Kafamı kaldırıp sonsuz uzay boşluğuna ve etrafımızda dönen yıldızlara baktım. Birden kafama dank eden o hayati soruyla yutkundum.
“Şey... Biz tam olarak nasıl nefes alıyoruz burada?”
Damian sivri dişlerini göstere göstere sırıttı. Benimle dalga geçme fırsatını asla kaçırmıyordu. “Az önce dört parmağın vardı, unuttun mu süper zeka?”
Alaycı bir mimikle kaşlarımı kaldırdım. “Parmağımızla mı nefes alıyoruz gerizekalı?”
Amber laf arasına girerek o derin sessizliğini bozdu. “Burada herhangi bir şeye ihtiyacımız yok Violet. Bir nevi kendi kendini idame ettirme durumu. Vücudun oksijene ihtiyaç duyduğunu sanıyor, hepsi bu.”
Tam bu derin biyolojik aydınlanmanın tadını çıkaracaktım ki Bay Kara Delik bir anda elini çırptı. Şlak!
Masa, sandalyeler ve çaydanlık bir anda onun kafasındaki o zifiri karanlığa doğru çekilip yok oldu. Tam çayından son bir yudum almaya hazırlanan Damian’ın elinden fincan jet hızıyla fırlayınca, çocuk boşluğa bakıp “Hey!” diye bağırdı.
“Vakti geldi,” dedi Bay Kara Delik ve iki kolunu da iki yana genişçe açtı.
Uzay boşluğunun ortasında, hiçbir yerin ortasından fırlayan upuzun, gökyüzünü değil doğrudan galaksileri delen devasa bir gökdelen peydah oldu.
Bay Kara Delik yavaş adımlarla—ya da süzülmelerle—binaya doğru ilerledi. Bir an durup eliyle bize “gelin” işareti yaptı. Bedenim bana sormadan, istemsizce boşlukta onun peşinden süzülmeye başladı.
Uzun gökdelenin girişine vardığımızda, kapıda bizi karşılayan tek şey metalik, sıradan bir asansördü.
Suratımı ekşiterek sahte bir öksürük savurdum. “Şey... Bugünlük asansör kotamı doldurdum sanırım. Başka bir yol var mı?”
Bay Kara Delik kafasındaki ışık halkasını hafifçe bükerek bana döndü. “Daha önce hiç kanat takıp uçmuş muydun Violet?”
Bu saçma soruya hiçbir anlam veremedim. “Nasıl yani?”
ŞRAK!
Bir anda sırtımda devasa iki tane beyaz kanat patladı! Filmlerde ve mitolojik tablolarda tasvir edilen o ihtişamlı melek kanatlarının birebir aynısıydı. Kanatlar benden bağımsız bir şekilde kendi kendine çılgınca çırpılmaya başladı.
“Yukarıda görüşürüz!” dedi Bay Kara Delik. Yaşanacak felaketten muazzam bir keyif alıyor olmalıydı ki, etrafındaki ışık halkası resmen kıh kıh diye gülen bir insanın çehresi gibi dalgalanıyordu.
Gözlerimi açmaya fırsat bulamadan kanatlar beni son sürat binanın yukarısına doğru fırlattı!
“ASANSÖRLE GİTMEK İSTİYORUM!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Kanatların harika şoförlüğü sayesinde, binanın üst katlarından birinin camını kırarak içeri son derece sert bir giriş yaptım. ÇAT! Eminim kafam tam ortadan ikiye yarıldı. Şimdi, tam şu an ölecektim.
“GERÇEKTEN ASANSÖRÜ İSTİYORUM!” diye son gücümle haykırdım.
Can havliyle elimi arkaya doğru uzattım, sırtımda çılgınca çırpılan o lanet kanatları yakalayıp hareket etmelerini engelledim. Sonunda derin bir nefes alacak vakit bulmuştum... Tabii yersen!
Uçmayı engellediğim için yerçekimi anında intikamını aldı ve son sürat aşağı doğru çakılmaya başladım!
“LAN BURASI UZAY-ZAMAN BOŞLUĞU DEĞİL MİĞĞĞ!” diye haykırmam da cabasıydı.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Birkaç saniye sonra etrafımdaki o tatsız rüzgar ansızın kesildi. Kalçamın üstüne, gerçekten sert bir zemine düştüğümü hissettim.
