibi atıyordu. Dişlerimi birbirine vurmamak için çenemi sıktım.
Çatıdaki o ağır varlık, birkaç saniye boyunca tamamen hareketsiz kaldı. Ardından, kulübenin arka tarafına doğru büyük bir gürültüyle atladı. Yere inişinin çıkardığı şok dalgası, yan taraftaki cerrahi odanın masanın üzerindeki birkaç metal aletin yere düşüp çınlamasına neden oldu.
Ses, ormanın derinliklerine doğru yavaşça uzaklaşırken kulübe yeniden o tekinsiz sessizliğe teslim oldu.
Doktor, yatağın arkasından yavaşça sıyrılıp yere çöktü. Karanlıkta derin ve titrek bir nefes verdi. "Bu... Bu oydu," diye mırıldandı, sesi korkudan tamamen pürüzlüydü. "Büyük Avcı. Eski Orman'ın kalbinden asla çıkmaması gerekirdi. Bu eve neden geldi? Neden burayı izliyor?"
Gözlerimi karanlığa dikip doğruldum. İçimdeki o soğuk sızı yavaşça böğrüme, o dalın girdiği yere geri çekiliyordu. "Bizi avlamak için gelmediği kesin," dedim buz gibi bir tonla. "Eğer isteseydi bu çatıyı kafamıza yıkardı."
"Bizi avlamak için gelmedi asker," dedi doktor, karanlıkta bana doğru yaklaştığını hissettiren sürünmesi ile. "O, sadece gece çöktüğünde, etrafta dolaşan ve açıkta olanları avlar."
Doktor, karanlığın ortasında dizlerinin üzerine çöktüğü yerden yavaşça doğruldu. Salonun kırılan kapısından içeri sızan o soluk gece aydınlığı, odanın zeminine loş bir hüzme halinde düşüyordu. Yüzündeki o her zamanki alaycı, yılışık ifadeden eser kalmamıştı; gözlerinde ilk kez Naile’nin gerçek dehşetini görmüştüm.
"Büyük Avcı..."
diye mırıldandı, baltanın sapını yere yaslayıp gövdesine tutunarak. "O, bu ormanın yozlaşmış biyolojisinin tepe noktası asker. Ölü Dişleyenler ya da o dışarıdaki diğer pislikler... Onlar sadece bu bataklığın döküntüleri. Ama Büyük Avcı, Orman'ın temizleyicisidir."
Eğilip yerdeki sivri kalas parçasını tekrar kavradım, içimdeki o siyah balçığın çekilmesiyle birlikte kaslarıma çöken bitkinliği gizlemeye çalışıyordum. "Açık konuş doktor, neye benziyor bu şey?" diye sordum.
Doktor derin bir nefes alıp odayı bölen loş ışığa doğru bir adım attı.
"Onu tamamen gören kimse yaşamadı asker. Ama yıllardır bu kulübede dinlediğim seslerden, duvarların arkasındaki o devasa gölgelerden biliyorum. O, bu ormanda ölen her büyük canlının, her yozlaşmış insanın birleşimi gibi tekinsiz bir kütle. Boyu neredeyse üç metreyi bulur. Gövdesi, tıpkı senin az önce indirdiğin Ölü Dişleyen gibi yarıklarla doludur ama o yarıkların içinden insan kolları yerine, doğrudan toprağın altından sökülmüş kökler ve asırlarca çürümüş kemikler fışkırır."
Yutkundum. Çatıdaki o muazzam ağırlığı düşündükçe kulübenin kirişlerinin feryadı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
"Peki bizi neden öldürmedi?" diye sordum, gözlerimi gözlerine dikerek. "Ölü Dişleyenleri buradan kovaladıysa, çatıyı söküp içeri girmek onun için çocuk oyuncağı olmalıydı."
Doktor hastalıklı bir tebessümle bana baktı, gözleri parladı.
"Söyledim ya... O bir akılsız hayvan değil. O, ormanın iradesidid. Ölü Dişleyenler buraya tamamen et ve kan açlığıyla, kör bir güdüyle saldırdı. Ama Büyük Avcı... O, o geyik kafalının, yani Ormanın Çocuğu'nun seni neden buraya fırlattığını ve böğründeki o lanet dalı hissetti. Sen artık onun gözünde sadece bir 'av' değilsin asker. Sen bu ormanın dengesini bozabilecek ya da o dengeye hizmet edecek yabancı bir parazitsin. Seni izliyor. Seni tartıyor."
Sözleri zihnimde yankılanırken, boynuma kadar tırmanmış olan o soğuk çizgilerin bıraktığı uyuşukluğu ovaladım. Ormanın Çocuğu beni buraya öleyim diye fırlatmamıştı; beni bu bataklığın en dibindeki diğer büyük canavarların önüne bir yem, ya da belki de bir tehdit olarak sürmüştü.
"Şafak sökene kadar bu odadan çıkmıyoruz," dedim net bir sesle, diyalogumuza son noktayı koymak ister gibi. "Büyük Avcı ya da her ne siktir boktan ise, umrumda değil. Eğer o şey tekrar buraya dönerse, bu sefer o siyah balçığın beni kurtarıp kurtarmayacağını bilmiyorum."
Doktor sadece kafa salladı ve baltasını yanına alarak yatağın köşesine sindi. Dışarıda, Eski Orman’ın derinliklerinde rüzgâr gitgide şiddetleniyordu ama o uğultulu çığlıklar artık tamamen kesilmişti. Kulübe, yaklaşan sabahın o gri, tekinsiz sessizliğine gömülmüştü.
BÖLÜM NOTU
Kara Orman'ın 10. Bölümünden hepinize merhaba!
Bu bölümle beraber ormanın iki büyük dehşetiyle ve onların türleriyle tanışmış olduk.
1. Dehşetimiz: Ölü Dişleyenler
2. Dehşetimiz: Büyük Avcı
Ölü Dişleyenlerin ne olduğu ve nasıl ortaya çıktıkları hakkında ilerleyen bölümlerde daha fazla bilgi edineceğiz.
Aynı şekilde Büyük Avcı hakkında da henüz bilmediğimiz birçok şey bulunuyor. Özellikle 11. bölümde; Ölü Dişleyenlerin yozlaşma süreci ve Büyük Avcı'nın orman içerisindeki konumu hakkında sizlere daha fazla bilgi vermeyi planlıyorum.
Ormanın derinliklerinde daha büyük sırlar saklı...
İyi okumalar!

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı