İnsanlar intihar etmeye meyilli tiplere genelde "bencil" ya da "korkak" demeyi çok severler.
Komik gerçekten.
Bunu söyleyenlerin hiçbiri, her sabah sadece hayatta kalabilmek için kendini yataktan kazıyarak kaldırmayı denememiştir eminim. Eğer bir kez bile deneselerdi, muhtemelen olimpiyat madalyası almış gibi gururla gezerlerdi.
Adım Violet.
Yirmi üç yaşındayım.
Ve bugün, kesin olarak ölmeye karar verdim.
—
Yine o bildiğimiz, hayattan bezdiren pazartesi sabahlarından biriydi.
Suratını görmeye bile katlanamadığım bir ton insanla aynı amfiye tıkılıp ders dinlemekten daha büyük bir azap var mıydı? Bence evet, vardı: Doğrudan yaşamak.
Muhtemelen neden bu kadar hayattan uzak, yürüyen bir zombiye dönüştüğümü merak ediyorsunuzdur. Cevap oldukça basit ve ne yazık ki arkasında epik bir trajedi yatıyor. Genç yaşta annemi, tamamen benim hatam olan bir kaza yüzünden kaybettim. Babam o günden beri bana, sanki evde beslenen zararlı bir haşereymişim gibi nefretle bakıyor. Bense her gece rüyamda anneminin cansız bedenini görüyor, ona son bir kez "görüşürüz" bile diyememenin vicdan azabıyla boğuşuyorum.
Dediğim gibi, adım Violet. Yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Kendi hakkımda bildiklerim bile bir elin parmaklarını geçmez. Daha ne anlatmam gerekiyor ki?
Yataktan doğrulduğumda odadaki sabah soğuğu, bana adeta kutup ekspresindeymişim gibi hissettirdi. Üzerimdeki battaniyeyi sanki patlamaya hazır bir bomba fırlatırmış gibi kenara attım, sağlam bir esnemenin ardından saçlarımı kaşıdım. Tam adımı atıp gidecektim ki, içimdeki o amansız toplumsal ses devreye girdi. Battaniyeyi geri alıp düzgünce katladım ve yatağımı topladım. Çünkü bilirsiniz, bir genç kız ne kadar depresyonda olursa olsun her zaman derli toplu ve "cici" olmalıydı. Aksi takdirde toplum tarafından anında "kötü kız" ilan edilirdiniz. Bu saçma kuralları getirenlerin, her gün benden yedikleri küfürler yüzünden mezarlarında break dansı yaptıklarından oldukça emindim.
Kendi kendime söylenmeyi ve modern ahlak yasalarına içimden küfretmeyi bitirdiğimde, çoktan pijama takımımdan kurtulup okul kıyafetlerimi giymiştim. Diğer kızlar gibi uzun ya da kısa eteklerle uğraşmaktan nefret ederim. Benim güvenli alanım; bol kot pantolonlar ve beni adeta bir hayalet gibi görünmez kılan dökümlü kıyafetlerdi.
Gözüm dolabın köşesindeki mor kazağa kaydı.
Annemin bana yirminci yaş günü için aldığı hediyeydi. O kadar uzun zamandır dokunmamıştım ki, kazak kendi çapında yeni bir toz ekosistemi oluşturmuştu. Elimi uzatıp kazağı askıdan kurtardım ve o canlı "menekşe moru" rengine uzun uzun baktım. Okul üniformasının üstünü tek hamlede yatağa fırlatıp kazağı başımdan geçirecektim ki... Gözlerim kollarımda duran o derin morluklara ve kesik izlerine takıldı.
Vücudumdaki bu savaş kalıntılarına baktıkça, içimdeki yaşama arzusunun son kırıntılarının da bir elektrik kesintisi gibi söndüğünü hissettim. Boğazımdan yükselen ufak bir hıçkırığı bastırarak kazağı hızla üzerime geçirdim ve aynaya baktım.
Yakışmıştı. Hem de fazlasıyla.
Aynadaki yansımama bakarak zoraki, neredeyse acı verici bir tebessüm kondurdum yüzüme. Çantamı kapının önünden kaptığım gibi kendimi dışarı attım.
—
Otobüsteki konserve balık deneyiminin ardından nihayet okula varabilmiştim. Diğer öğrenciler turnikelerden geçerken güvenliğe neşeyle selam veriyordu; bense tabii ki bu samimiyet gösterisini pas geçtim. Kulaklığımı taktım ve müzik uygulamasındaki "rastgele çal" butonuna bastım. Hayatımın ne kadar büyük bir şaka olduğunu kanıtlamak ister gibi, kulaklarımda Kim Pesto’nun "Sadece Sevilmek İstedim" şarkısı yankılanmaya başladı. Harika. Müzik uygulamam bile enerjik bir gün geçirmeme yemini etmiş gibi düşmanca davranıyordu.
Derin bir iç çekerek ayaklarıma yürümeleri için zihinsel bir komut verdim. Bahçede ellerinde kahve bardaklarıyla dedikodu yapan, vize notları için ağlaşan ya da birbirine şakadan vuran tipler vardı.
Birbirini kovalayan iki arkadaşa bakıp yorgun gözlerle fısıldadım:
“Bu salaklar ne yapıyor?”
“Buna arkadaşların birbirine takılması deniliyor Violet.”
Arkamdan gelen ses beni adeta yerimden sıçrattı. Ama yeterince sessiz fısıldamamış olmalıydım.
“Günaydın!”
Sesin sahibi Daisy’ydi. Tüm sınıfın, hatta tüm okulun enerji deposu, neşe pınarı ve muhtemelen güne nükleer atık yiyerek başlayan kızı.
