Kampüsün devasa demir kapısından çıkarken tek amacım, arkamda bıraktığım o felaket dalgasından olabildiğince uzaklaşmaktı. Nöbetçi güvenlik görevlisi kulübesinde yan gelip yatmış, telefonundan izlediği komik videolara kıkırdıyordu. Yüzüme son derece sıradan, “Ben sadece eve giden zararsız bir öğrenciyim” ifadesini yerleştirip adımlarımı hızlandırdım. Adam başını kaldırıp bana bakma zahmetine bile katlanmadı. Kusursuz bir kaçış. En azından günün ilk ve tek başarısı buydu.
Dışarı çıktığımda hava, moralim kadar gri ve kasvetliydi. Otobüs durağına doğru yürürken kulaklıklarımı taktım ama herhangi bir müzik açmadım. Bazen kulaklık takmak, insanlara “Lütfen benimle konuşmayın, şu an kendi içsel çöküşümle meşgulüm” demenin en kibar yoludur.
Otobüs geldiğinde en arka cam kenarına geçip oturdum. Başımı soğuk cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Dünya, ben yokmuşum gibi tıkır tıkır dönmeye devam ediyordu. Çocuklar parkta koşuşturuyor, bir çift yolun ortasında bağır çağır tartışıyor, yaşlı bir adam da bayat simit parçalarını güvercinlere fırlatıyordu. Herkes bir şekilde bir şeylerle meşguldü. Sadece ben, zamanın dışına fırlatılmış bir eşya gibi öylece duruyordum.
İnsan gerçekten ilginç bir canlıydı. Dünya, sen olmadan da gayet güzel dönebileceğini yüzüne vurduğunda, kendini bir anda dünyadaki en gereksiz detay gibi hissediyordun.
Eve ulaştığımda anahtarı kilitte çevirirken içimde o tanıdık, berbat his vardı. Kapıyı yavaşça açtım. Ev, bir mezarlık kadar sessizdi. Ayakkabılarımın bağcıklarını çözerken salondan o ses geldi.
“Violet.”
Babamdı. Bağırmıyordu, ki bu kesinlikle bağırmasından bin kat daha korkunçtu. Sakin bir ses tonu, babamın cephanesindeki en tehlikeli silahtı.
Salona adım attığımda onu yemek masasında otururken buldum. Önünde duran telefonun ekranı ışıl ışıl parlıyordu. Ekranın tam ortasında iki kelime yazılıydı: Müdür Arıyor.
Hiçbir şey söylemedim. Zaten ne diyebilirdim ki? “Arada bir gerçeklikten kopup boyut değiştiriyorum” desem herhalde beni doğrudan akıl hastanesine yatırırdı.
Babam parmağıyla telefonu gösterdi. “Ne bok yedin?”
“Ben...” diye kem küm ettim, sesim boğazımda düğümlendi. “Sadece... dalıp gitmiştim.”
Babam sinirle karışık yarım bir kahkaha attı. “Dalıp gitmiştin demek? Annen mi sana böyle dandik bahaneler uydurmayı öğretti?”
Derimi yüzse bu kadar canım acımazdı. Annesizliğimin yüzüme çarpılmasıyla olduğum yerde dondum kaldım.
Sonra o an geldi.
Yüzümde patlayan ilk tokatla başım yana savruldu. Yanağımdaki o keskin sızıyı hissederken gözlerimi kapattım. İkinci tokat gelmedi. Babam vurmaya devam etmedi çünkü öfkeden titriyordu, nefesi kesik kesikti. Ama asıl darbe elinden değil, dudaklarından çıktı.
“Keşke sen...” dedi, sesi adeta bir bıçak gibi soğuk ve keskindi. “...keşke annen yerine sen ölseydin.”
Sessizlik salonu bir karabasan gibi kapladı.
Bu cümleden sonra dudaklarımı birbirine kenetledim. Tek bir kelime bile etmedim. Zaten o saatten sonra ne söylenirse söylenisin boştaydı. Arkamı döndüm ve odama çıktım.
Kapıyı arkamdan kilitledim. Ağlamayacaktım. Ağlamak, durumu kabul etmek demekti ve ben bu evde geçirdiğim tek bir saniyeyi bile artık kabul etmek istemiyordum. Yatağa oturup komidinden annemle ortak yazdığımız defteri aldım.
İlk sayfayı açtım. Annesiz kalan tarafımda bir şeyler cız etti. Annemin o tanıdık el yazısıyla yazılmış not duruyordu: “Bir gün bunu bitireceğiz.”
Deftere uzun uzun baktım. Sonra yavaşça kapattım ve masanın üzerine koydum.