Hararetle gözlüğümü düzelttim. Etrafıma baktığımda tuhaf bir lobideydim. Eski, kasvetli bir otele benziyordu; oldukça büyük ve genişti. Lobinin ortasında geniş bir koltuk, sağında ve solunda ise tekli koltuklar vardı. Duvarlar sarımtırak ve rutubet kokulu bir duvar kağıdıyla kaplıydı.
“Backrooms falan mı burası?” diye dalga geçerek etrafına bakındı Damian. Ellerini kırmızı takımının ceplerine sokup, geniş koltuğa bir çuval gibi yayılarak oturdu.
“Hadi sadede gelelim.”
Bay Kara Delik bir anda havada, tam ortamızda belirdi. “Öncelikle... Her biriniz neden burada olduğunuzu ve gerçekten yaşayıp yaşamadığınızı merak ediyorsunuzdur?”
Bir anda kafamı binanın duvarına vurduğum o an geldi aklıma. Kafam kesinlikle yarılmış olmalıydı. Elimi alnıma götürüp kontrol etmek istedim. Derimin içeri doğru hafifçe göçmüş olduğunu hissettim ama tuhaf bir şekilde hiç kanamıyordu.
“Yeni vücudunuza alışmanız biraz zaman alabilir,” dedi Bay Kara Delik ve tekrar parmağını şıklattı.
ŞIK!
Parmağını şıklatmasıyla beraber, kenarda duvara bakmakta olan Amber ve kızıl iblis Damian bir anda simetrik bir biçimde yanıma ışınlandı.
Önümüzde, boşluğun ortasında bir anda üç devasa ayna belirdi. Aynadaki yansımamı gördüğümde gözlerim doldu desem yeridir.
Gözlerimin o eski, sıradan ela rengi tamamen kaybolmuştu. Yerini canlı, derin bir mor renge bırakmıştı. Milyon dolarlık kontak lens taksanız bile bu kadar kusursuz durmazdı. Saçlarım tamamen mor olmuş, hafif kıvırcık ve dalgalı bir hal almıştı.
Ama asıl tuhaf olan... Boyum biraz kısalmış, vücudum ise resmen esnek bir lastik gibi görünüyordu. Alnımdaki o küçük göçüğe bakıp istemsizce, “Bu ne ya?” diye fısıldadım.
Amber bunu duymuş olmalıydı—artık kesinlikle içimden fısıldama antrenmanı yapmam gerekiyordu. Kendi aynasından gözünü çekti. Kehribar rengi gözlerini bana dikti.
Ne kadar ironik, değil mi? Benim adım Violet; bu yüzden tamamen mor saça ve mor gözlere sahibim. Bu çocuk ise Amber ismine sahip ve kehribar rengi saçlar ile gözlere sahipti. Tabii başındaki o aşırı tatlı kedi kulaklarını es geçmek imkansızdı.
Eski konsol oyunlarında seviye atlama hilelerini biliyormuş gibi bir hali vardı. “Gözetmen, anlatmamda bir sakınca var mı?” diyerek benden gözlerini ayırdı ve Bay Kara Delik’e baktı.
Bay Kara Delik eliyle "devam et" der gibi bir onay hareketi yaptı.
Amber tekrardan kehribar gözlerini bana dikti ve sakin bir tonla anlatmaya başladı:
“Hepinizden önce buraya ben geldim. Sanırım hepimizin tek bir ortak noktası var...”
“İntihar etmek,” diyerek saçlarını eliyle geriye itti Damian. Okkalı cümleyi pat diye yapıştırmıştı.
Amber anlık olarak odağını onun dudaklarından dökülen bu iki sert kelimeye kaydırdı. Bakışlarını yere sabitleyip onaylar biçimde kafasını salladı ve devam etti:
“...Buraya neden geldiğimize dair henüz kesin bir fikrim yok. Sizlerden çok önce geldim. Ne zamandır burada durduğumu bile bilmiyorum çünkü burada zaman algısı normal bir şekilde işlemiyor. Gerçekten burada mıyız, bu bir zihin oyunu mu, yoksa bir laboratuvarın denek faresi miyiz, inan bilmiyorum.”
