insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Asansörün yeşil ışığı suratımızı gölgeli bir şekilde aydınlatırken, hepimiz sonunda asansörün önüne varmıştık.

Asansörün içerisine ilk giren ben oldum. Ardından Damian ve Amber adımlayıp içeri girdi.

Asansörün yeşil ışığı, dışarıdaki mutlak karanlığı ve karşımızdaki çocuğun yüzünü loş bir şekilde aydınlatırken, "Gel," diyerek elimi Kael'e doğru uzattım.

Kael birkaç saniye tepki vermedi, onun yerine biraz etrafına bakmaya devam etti. O saniyeler içerisinde buz sarkıtlarının ara sıra çatırdama sesi, altımızdaki okyanusun dalga dalga sesi kulağımızı bu sessizlikte tırmalıyordu.

Ardından çocuk, hiçbir şey demeden mekanik bir biçimde kafasını bize doğru çevirdi, yavaş adımlarla asansöre girdi.

Asansörün kapısı bir anda sert bir şekilde kapandı, yeşil ve loş olan ışık yerini kırmızı, epilepsi krizi geçirtecek derecede feci bir biçimde yanıp sönen bir ışığa bıraktı.

[UYARI! ASANSÖR GİRİŞ KARTI OLMADAN GİRİŞ YAPMAYA ÇALIŞAN VARLIK TESPİT EDİLDİ!]

Damian, sarsılan asansörün yan kolluklarına tutunarak ağzından pis bir küfür savurdu. "Sorumlusu sensin!" diyerek sol elinin işaret parmağıyla Kael'i işaretledi.

Ardından acı ama komik bir surat ifadesiyle —çizgi film karakterlerine benzediğimiz için çok normal!— kafasını bana çevirdi ve bağıra bağıra, "Bunun giriş kartı yok ki! Neden çağırdın?!" diye sordu.

Asansörün şiddetli sarsıntısı kesildi, yanıp sönen ve cehennem ortamı hazırlayan kırmızı ışık tamamıyla sabit bir şekilde yanmaya başladı. Tam o sırada...

Asansörün bazı noktalarından sivri, iğne benzeri ama canlı bir parazit gibi kıvrılan, insanı delip geçecek kadar keskin sicimler ortaya çıktı.

Sicimler çocuğun etrafına dolandı ve Kael'i tamamıyla bir iple bağlarmış gibi sarmaya başladı. Ardından dolanan sicimlerin sivri ucu, Kael'in kafasına doğru hedef aldı.

"Hayır!" diyerek hareket edip Kael'i sicimlerden kurtarmak istedim, fakat Amber tam o saniye bileğimden tuttu. "Hayır. Şu an ne olduğunu, ne olacağını bilmiyoruz. Gitmek tehlikeli!"

"Evet," dedi Kael, onu saran sicimlerin arasından.

Sicimler, tahmin ettiğimizin aksine çocuğa saplanmak yerine sadece ufak, zararsız bir biçimde dokundu. Ardından yavaşça çocuğu bıraktılar; kırmızı ışık yerini beyaza bıraktı.

[MİSAFİR SAPTANDI. HOŞ GELDİN, KAEL MORİAN!]

"Tüh ya!" diyerek sağ elinin yumruğunu sol avucuna vurup sitem etti Damian. "Ne olacağını merak ediyordum!"

Asansörün kapıları yavaş, mekanik bir biçimde açıldı. Hiçbirimiz hareket ettiğini fark etmemiştik, çünkü hareket etmemişti!

Kapı açıldığında, bildik sarı duvar kağıtlarının olduğu, sarı ve loş ama cızırtı yapıp insanın ruhunu emen floresan lambaların bulunduğu lobimize dönmüştük.

Asansörden çıktığımızda Damian yine sitemkârdı. Bu çocuk kaostan mı besleniyor? Başımız beladayken asla şikayetçi olmayan, tam bir şeytanın çocuğuydu.

Fakat Damian'a laf yetiştirmek yerine bir an önce oturmak istiyordum. Kafamı lobiye doğru tekrar çevirdiğim zaman—

Bay Şapka ve Gözetmen, bizim için oluşturulmuş koltukta oturmuş, havada süzülen çaydanlık takımı eşliğinde birbirleriyle sohbet ediyorlardı.

"Hoş bulduk!" diyerek elini Gözetmen'e salladı Damian. "Bizi özledin mi?" diyerek el sallamayı kesti ve sivri dişlerini göstererek sırıttı.