Kararımı vermiştim. Sırt çantamı çıkardım. İçine hiçbir şey koymadım. Telefonumu masaya bıraktım. Cüzdanımı, kimliğimi... Bu evde bana ait ne varsa hepsini geride bıraktım. Sadece üzerimdeki mor kazağa sarındım. Kapıdan çıkmadan önce odama son kez baktım.
Buraya bir daha asla dönmeyeceğim, diye geçirdim içimden. Asla.
Apartman boşluğuna çıkıp asansörün çağırma düğmesine bastım. Kapılar ağır ağır açıldı, içeri geçtim. Zemin katın düğmesine basıp arkama yaslandım. Metal kutu sarsılarak aşağı inmeye başladı.
Zemin kata geldik. Ama asansör durmadı.
Aşağı inmeye devam etti.
Ekrana baktım. 1... 0... -1...
Kaşlarımı çattım. “-1 mi?” diye mırıldandım kendi kendime. Bizim apartmanda bırak sığınağı, bodrum bile yoktu.
Asansör hızlanarak alçalmaya devam etti.
-2... -3...
“Tamam, bu hiç komik değil,” dedim asansörün boşluğuna doğru.
-12... -36... -104...
Tavan ışıkları çıldırmış gibi titremeye başladı. Metal sürtünme sesleri kulağımı tırmalarken kapının üzerindeki dijital ekran saymayı bıraktı. Sonra bir patlama sesiyle birlikte tüm ışıklar söndü.
Zifiri karanlığın içinde, asansörün bilinmeyen bir derinliğe doğru serbest düşüşe geçmesini izlemekten başka yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı.
Sıradan bir Pazartesi günü için harika bir finaldi.
—
Serbest düşüş hissi insanı oldukça garip bir ruh hali içerisine sokuyor. Hani rüyanızda yüksek bir yerden düşersiniz de tam yere çakılacakken sıçrayarak uyanırsınız ya? İşte ben de tam olarak o uyanma anını bekliyordum. Tek bir küçük sorun vardı: Bu bir rüya değildi ve ben o lanet asansör kutusunun içinde saatte yüz kilometre hızla yerin dibine doğru yol alıyordum.
“Harika,” diye bağırdım karanlığa doğru, rüzgarın uğultusunu bastırmaya çalışarak. “Hayatıma son verme planımı bir asansörün çalacağını hiç düşünmemiştim. Teşekkürler yerçekimi!”
Tam o sırada asansör kabini öyle ani bir fren yaptı ki, iç organlarımın yer değiştirdiğinden yüzde yüz emin oldum. Dizlerimin üzerine çöktüm, mor kazağımın kollarını sıkıca kavradım. Tavan ışıkları cızırdayarak birkaç kez göz kırptı ve nihayet soluk, morumsu bir ışıkla yanık kaldı.
Dijital ekrandaki sayılar çıldırmış gibi dönüyordu ama en sonunda sabitlendi: -300.
“Harika. Yerin üç yüz kat altındayım,” dedim kendi kendime. “Eğer aşağıda devasa bir lav havuzu ya da mitolojik bir yaratık yoksa binanın mimarına kesinlikle dava açacağım.”
Cııızzzz.
Asansörün kapıları, sanki bin yıldır açılmıyormuş gibi gıcırtılı bir sesle iki yana kaydı.
Karşılaşmayı beklediğim şeyler:
* İtfaiye ekipleri.
* Zemin kat.
* Ölüm.
Karşılaştığım şey: Nemli taş duvarlarla kaplı, iki yanında morumsu kıvılcımlar saçan meşalelerin yandığı, ucu bucağı görünmeyen devasa bir koridor. Tek farkı, koridorun ortasında katlanır bir kamp sandalyesine kurulmuş, elindeki dijital tabletten oyun oynayan bir adamın oturuyor olmasıydı.
Yani... "adam" demek ne kadar doğruydu, emin değildim.
Şöyle anlatayım: Üzerinde jilet gibi kesimli, siyah uzun bir manto ve kusursuz bir takım elbise vardı. Karizmatik duruyordu, ta ki başını görene kadar. Çünkü bir başı yoktu. Boynunun üzerinde, etrafında turuncu ve altın sarısı bir ışık halkasının döndüğü, ışığı bile yutan zifiri karanlık devasa bir kara delik duruyordu. Bildiğin, uzay belgesellerinde gösterdikleri o galaksi yutan kara deliklerden biri, bir takım elbise giymiş ve kamp sandalyesinde Candy Crush oynuyordu.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ovuşturdum. Hayır, hâlâ oradaydı.
