insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Kael

Violetzordurumda

Sol bacağımı saran dondurucu baskı beni dipsiz bir karanlığa çekerken, suyun kulaklarımdaki uğultusu ve göğsümü patlatacakmış gibi zorlayan basınç, bilincimi sınırlarına kadar geriyordu.
Etrafımdaki ışık hızla tükendi. Hızla çekildiğim için Amber ve Damian’ın silüetleri, o anki zifiri karanlıkta bir salise içinde silinip gitti; artık uzakta, erişilemez bir mesafede kalmışlardı.

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlarken, avuçlarıma ulaşan son bir felç edici soğuklukla bilincimin son kırıntısına tutundum. Parmaklarımın arasındaki altın sarısı kartın tam ortasında duran o devasa soru işaretine bastırdım.

GÜÜM!

Karttan ansızın öyle bir siyah-kızıl ışık patlaması fışkırdı ki, suyun altındaki o sağır edici baskı bir anda yarıldı. Beni dibe çeken dokunaç, acı dolu bir sarsıntıyla gevşeyip geriye çekildi. Kızıl ışığın yakıcı dalgası ciğerlerime yeniden güç verdi; bilincim yerine oturuverdi.

Kızıl-siyah ışığın yoğunluğu yavaşça süzülerek azaldı. Işığın tam ortasında, suyun içinde hiçbir şey olmamış gibi süzülen bir silüet belirdi.

Siyah, dalgalı saçları suyun akıntısında zarafetle salınıyordu. Üzerinde uzun siyah bir ceket, sade beyaz bir tişört ve siyah bir pantolon vardı. Kıyafetleri suda bir bayrak gibi dalgalanırken, etrafındaki bu ölümcül ortamı sanki bir müzede geziyormuş gibi derin bir sakinlikle süzdü. Gözlerinde sadece bir renk değil... adeta kederin kahvesi saklıydı.

Etrafını inceledikten sonra bakışları bana kaydı. Ancak tam arkası bana dönük olduğu o salisede, isli karanlığın içinden fırlayan dumanlı, devasa bir dokunaç ona doğru ölümcül bir hızla savruldu!

“Dikkat et!” diye bağırdım, ağzımdan kaçan baloncuklar suyun içinde patlarken.

Kılını bile kıpırdatmadı. Arkasını dönmedi, bakmadı bile.

O an, az önce karttan çıkan kızıl-siyah ışık bu sefer ilkinden katbekat daha korkunç bir biçimde patladı! Işık ve basınç o kadar muazzamdı ki, yaratığın boğuk, acı dolu çığlığı okyanusu sarstı. Yaratık panikle daha da diplere kaçmaya zorlanırken, etrafımızdaki simsiyah su bir anda kıpkırmızı bir renge büründü. Sanki okyanusun ortasında yüzlerce kişiyi aynı anda katletmişsiniz ya da Tanrı, suya “Kırmızı ol!” diye emretmiş gibi dehşet verici bir manzaraydı.

Karanlık bu kızıllıkla bir nebze aydınlandığında gözlerimi aşağıya diktim. Kalbim duracak gibi oldu.

Aşağıda devasa... kelimenin tam anlamıyla korkunç büyüklükte bir canavar yatıyordu. Zifiri siyah bir dumandan oluşuyordu ama bu kızıllığın içinde muazzam bir uyuma sahipti. Sivri, bıçak gibi hatları, dairesel dizilmiş binlerce aşırı sivri dişi ve gövdesinden fırlayan yüzlerce dokunacı vardı.

Gizemli çocuk yaratığın o korkunç çehresine baktı. Ses tonunda en ufak bir titreme bile yoktu: “Habel’ın Bozulma formu daha korkutucu,” dedi sakince.

Kimdi bu çocuk? Karşısındaki bu boyutsal kabustan nasıl gram korkmuyordu, aklım almıyordu.

O sırada devasa canavar ağzını ardına kadar açtı. Bütün denizi sarsan, devasa bir girdap oluşturan öyle bir çığlık koptu ki, oluşan akıntı beni bir sağa bir sola oyuncak bebek gibi savurmaya başladı. Savrulurken gözüm ondaydı. Karşısındaki fırtınaya rağmen yüzünde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Asıl tuhaf olan, beni oradan oraya fırlatan o devasa akıntının onu milim bile kıpırdatamamasıydı. Suda bir kuğu gibi dans eden kıyafetlerine ve saçlarına bakarken içimden tek bir şey geçirebildim: Muhteşem...

“Kara Yankı,” dedi çocuk fısıltıyla.

Suyun içindeki zifiri karanlık yavaşça arkasında toplanmaya başladı. Birkaç saniye içinde boyundan neredeyse iki kat daha uzun, tuhaf bir gölge belirdi. Gölge, dipteki deniz canavarına benziyordu çünkü o da zifiri siyah dumandan yapılmıştı. Tek farkı, insansı ve canavarımsı hatların tuhaf bir karışımı olmasıydı.

Uzun kolları, uzun bacakları, kemikli bir gövdesi ve tamamen çehresiz, düz, simsiyah bir yüzü vardı. Hiçbir organı olmayan o zifiri kara yüzü görmek, bana dipteki canavardan çok daha büyük bir dehşet verdi.

Çocuk parmağıyla dipteki devasa canavarı işaret etti: “Parçala.”

Arkasındaki canavar bir anda kızıl bir ışıkla parladı. Yüzü olmayan o çehresinde ansızın sivri, kızıl dişlerle kaplı devasa bir ağız açıldı! Boğazından, az önce dipteki canavarın çıkardığı çığlığı birebir taklit eden tüyler ürpertici bir ses koptu.

GÜÜÜÜM!

Zifiri canavar bir anda ortadan kayboldu ve suyun içinde yüksek basınçlı bir patlama gerçekleşti. Bu varlık tek bir darbeyle o devasa deniz canavarını, o muazzam kızıl ışığın bile ulaşamadığı diplere kadar fırlatıp atmıştı! Ardından aynı korkunç hızla yaratığın peşinden dip karanlığa daldı.

O yabancı, tek bir hamlede, suyun fiziğini hiçe sayarak dibimde belirdi. Korkudan ve şoktan ağzımdan baloncuklar saçarak ona baktım. Hiçbir şey demedi. Başını yukarıya çevirdi. Akıntıda birbirine tutunmuş, bizden çok uzakta sürüklenen Damian ve Amber’a baktı. Tek bir salisede, nasıl yaptığını anlamadığım bir hızla ikisini de yanımıza çekti.

Damian daha ne olduğunu anlayamayıp, “Ne oluyor la—” diyeceği sırada çocuk beni tuttu ve tek bir sıçrayışla suyun yüzeyine doğru fırladı.

Bizi düştüğümüz o buzul çatlaktan yukarı atıp, soğuk ve kara buzun yüzeyine bıraktı.

Hepimiz sırılsıklam bir halde yere kapandık. Dondurucu soğuk anında kemiklerimize işledi; titremeye başladık. Damian kendi insani refleksleriyle hemen alev güçlerini körükledi. Kıyafetlerini kurutmak ve ortamı ısıtmak için resmen bir kamp ateşi gibi gürlemeye başladı. Amber ve ben can havliyle onun yanına sokulduk.

O an, karttan çıkardığımız o gizemli çocuğu hatırlayıp kafamı kaldırdım.

Kırık buzun altındaki o kızıllığa bürünmüş okyanusa dikkatlice bakıyordu. Aşağıda Kara Yankı ile dev canavarın savaşı devam ettiği için bastığımız zemin ve bütün kat zangır zangır titriyordu.

Onun da ıslandığını ve üşüdüğünü düşünerek “Sen de gel...” demek istedim. Ama lafım boğazımda kaldı. Kıyafetlerinden tek bir damla bile damlamıyordu. Hiç ıslanmamıştı. Titremiyordu bile.

Yabancı sakince parmaklarını uzattı: “Kara Tüy.”

Havada oluşan siyah bir tükenmez kalem belirdi. Kalemin gövdesinde insansı kılcal damarlar vardı ve ritmik bir kalp atışını taklit ederek atıyordu. Kalemi tuttu ve boş havaya bir kar tanesi figürü çizdi. Kalemin ucundan çıkan mürekkep zifiri bir sıvıydı ve hava sanki bir kağıtmış gibi orada asılı kaldı.

Kalemin sivri ucunu çizdiği kar tanesinin ortasına sapladı.

ÇIT.

O an... inanılmaz bir şey oldu. Bütün ekibin üzerindeki üşüme hissi bir salisede bıçak gibi kesildi. Kıyafetlerimizdeki tüm ıslaklık anında buharlaşıp kurudu.

Bir büyü yapıp bizi ısıtmamıştı... O, ortamdaki 'soğukluk ve üşüme' kavramının kendisini manipüle edip yok etmişti.

Ağzım açık bir şekilde ona bakarken şoktan tek bir kelime bile edemedim.

Ağzım şokla açık kalmışken, bastığımız pürüzsüz siyah buz tabakası aniden son bir kez şiddetle sarsıldı. Okyanusun metrelerce altındaki o kızıl-siyah ışık hüzmesi tek bir nokta halinde küçüldü ve dipteki o sağır edici titreme kökünden kesiliverdi.

Suyun altından yükselen zifiri duman, buzul çatlaktan süzülerek yabancının arkasında toplandı. O varlık, çehresiz yüzüyle birkaç salise orada durduktan sonra sessizce çocuğun gölgesine karışıp kayboldu. Aşağıdaki devasa yaratık ya okyanusun erişilemez derinliklerine gömülmüştü ya da tamamen yok edilmişti.

Damian, kurumuş takım elbisesinin yakasını çekiştirerek bir adım öne çıktı. Yüzünde, az önce yaşadığı ölüm anının yerini alan o tanıdık, serseri ama bu sefer belirgin bir şekilde temkinli ve kıskanç ifade vardı. Avucunda cılız bir alev parladı ve söndü.