Bu gereksiz sosyal etkileşimi hemen oracıkta imha etmek isteyerek, “Sana da günaydın Daisy,” dedim.
Ama çok geçti. Daisy bir ahtapot gibi sağ koluma dolanmıştı bile. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Çıkışta planın var mı?” diye sordu.
Daisy; kar tanesi kadar beyaz teni, platin saçları ve oyuncak bebekleri andıran yüzüyle okulun en popüler kızlarından biriydi. Buna rağmen, tuhaf bir şekilde sürekli peşimde dolanıyor, bana karşı çok sevecen davranıyordu. Onu ne kadar terslersem tersleyeyim, Daisy’nin yapışkan modunu kapatmak imkansızdı.
Daisy kolumu dürttü. “Konuş artık Violet!”
İsmimin anılmasıyla içsel monoloğuma acı bir fren yaptırıp ona döndüm. “Özür dilerim. Kulaklığım takılıydı, duymadım seni.”
“Sorun değil, hemen başa sarıyorum! Okul çıkışında işin var mı diyorum Violet?”
Suratıma beklentiyle bakan bu kıza tek kelimelik net bir küfür savurmayı çok isterdim ama kibar olmayı seçtim. “Hayır, işim yok. Neden?”
Daisy’nin sarmaşık gibi dolanan kolları sonunda beni serbest bıraktı. Tanrıya şükürler olsun, oksijen alabiliyordum.
“Kız kıza takılalım diyorum. Üniversiteye geldiğinden beri kimseyle konuşmuyorsun, sadece benimle konuşuyorsun kiiii... Ona da tam konuşma denirse!”
Tam iki adım geri kaçıp stratejik geri çekilme yapacaktım ki ders zili bir cankurtaran gibi imdadıma yetişti. Girişte bekleyen tombul güvenlik görevlimiz ayı gibi kükredi:
“Haydi bakayım, alanda kimseyi görmek istemiyorum, herkes derse!”
Kalabalık dağılırken Daisy’ye cevap verme zahmetine bile girmeden hızlı adımlarla binaya sızdım ve sınıfa girdim. Kimsenin yüzüne bakmamak için o kadar büyük bir çaba sarf ediyordum ki, bir ölüm kalım savaşında olsam bu kadar dikkatli olamazdım.
Amfinin en arka sırasına, gözlerden en uzak köşeye çöktüm.
Çantamı sıranın yanına asıp içinden ders kitaplarımı ve not defterlerimi çıkardım. Fermuarı çekeceğim sırada, çantamın dibinde duran başka bir defter gözüme çarptı.
Üzerinde el yazımla “Derin Deniz Korkusu” yazan, küçük, tatlı kapaklı bir defterdi bu.
Gözlerim istemsizce titredi.
Bu kitap, annemle beraber yazmayı planladığımız o fantastik macera kitabıydı. Annemin ölümünden sonra kapağını bile açmaya cesaret edememiştim. İyi de, bu defterin bugün benim çantamda ne işi vardı?
Hocanın henüz gelmediğini görünce, etrafı gizlice kolaçan edip defterin sayfalarını araladım.
—
Sayfaların arasında kaybolmuşken zaman algımı tamamen yitirmiştim. Aradan kaç ders geçtiğini, kaç teneffüs atladığımı fark etmedim bile. Defterin boş sayfalarını kendi hayal dünyamla doldurmaya başlamış, sayfalarca yazı yazmıştım.
“Violet.”
İsmimin buz gibi bir tonla söylenmesiyle irkildim. Kafamı defterden kaldırdığımda, hocamızın ellerini önünde kenetlemiş, oyuncakları elinden alınmış huysuz bir çocuk gibi tepemde dikildiğini gördüm.
Yutkundum. “E-efendim?”
Hocanın bakışları, ruhumu adeta bir matkap gibi delip geçiyordu. “Seni toplamda üç kere uyardım Violet. O defteri bir kez daha kapatmaman ve dersle ilgilenmemen durumunda seni müdüre göndereceğimi söylemiştim.”
Hoca ani bir hamleyle sıranın üzerindeki defteri kaptı ve sınıf kapısını işaret etti. “Seni dersimde istemiyorum Violet. Müdür Bey seni derse kabul ederse, ancak o zaman geri gelebilirsin.”
Ne kadar süredir o dünyaya daldığımı bilmiyordum ama amfideki tüm gözlerin dik dik bana baktığını hissedebiliyordum. Sosyal anksiyetem bir anda tavan yapmıştı; hocaya tek bir kelime bile edemedim.
Hoca sesini yükseltti: “Hemen. Sınıftan çık.”
Hiçbir şey söylemeden sıramdan kalktım. Çantamı omzuma takıp derin bir iç çektim ve tüm sınıfın yargılayıcı bakışları altında kapıya doğru yürümeye başladım.
Tabii ki müdürün odasına gitmeyecektim.
Benim bugün için çok daha kesin ve geri dönüşü olmayan bir randevum vardı.
BÖLÜM NOTU
Çılgın Asansör'ün ilk bölümü yayında!
Okuyacak herkese şimdiden iyi okumalar. Umarım hikâyeyi benim yazarken aldığım kadar keyifle okursunuz.
Bu ilk bölümde sizleri ana karakterimiz Violet ile tanıştırmak istedim. Violet; geçmişinin yükünü taşıyan, intihar düşünceleriyle mücadele eden, antisosyal, anksiyete yaşayan ve kolay incinen genç bir kadın.
Bu arada, bu bölümü yazarken en çok zorlandığım şey neydi biliyor musunuz?
Bir kız karakterin bakış açısından düşünmek!
Gerçekten sandığımdan çok daha zormuş. 😅

kalemine sağlık zakkay 👏
Teşekkür ederim Yazar Cebrail Gümüş. 😇🙏🏻