Işık halkanın cazibesinden gözlerimi alamayarak çekingen bir adım dışarı attım.
Tam o sırada kara delikli adam elindeki tableti kapattı. Tableti yanındaki küçük sehpaya bıraktı ve ağır ağır ayağa kalktı. Boyu en az iki metreydi. Karşımda dikildiğinde, kazağımın rengine benzeyen morumsu kozmik tozlar ve ışık hüzmeleri üzerindeki mantodan aşağı süzülüyordu.
Boğazı olmamasına rağmen, sesi doğrudan kafamın içinde yankılandı. Tok, derin ve garip bir şekilde davetkardı.
“Hoş geldin Violet.”
Dudakları yoktu ama o kara deliğin etrafındaki ışık halkası hafifçe genişledi; sanırım gülümsüyordu.
“Şey...” dedim sesimin titrememesine gayret ederek. “Sanırım yanlış durağa geldim. Benim aslında... zemin katta inmem gerekiyordu. Bir de, kafanızın yerinde koskoca bir galaksi felaketi duruyor, farkında mısınız?”
Adam, siyah eldivenli eliyle kravatını hafifçe düzeltti. “Aksine, tam olarak inmen gereken yerdesin Violet. Burası Kat -300. Yukarıdaki o sıradan ve sıkıcı dünyanızın bittiği, asıl hengamenin başladığı yer.”
“Asıl hengame mi?” Parmağımla asansörü işaret ettim. “Aşağı inen bozuk bir asansörden bahsediyoruz! Bu tamamen bir mühendislik hatası!”
“Mühendislik hatası ha?” dedi adam. Sesi kafamın içinde hafifçe yankılandı. “Ağlamayı kestiğin ve yukarıdaki hayattan vazgeçtiğin o andan itibaren buraya çekildin. Yerin altında senin gibi binlerce 'mühendislik hatası' var. Ve hepsi de bir sonraki adımın ne olacağını merak ediyor.”
Mantosunun cebinden eski, gümüş bir anahtar çıkarıp bana doğru uzattı. Elinden yayılan morumsu ışık hüzmelerinin arasından anahtarı çekingen bir hamleyle aldım. Metal, garip bir şekilde sıcaktı.
“Bu nedir?”
“Senin yeni kapının anahtarı,” dedi Gözetmen, arkasındaki devasa ahşap kapıyı işaret ederek. “Yukarıda seni bekleyen tek şey babanın nefreti ve annenin yokluğuydu. Burada ise ne olacağına sen karar vereceksin.”
Koridorun sonundaki devasa kapıya baktım. Sonra arkamdaki karanlık asansör kabinine. Haklıydı. Yukarıda dönecek bir evim yoktu.
“Pekala, Sayın Kara Delik,” dedim kapıya doğru yürümeye başlayarak. “Umarım içerideki olaylar, kafanızın içindeki kütle çekiminden daha az kafa karıştırıcıdır.”
Devasa kapının önüne gelip anahtarı deliğe soktum. Kilit büyük bir gürültüyle döndü. Kapıyı ittiğimde karşılaştığım manzara, kafamın içindeki bütün mantık sınırlarını havaya uçurmaya yetti.
Çünkü kapının arkasında bir bina değil, ucu bucağı görünmeyen devasa bir şehir duruyordu. Ve gökyüzü... Gece mavisi değil, tıpkı kazağım gibi parlak, kozmik bir mor renkteydi.
“Harika,” diye fısıldadım kendi kendime. “Sanırım artık resmi olarak delirdim.”
“Yaşadığınız şehre benzetmeye çalıştım Violet,” diyerek arkamdan yavaş adımlarla—daha doğrusu yavaş süzülmelerle, çünkü bu şey yürümek yerine havada resmen süzülüyordu—yanıma doğru yaklaştı.
Kafamı yavaşça o heybetli boyuna ve tuhaf bilim kurgu kafasına çevirdim. Tek kaşımı kaldırıp merakla kimlerden bahsettiğini anlamaya çalışarak, “Yaşadığımız derken?” diye sordum.
Bana cevap vermek yerine, tek parmağını şıklattı ve bir anda etrafta küçük çaplı bir kıyamet kopmaya başladı. Zemin çıldırmış gibi sallanıyordu.
Sallanan zeminin üzerinde kafamı göğe doğru kaldırdım. Gözlerimin yuvalarından fırlamasına ramak kaldığını bilerek, “Ne oluyor?!” diye inledim.
Bay Kara Delik bana cevap verme zahmetinde bulunmadı. Az önce hayranlıkla baktığım devasa şehir, yavaş yavaş onun kafasındaki o zifiri karanlığa doğru çekilip yok olmaya başladı. Bulunduğumuz nokta, binalar, sokaklar... Her şey ışığı yutan o kafa tarafından yutuluyordu. Ardından cebinden bir peçete çıkardı ve ağzını silermiş gibi “yüzüne” iki kere dokundurdu. Sonra peçeteyi serbest bıraktı ve resmen onu da yedi.
“Damian, Amber! Gelin hadi!” diye bağırdı Bay Kara Delik. Tabii bağıracak bir ağzı yoktu, ses sadece doğrudan zihnimde yankılanıyordu.
“Oh... Doğru, siz şehirdeydiniz!” dedi hafif bir panikle. Siyah eldivenli ellerini kafasının içindeki o kozmik olay ufkunun içine soktu. Sanki çantasında anahtar arayan biri gibi bir şeyler karıştırıyordu ve...
Çıkardığı şey kesinlikle bir hazine değildi.
İki eliyle de kıyafetlerinden tutup yakaladığı iki çizgi film karakteri fırlattı dışarı.
Sağ elinde tuttuğu çocuk tamamen kırmızı bir tene sahipti. Kırmızı takım elbisesi bu ten rengine garip bir şekilde yakışıyor ama bir o kadar da komik duruyordu.
Sol elinde tuttuğu çocuk ise... Hayatımda gördüğüm en tuhaf ve tatlı görünüme sahipti. Resmen kedi kulaklarına sahip, gotik giyinen son derece uysal bir çocuktu.
“Bizi yedin lan!” diye debelenerek kükredi sağ elindeki kırmızı çocuk.
Bay Kara Delik iki çocuğu da bu katran kadar kara ve hiçbir şeyin olmadığı boşluğa bıraktı. “Tuz ve baharat oldunuz. Fazla abartıyorsunuz!” diye kıkırdayan bir ses tonu zihnimde yükseldi.
Bu şey tam olarak ne diye düşünecek vakit bulamıyordum. Daha tanışalı beş dakika bile olmamıştı. Belki de asansörün halatı kopmuştu ve ben şu an komada, hastane odasında can çekişiyordum. Umarım öyleydi.
Tuhaf adam, o galaktik vücudunu bana doğru çevirdi. “Violet, seni Amber ve Damian ile tanıştırayım.”
İki adım geri gitmek ister gibi ayaklarımı geriye doğru adımladım ama boşlukta süzüldüğümüz için yerimden bile kımıldayamadım. İki elimi de ileriye doğru uzatıp hayır anlamında sallayarak, “Şu an ben bir rüyadayım ya da komadayım. Umarım asansörün halatı kopmuştur da ölmüşümdür,” dedim panikle.
“Öldüğünü mü sanıyorsun?” diye araya girdi tuhaf, kedi kulaklı çocuk. “Hepimiz ilk başta öyle sandık.”
Ardından Bay Kara Delik—ki onu kafamda bu isimle etiketlemekten başka çarem kalmamıştı—tekrar elini kaldırdı. Bu sefer parmağını şıklatmak yerine elini hafifçe salladı. Etrafımızda yıldızlar, galaksiler belirmeye başladı... “Bir dakika... Samanyolu Galaksisi mi o?”
Bu kozmik varlığın elini bir kez daha sallamasıyla beraber; kafasının içinden son derece pahalı porselen bir çaydanlık, dört adet kaliteli çay bardağı, dört adet sandalye ve bir adet masa fırladı.
“Şimdi. Hepiniz ne olduğunu merak ediyorsunuz, değil mi?” diye konuya girdi sonunda Bay Kara Delik. “Öncelikle çayımızı içelim.”
Eliyle bir kez alkış yaptı. Hepimiz yavaş yavaş, istemsizce masa başına dizilen ve havada süzülen bu absürt çay partisinin esiri olduk.
“Az önce bizi yemenin üstüne bir de çay mı içiriyorsun?” diye sivri dişlerini göstererek hırladı kırmızı takım elbiseli Damian.
“Çok konuşuyorsun Damian, sus ve çayını iç!” derken bir yandan resmen hüpürdeterek çayını yudumlamaya başladı Bay Kara Delik. Ağzı yoktu ama hüpürdetme ses efekti zihnimizde yankılanıyordu!
“Öncelikle, hiçbiriniz rüyada değilsiniz...” diyerek çayını hüpürdetmeyi kesti. “...Hakikatten daha hakiki bir gerçeklik burası.” Elindeki bardağı masaya yavaşça bıraktı. “Çayı beğendin mi Amber?” diyerek masanın köşesinde duran kedi kulaklı çocuğa doğru suratını (!) çevirdi.
Çocuk elindeki çaydan henüz bir yudum bile almamıştı! Bize zorla çay içiriyor ve üstüne hiçbir şey olmamış gibi sohbet etmeye çalışıyordu. Buna daha fazla tahammül edemezdim.
Elimi yüzüme götürüp şakaklarımı ovalamak istedim ama tuhaf bir şekilde bir şey eksikti. Gözlüğüm!
Hararetle etrafıma baktım. Bir sağa, bir sola döndüm ve panikle, “Ha siktir... Çok pahalıydı o gözlük! Babam beni gerçekten öldürecek...” diye fısıldadım.
“Violet.”
O sesle irkildim. Bir an için tekrar o kibirli profesörün dersindeymişim gibi hissederek kafamı tedirgin bir biçimde kaldırdım. Bay Kara Delik işaret parmağını yavaşça bana doğru uzattı. Etraftaki kozmik toz ve enerji parçacıkları birleşti, anında siyah çerçeveli bir gözlük oluşturdu.
Nutkum tutulmuştu. “Sen... Bir şeyler yaratıyorsun!” diyerek ayağa fırladım.
“Günaydın, biraz erken fark ettin gerizekalı!” diyerek şaşkınlığıma resmen balta vurdu Damian.
“İnsanların dış görünüşüyle dalga geçmek huyum değildir ama... O kuyruk neyin nesi?” diye küçümseyici bir bakış attım Damian’a.
Sivri dişlerini göstererek sırıttı. “Senin de mor saçların çok güzel duruyor. Tıpkı adın gibi menekşeye benzedin.”
“Ne moru, ne saçı? Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” diyerek gözlerimi büyüttüm. Ardından gözlerim istemsizce ellerime kaydı. Parfüm şişesi tutar gibi parmaklarımı saymaya başladım. Bir, iki, üç, dört...
Bir dakika.
Bir, iki, üç, dört...
“KYAAAAHHHHH!”
Koptu çığlık. Bütün galaksi artık sesimi duymuştu, eminim.
“Neden benim dört parmağım var lan!” diye bağırdım tuhaf adama bakarak.
Bay Kara Delik cevap vermek yerine o koca kara delik kafasını kaşıdı. “Sistemsel bir hata. Üzgünüm,” dedi ve parmağını şıklattı. İki elimde de tekrar beşer parmak belirdi.
Derin bir nefes aldım. Sakinleşmeye çalışıyordum ama etrafımdaki adamın kafasında olay ufku dönüyor, yanımdaki çocuk kırmızı bir iblise benziyor, diğeri ise kedi kulaklarıyla çayını süzüyordu.
“Pekala,” dedim gözlüğümü burnumun üzerine yerleştirirken. “Beni buraya bir uzay çay partisi yapalım diye çağırmadığınızı umuyorum. Burası neresi, biz kimiz ve neden çizgi film karakteri gibi görünmeye başladık?”
Bay Kara Delik çay bardağını tabağına tık diye bıraktı. “Çünkü Violet, burası sizin o sıkıcı kurallarla dolu dünyanız değil. Burası Kat -300: Tasarım Katı. Ve sizler, yukarıdaki hayatlarında 'artık yeri kalmadığına' karar verilen ama potansiyeli henüz tükenmemiş olanlarsınız.”
Damian gözlerini devirdi. “Yani Türkçe meali: Yukarıda çöptük, burada baş belasıyız.”
“Ben çöp değildim,” diye mırıldandı Amber, ilk defa sesini çıkararak. Sesi o kadar yumuşak ve kısıktı ki çaydanlıktan çıkan buhar bile ondan daha çok ses çıkarıyordu. “Sadece... Sadece evde çok fazla gürültü vardı.”
Bay Kara Delik masadaki herkese tek tek baktı. “Burada kalıp kalmayacağınıza siz karar vereceksiniz. Ama geri dönüş kapısı kapandı. Yukarı çıkmanın tek bir yolu var: Bu devasa, 20 katlı yapının en üstüne ulaşmak. Ve inanın bana, her kat sizin zihninizdeki en karanlık korkularla kaplı.”
Sessizlik çöktü. Samanyolu Galaksisi arkamızda yavaşça dönerken mor kazağımın kollarını sıktım.
“Harika,” dedim alaycı bir gülümsemeyle. “Zaten pazartesi günüm bundan daha kötü geçemezdi.”

çok iyi bölümdü. İleriki bölümlerde neler olacağını merakle bekliyorum!!!
Bölüm sürükleyiciydi ^^