Gözetmen kafasını önce Damian'a doğru çevirmişti, ama yanımızdaki yabancıyı gördüğü an etrafındaki ışık dalgası, ritmik bir biçimde dönen formundan tamamıyla sabit bir hâle geçti — sanki bir nefesi tutulmuştu.

Normalde Gözetmen dalga geçen, tuhaf bir karakter yapısına sahip biriydi. Fakat şu an anlamadığım biçimde temkinli duruyordu.

Gözetmen oturduğu koltuktan kalktı ve yavaş adımlarla lobinin ortasına doğru geldi.

Odanın nemli, boğucu havası; Gözetmen'in şık takım elbisesini loş bir sarı ışıkta aydınlatan floresanlar yüzünden daha da geriliyordu.

Gözetmen, sağ elini hafifçe göğsüne getirip sol elini bel tarafına doğru kıvırarak başını eğdi; aşırı saygın birini karşılıyormuş gibi duruyordu. Eğilirken ışık halkası da onunla birlikte alçaldı, neredeyse sönükleşti.

Gözetmen'in turuncu ışık halkası bir anda kırmızı bir ton aldı. "Hoş geldin, Kael."

Kael bir adım öne attı ve ardından, "Seni tanımıyorum," dedi buz gibi bir tonla.

Gözetmen durduğu pozu bozmadı. "Bu doğal," dedi. "Seni en iyi tanıyan yalnızca iki kişiden biriyim," diyerek kafasını daha da fazla eğdi.

Odadaki ufak diyaloglar, açıkçası sessizliği bozmaya yeterli değildi. Bu yüzden araya girerek, "O ne demek?" diye sordum.

Gözetmen, sonunda durduğu pozisyonu bozarak kafasını bana çevirdi. Onu ilk kez bu kadar ciddi görüyordum. Daha ilginç olan şey...

Gözetmen'in duygulara sahip olmasıydı.

Ciddi olduğu belliydi; bu kadar ciddiyken ışık halkasının durması, kırmızı bir hâl alması çok ilginç duruyordu.

"Bu senin işin değil mi?"

Ardından boğuk bir kahkaha duydum, çok kısık ve tek bir tonda. Mutluluk değil, daha çok hayal kırıklığına benziyordu.

Gözetmen kafasını tekrar Kael'e çevirdi. Ama sanki Kael'e değil, Kael'in yanında duran bir şeye bakıyor gibiydi. Ürperdim — kollarımdaki tüyler diken diken olmuştu. Çünkü bu odada benden, Damian'dan, Amber'dan, Bay Şapka'dan, Kael'den ve Gözetmen'den başka kimse "yoktu."

Damian yavaş adımlarla, tam bir dayaklık hâlde Gözetmen'e doğru yaklaştı. "Bizi ölüme terk ettiğin zaman keşke bu kadar ciddi olsaydın!"

"Gittiğiniz yer sadece giriş katıydı. Tek amacınız size verilen yetenekleri çözmekti. Karanlıkta Damian'ın ateşi, büyülü sarmaşık engellerini kırmak için Amber'ın üstün kedi pençeleri, yol ve yön bulmak için Violet'in yeteneği. Orada ne oldu?"

"Kat anahtarını bulduktan hemen sonra gizli bir bölme belirdi. İçerisinden değişik bir kart bulduk ve Damian sağ olsun—"

"Her boku ben yiyorum değil mi! Alt tarafı nasıl bir absürt olaya düşeceğimizi merak ettim. Bunda ne var?" diyerek araya girdi, Amber'ın sözünü ağzına tıktı Damian.

Gözetmen'in ışık halkası, çok hafif de olsa — dikkatli bakılmadan fark edilmeyecek bir tonda — hareket etmeye, giderek daha da kırmızı olmaya başladı. Hafifçe titriyordu. Onu ilk kez bu şekilde görmek tuhaf hissettiriyordu.

"İşime karışıyorsun!" diyerek boğuk, neredeyse çatlayan bir sesle gürledi Gözetmen.

Sinir krizi mi geçiriyordu, yoksa hasret mi gideriyordu, emin değildim. Ama Kael'i bir yerden, bir şekilde tanıdığı bariz belliydi.

"Sen..." dedi Kael, "...nesin?"

Gözetmen, ellerini olay ufkundan olan başının önünden çektikten sonra Kael'e — daha doğrusu Kael'in yanında duran o görünmez şeye — baktı.

"Ben Ben'im."

Kael sağ elinin parmaklarını ensesine götürüp hafifçe ovaladı. "Kelime oyunlarını sevmem."

"Bir adım yok," dedi Gözetmen. Sanki sonsuzluktan beri sakladığı bir sırrı sonunda ortaya döküyordu. "Senin bir adın var. Ama benim yok, ve farkımız burada başlıyor."