“Ulan...” diye mırıldandı Damian, gözlerini kısıp çocuğa bakarken. “Az önce bizi bayağı havalı kurtardın ha! Sen hangi karakterinsin birader? Nereden fırladın?”

Amber ise kedi kulaklarını tamamen kafasına yapıştırmış, tırnaklarını içgüdüsel olarak hafifçe dışarı çıkarmıştı. Gizemli çocuğun sergilediği o imkansız güç, bir yırtıcı olarak onun tüm savunma mekanizmalarını tetiklemişti. Arkama yarım adım çekilerek, “Violet... O çok... fazla tekinsiz...” diye fısıldadı.

Çocuk, Damian'ın laflarına da Amber'ın tedirginliğine de en ufak bir tepki vermedi. Onları kelimenin tam anlamıyla birer cansız nesneymiş gibi görmezden geldi. Yavaşça başını kaldırdı; tavandaki zifiri karanlığa, mutlak sonsuzluğa doğru baktı.

“Burası benim dünyam değil,” dedi. Sesi o kadar soğuk ve mesafeliydi ki, mağaradaki buzlar bile yanında daha sıcak kalırdı. Bakışlarını ağır ağır bana çevirdi. “Sen mi beni çağırdın?”

Çocuğun koyu kahverengi gözleri beni süzdüğü an içimden istemsizce bir ürperti geçti. Kollarımı taradığımda tüylerimin diken diken olduğunu görüyordum.

Titreyen ve çatallanan sesimle yalnızca, “Evet,” diyebildim.

Ardından, denizin dibinden bize doğru gelen kocaman bir gümbürtü her yeri titretti; adeta bir deprem fırtınası koptu. Ayağımızın altında çatlayan buzu görünce kirpi gibi saçlarım dikleşti.

“Hemen asansöre, buz çatlayacak!” diye bağırdım.

Hepimiz panik halindeyken çocuk tamamen sakin duruyordu. Derin bir nefes çekti ve gözlerini kapattı. Bir dizini kırarak soğuk buza değdirdi, avucunu buza bastırarak fısıldadı:

“Kırılmayacaksın.”

Sadece tek bir cümle...

Ardından buz, aldığı emirle birlikte tekrar eski formunu kazandı. O kadar sağlamlaştı ki, adeta "kırabilene helal olsun" diye bağırıyordu resmen.

Çocuk çöktüğü pozisyondan kalktı ve tekrar bizleri süzdü. Hiçbir şey demeden geriye doğru, asansörün yanan ışığına doğru ilerledi.

“Bizimle gelmek zorunda değilsin, Bay Duvar!” diyerek en olunmadık yerde, en olunmadık kişiye laf attı Damian.

Çocuk, sağ omuz başından kafasını bizlere çevirdi. Kederli ve acı dolu gözlerini bize dikti ama tek bir kelime etmedi. Yürümeye devam etti.

“Aldın mı cevabını Damian?” diyerek, yatan kulaklarının ve tedirgin ses tonunun altından fırladı Amber.

Damian sırıtışını keserek Amber'ın kulaklarından birini tuttu ve çekiştirerek, “Senin sesin çıkmaya başlamış yavru kedi! Miyavlamayı mı öğrendin?” dedi.

Amber ve Damian'ın birbirlerine bulaşmalarıyla ilgilenmedim. Yavaşça yabancıya doğru yaklaşacak biçimde bacaklarıma komut verdim ve adımlarımı hızlandırdım. “Bizi beklesene!” diye bağıran Damian kesinlikle umurumda değildi.

Çocuğun yanına geldiğim zaman, Amber ile aynı yaşlarda olduğu belli oluyordu. Sonunda onu yakından inceleme fırsatını yakalamıştım!

Siyah ve dalgalı saçlar, koyu kahverengi gözler, mor göz altları ve tamamen mimiksiz bir surat...

Utangaç bir biçimde —kesinlikle utanmaya yüzü olmayan bir ifadeyle— kafamı hafifçe yüzüne dikerek daha da yakından baktım. Öyle ki çocuk biraz irkilmiş olmalı ki, kafasını çevirmeden kahverengi irislerini bana dikti:

“Ne var?”

“Teşekkür ederiz,” diye fısıldadım. Kendimi bir adım atarak ondan uzaklaştırdım ve sonunda, “Adın ne?” diye sordum.

Çocuk bir anda adımlarını kesti. Gözlerini yerdeki buza dikti ve ellerini uzun ceketinin ceplerine koyarak konuştu:

“Kael,” dedi. “Kael Morian.”




user

kael sen havali birisin sanirim niye hic konusmuyon kocum

user

Öfkenin Tezahürü olan Kael, sosyal anksiyetem olan bir karakter. İnsanlardan pek haz almıyor, sohbet etmeyi de sevmez. ☺️