Damian sırıtarak araya girdi: “Denek kedisi demek istedin galiba?”
Amber gözlerini devirmekle yetindi.
Ben ise alnımdaki o küçük göçüğü parmağımla bastırıp esnek derimin geri eski haline gelişini izlerken kendi kendime düşündüm:
Pazartesi günleri zaten berbattır ama cehennemin bekleme salonunda mor saçlı bir çizgi film karakterine dönüşmek... Bu kesinlikle okul disiplin kurulundan bile daha kötüydü.
—
“Beğendiniz mi?” diyerek araya girdi Bay Kara Delik—ya da Amber’ın deyimiyle Gözetmen.
Kafamı alnımdaki o elastik göçükten kaldırıp gözlerimi devirdim. “Neyi?”
“Yeni vücut tipinizi ve görünüşünüzü elbette,” dedi Gözetmen. Sesi yine doğrudan zihnimde, son derece sakin ve sanki bize bedava promosyon ürün dağıtmış gibi gururlu bir tonda yankılandı.
İstemsizce bakışlarımı yanımdaki iki bacaklı felaket tablosuna çevirdim.
Önce Amber’a baktım. Çocuğun üzerindeki o karanlık, gotik hava ile kehribar rengi detaylar tuhaf bir uyum içindeydi. Sadece saçları ve gözleri değil, pupil denilen o göz bebekleri bile tıpkı bir kedininki gibi dikey, ince birer çizgi halindeydi. Başının üzerindeki o yumuşak, kıpır kıpır kedi kulakları ise "ben buradayım" diye bağırıyordu. Hani şu eski anime dizilerinde olan, insanı durduk yere gıdııklama isteği uyandıran cinsten bir tipti.
Sonra gözlerim Damian’a kaydı. Tanrım... Çocuk tam anlamıyla bir çizgi film cehenneminden fırlamış gibiydi. Baştan aşağı cayır cayır yanan kırmızı bir cilde sahipti. Göz bebekleri kor gibi kırmızıydı, alnından yukarı doğru kıvrılan iki tane küçük kırmızı boynuzu vardı. Arkasında ise ucu ok şeklinde biten, çizgi filmlerdeki o komik şeytan kuyruklarından biri sürekli havayı dövüp duruyordu. Üzerindeki kırmızı takım elbise de cabasıydı.
Ben iç diyaloglarımda bu görsel katliamı sindirmeye çalışırken ve etrafa derin bir sessizlik çökmüşken, aynadaki yansımasını süzen Damian hırçın bir şekilde gülümseyerek bu sessizliği darmadağın etti.
“Daha fazla pezevenge benzeyebilirdim,” dedi sivri dişlerini sergileyerek. “Ama yine de fena olmamış.”
“Küfür etme Damian,” diye mırıldandı Amber, kulakları hafifçe geriye yatarken.
Gözetmen, o zifiri karanlık kafasını hafifçe eğerek üçümüze birden baktı. Işık halkası bu sefer dalgalanmayı kesmiş, daha ciddi bir ritimle dönmeye başlamıştı.
“Gördüğünüz bu şekiller bir tesadüf ya da benim estetik zevkimin bir ürünü değil,” dedi Gözetmen, tok sesiyle zihnimizi doldurarak. “Görünüşünüz, renkleriniz ve kazandığınız bu yeni vücut tipleri... Tamamen ruhunuzun, geçmişinizin ve benliğinizin buradaki birer yansıması.”
Aynaya tekrar baktım. Mor saçlar, menekşe rengi gözler, fırlayıp duran esnek bir beden...
“Yani...” dedim sesimdeki alayı korumaya çalışarak. “Benim ruhum mor renkli, lastik gibi esneyen bir çizgi film karakteri miydi?”
“Senin ruhun, kaçmaya çalıştığın o ağırlıkların altında ezilmemek için esnemek isteyen bir menekşeydi Violet,” dedi Gözetmen.
Tam bu poetik lafın üzerine duygulanacak gibi olmuştum ki, Damian arkadan kuyruğunu şaklatıp ekledi: “Benimki de ‘katıksız bir baş belası’ demek oluyor sanırım. Sevdim bu işi.”

Karakterler biraz çocuksu kalmış