Gözetmen tek bir parmak şıklatmasıyla bizi lobinin, bulunduğumuz boyutsal gökdelenin dehlizinden çekip tekrar boşluğa, uzayın olduğu yere ışınladı.

"Senin burada olmaman gerekiyor."

Gözetmen elini Kael'e doğru uzattı. "Gitmen gerek."

Kael, Gözetmen'in eline boş gözlerle birkaç saniye baktı. Sağ elini hafifçe tutmak için kaldırdığı esnada kahverengi irislerini Gözetmen'e dikti, sonra tekrar elini indirip bana doğru yürümeye başladı.

Dibime o kadar yaklaşmıştı ki, sosyal mesafe denen şey ortadan kalkmıştı; sosyal anksiyetem anında tavan yapmıştı.

"Sen..." dedi. "...yaşamak istiyorsun."

"Ne?" Kaşlarımı kaldırdım, dediğine bir anlam verememiştim. Neden durduk yere böyle bir şey söylemişti bu çocuk?

Kendini benden iki adım uzaklaştırdıktan sonra gözlerini önce Amber'a, ardından Damian'a dikti.

"Kara Tüy," dediği anda, giriş katında kullandığı kalem tekrar ortaya çıktı.

"Burada olmamam gerektiğini biliyorum." Gözlerini gözlerime dikti.

"Yaşamak istiyorsun, çünkü canın, annenin sana bıraktığı bir hediye," diyerek kalemi bana uzattı.

"Kael," diyerek Gözetmen bir anda Kael'in arkasına ışınlandı ve omzuna dokunmak istedi. Dokunacağı esnada eli titredi ve hemen geri çekti. "Hemen gitmelisin."

Kael, kahverengi irislerini benden ayırmadı. "Bu benim tek varlığım. Seni tanımıyorum ama beni çağırdığın zaman, gitmem gerektiğine dair içimde tuhaf bir his vardı." Sol eliyle saçıma değip mor tellerimi okşadı. "Sanki ezelden beri aynı noktadayız."

Kalemi bana tekrar uzattı. "Al," dedi.

Kael'in suratına bakamıyordum. Sanki aynı anne rahminden çıkmışım gibi, öz abim gibiydi. Bu hissi neden, nasıl yaşadığımı bilmiyorum.

Kael'in elindeki, "Kara Tüy" adını verdiği, üzerindeki damarları ritmik bir biçimde atan tuhaf kalemi aldım.

Kafamı kaldırdığımda...

Kael gülümsüyordu.

Gülümsemek ona herkesten çok yakışıyordu.

"Gitmen gerekiyor Kael." diyerek sonunda omzundan tuttu Gözetmen.

Kael kafasını Gözetmen'e çevirdi, kahverengi ve keder dolu irisleriyle ona baktı. Bakışlarını Gözetmen'den çevirmeden, "Görüşmemek üzere," dedi.

Tam o esnada Gözetmen ve Kael bir anda buharlaşmaya, yok olmaya başladı. Son anda, Kael'in bıraktığı boşlukta bir kıvılcım gibi parlayan ışık sönerken, elimdeki kalem hafifçe titredi — sanki o da vedalaşıyordu.

Aradan bir süre geçti. Gözetmen ve Kael yok olduktan sonra ekibimiz —ve Bay Şapka— tekrar ortaya çıkan gökdelene girip lobiye döndük. Bir süre hepimiz sessizce oturup dinlendik.

Kael'in bana bıraktığı, kalbimle senkronize bir şekilde damarları atan o tuhaf kaleme uzun uzun baktım.

Aniden saçımı sert bir sürtünmeyle, arkamdan bir yumrukla okşamaya başladı biri.

Damian!

Elini sert bir biçimde ittim, hırçın bir canavar gibi gözlerimi ona diktim ve, "Saçıma dokunursan seni öldürürüm dememiş miydim?!" diyerek kırmızı takım elbisesinin yakasına yapıştım.

Damian'ın suratı başta kibirli, tam bir kural tanımaz hâldeydi. Her zamanki Damian.

Ama benim sinirlendiğimi, kızıp bağırdığımı görünce yüzü düştü.

"O çocuk saçını sakince okşadığında şikayetçi durmuyordun," dedi ve nazikçe parmaklarımı gevşeterek elimi bıraktırdı.

"Pekala," dedi arkasını dönerek. "Fazla samimiyet size yaramıyor demek ki!" diyip tekrar şerefsiz sırıtışını zorla suratına taktı...




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı