
Hepimiz aynadaki tuhaf, çizgi film kılıklı görüntülerimize baktıktan sonra kendi köşelerimize çekildik.
Damian, birkaç dakika önce yaptığı gibi koltuğa resmen erimiş bir kaşar peyniri gibi yayılmıştı. Amber ve ben ise uzun koltuğun sağında ve solunda duran tekli koltuklara kurulmuş, boş boş etrafa bakıyorduk. Birimiz kırmızı bir iblis, birimiz kedi kulaklı bir gotik, ben ise mor saçlı bir lastik bebek... Harika bir ekip olmuştuk gerçekten.
“Şimdi...” diyerek sonunda o uzayan sessizliği bozan Damian oldu. “...Burada can sıkıntısından ölelim diye mi getirdin bizleri?” Tek gözünü açıp Gözetmen’e baktı.
Gözetmen oturduğu şahsi koltuğundan ayağa kalktı. Ayakları ilk kez beton zemine temas ediyor, gerçekten yürüyordu. Parmağını şıklatmasıyla beraber, tıpkı az önce yoktan var olan aynalar gibi devasa bir holografik ekran belirdi.
“Öncelikle...” diyerek konuya girdi Gözetmen. Devasa olay ufku kafasını holografik ekrana dikmişti. “...Siz insanlar oyun oynamayı seviyorsunuz, değil mi?”
Kafasını ekrandan uzaklaştırıp tekrar bizlere baktı. “Buranın hakikatten daha hakiki olduğunu sizlere söylemiştim. O yüzden buranın gerçekten var olan bir yer olduğunu, amacınızı ve neden burada olduğunuza ilişkin detayları anlatmak istiyorum.”
Diksiyonu kusursuz, sesi bas bariton. Gerçekten... Bu şey de neydi böyle? Karizmatik bir karadelik mi?
“Affedersiniz Bay Gözetmen,” diyerek lafını kestim. “Siz tam olarak nesiniz?”
Kafasındaki ışık halkaları bu soruyla beraber hafifçe titredi. Bir insanın—yani benim—ona ilgi göstermesi gerçekten hoşuna gitmiş gibi duruyordu. “Ben...” dedi. “...Ben 'Ben'im. Bilmeniz gereken tek şey bu.”
Damian yayıldığı koltukta dikleşti. O şeytan tebessümünü tekrar gün yüzüne çıkararak, “Sen 'Ben' isen,” dedi, gözlerini bir anda Amber’a dikip kıh kıh gülerek: “Bu kim?”
Esprinin bayatlığı, çakma kola markaları kadar kötüydü. Gerçekten. Berbat ötesi.
Kimsenin gülmediğini ve tepki vermediğini gören Damian'ın suratındaki o sırıtış yavaşça soldu. Kollarını göğsünde birleştirdi. “Espri bilmeyenlerle aynı ortamda olmak zor,” diyerek resmen bizlere trip attı! Bu davranışına karşı yalnızca gözlerimi devirmekle yetindim.
“Ben 'Ben'im...” diyerek Damian'ın spot ışıklarını tamamen kendine çekti Amber. “...Bu bir kelime oyunu ya da herhangi bir rastgele havalı unvan değil. Varlığı kendinde olan!” diyerek heyecanla ayağa kalktı.
Amber heyecanla bir kelime daha etmek üzereydi ki Gözetmen ellerini fermuar çeker gibi kendi kafasına doğru getirdi ve parmaklarıyla kapatma hareketi yaptı. O esnada Amber'ın ağzı resmen bir fermuara dönüşüp kapandı!
Bunu gören Damian ne mi yaptı? Tabii ki kahkahayı patlattı. Gülüşü de en az görünüşü kadar sinir bozucuydu.
“Sohbet faslı bitti,” diyerek sesini yükseltti Gözetmen ve Damian'ın kahkahasını bıçak gibi kesti. “Burası Kat -300. Diğer adıyla lobi.”
Sırtını bizlere dönüp holografik ekrana doğru baktı. Elleriyle sanki bir müzik korosunu yönetiyormuş gibi ritmik hareketler yapıyordu. Her hareketinde ekrandaki görseller ve şekiller değişiyordu.
“Lobiye istediğiniz zaman girebilir, çıkabilirsiniz. Tek gereken şey 'lobi' demek ve lobinin varlığını zihninizde hayal etmek.”
Damian'ın ilgisini çekmiş gibi duruyordu. Tribi bitmiş olmalı ki tekrar Gözetmen'in lafını kesme cüretinde bulundu: “Buradan başka mekâna gitme hakkımız mı var?”
Gözetmen'in parmağını şıklatmasıyla beraber şahsi ve havalı ofis koltuğu tam arkasında belirdi. Tek hamlede oturdu. Sandalyeyi döndürerek yüzünü bize çevirdi ve ellerini kenetledi. “Sizlere başta buradan bahsetmiştim. Burası tek bir boyuttan oluşmuyor.”
Sandalye ile hafifçe kayarak holografik ekrana eliyle komut verdi. “Burası toplamda onlarca farklı boyuttan oluşuyor. Her bir boyutta zaman tamamen farklı işliyor.” Ekrandaki görsele bakmamız için parmağını ekrana dokundurdu.
Ekranda; şu an içerisinde bulunduğumuz devasa gökdelen benzeri bina, şu an içinde durduğumuz—Damian'ın tabiriyle Backrooms—lobi ve az önceki boşluk diye tanımlayabileceğim noktalar belirdi.
Gözetmen konuşmaya devam etti: “İlk boyut, az önce içerisinde olduğumuz boşluk olarak örnek verilebilir. O boşluk kendi başına bir boyut, o boşlukta var olan bu bina bir boyut, bu binanın içerisindeki lobi bir boyut... Aynı zamanda katlar da kendi başına birer boyut.”
Koltuğundan kalktı ve lobide duran tek giriş-çıkış noktası olan asansörü işaret etti: “Her bir boyuta bu asansör ile erişebilirsiniz.”
Ekrana tekrar döndü ve parmağını şıklattı. Odada her birimizin panel rengi farklı olacak şekilde birer hologram belirdi.
“Oyun oynamayı seviyorsunuz demiştim. Ben de işleri sizin için eğlenceli bir hale getirdim. Bu sizler için bir 'oyuncu kontrol' paneli.”
Kendi panelime göz atmak istedim. Hakkımda birkaç bilgi vardı:
* OYUNCU: VİOLET
* CİNSİYET: KADIN
* YAŞ: 23
* ZİHİNSEL DURUM: ORTA SEVİYE
“Bu veriler de ne?” diye sordum, gözlerimi panelden ayırmayarak.
“Bu panel; oyuncu envanterinizin ve oyuncu yeteneklerinizin bulunduğu bir sistem. Buradaki bedenleriniz ruhunuzun birer yansıması olduğu için vücudunuz hakkında bilgi alabilir, sistemin ana sayfasındaki mağazadan istediğinizi satın alabilir, mesaj kutusundan birbirinize yazabilirsiniz.”
Gözetmen tekrar arkasını dönüp ekrana dokundu.
Dın!
Telefon bildirim sesine benzer bir ses duyuldu. Sağ üstte, üzerinde kırmızı bir "1" yazan mektup simgesi belirdi. Tıkladığımda bir mesaj kutusu açıldı. Gözetmen hepimizin dâhil olduğu bir grup kurmuş, adına da “Çılgın Asansör” koymuştu.
“Hoşuna mı gitti?” diye sordu Gözetmen. “Seni gülümserken görmek çok zor.”
Ne dediğini başta anlamadım. Ancak önümde yoktan var olan uzun bir boy aynası yüzümü gösterince fark ettim: O kadar uzun zamandır isteyerek gülmemiştim ki, gülmenin nasıl bir his olduğunu unutmuşum.
“Asık suratından çok daha iyi duruyor,” diyerek laf attı Damian. Ama bu sefer sinir etmek ya da zorbalamak için söylenmiş bir laf olmadığına emindim. Ses tonu en azından öyle hissettiriyordu.
“Teşekkür ederim,” dedim gözlerimi aynadan çekip tekrar holograma bakarak.
Bir bildirim daha geldi. Yazan kişi Amber idi:
“AĞZIMI AÇ!”
Gözlerim kocaman açıldı! Ağzının fermuar gibi kapalı kaldığını tamamen unutmuştum. Gözleri tehlikede olan bir kedi gibi iyice yarılmış, kulakları arkaya yatmıştı.
Damian'ın buna gülmemesi imkânsızdı zaten. Ama ya ben? Bugün gülümsemeyi geçtim... Bayağı kahkaha atıyordum! Gülmekten karnıma ağrı girdi resmen.
Gözetmen'in sesi çıkmasa da etrafındaki ışık halkası deliler gibi titrediği için güldüğünü anlıyordum. Elini tekrar ağzına götürüp aynı hareketi yapınca Amber'ın ağzı açıldı. Amber'ın ilk yaptığı şey ise tıslamak oldu. Bayağı, bildiğin bir kedi gibi tısladı...
“Şimdi,” diyerek bu neşeli anımıza bir virgül koydu Gözetmen. “Önünüzdeki sistemi keşfetmek size kalmış. Kılavuz bıraktım ama nerede olduğunu söylemeyeceğim.”
Amber merakına yenik düşerek, “Neden?” diye sordu.
“O zaman eğlenceli olmazdı,” cevabını veren Damian oldu.
“Gidin, yeni vücudunuzu ve amacınızı keşfedin. Görev panelini açıp sizlere sıkılmamanız adına vereceğim görevleri yapın.”
“Gerçekten sıkılmamak için oturup iş mi yaptıracaksın bizlere?” diye sordu Damian.
Gözetmen eliyle kafasını kaşır gibi yaptı, ardından isyankar bir ses tonuyla, “Eh... Hem ayranım dökülmesin hem Gözetmen gönlümü hoş etsin. Derdiniz ne?” diye sordu.
“Neden burada olduğumuz,” diyerek ciddi bir soru yöneltti Amber. “Bize görev verdin, sistem verdin, canımız sıkılmasın diye de uğraşıyorsun. Ama Violet geldiği zaman bahsettiğin asansör katlarından daha fazla bahsetmedin. Biz neden buradayız?”
Gözetmen tekrar kolunu salladı. Bu sefer Amber'ın ağzı fermuar olmak yerine tamamen yok oldu. Bildiğin silgiyle silinmiş gibi dümdüzdü!
Titrek bir sesle, “Bu çocuğun zekası beni korkutuyor,” dedi Gözetmen. Sonra şaka gibi ama bir anda tüyleri diken diken olmuş gibi ürperip titredi. “İlk görevinizi geçtiğiniz zaman konuşacağız.”
İki eliyle tek seferde, bütün boyutlarda duyulacak kadar şiddetli bir alkış patlattı.
ŞLAK!
Amber'ın ağzı—çok şükür ki—eski haline geldi. Dağınık lobi tekrar toplandı, hologramlar dâhil her şey kapanarak yok oldu.
En büyük sorun... Gözetmen de aynı şekilde ortadan kaybolmuştu. Ancak lobinin sağ tarafında yepyeni bir resepsiyon masası belirmişti. Resepsiyonda son derece şık bir takım elbise giymiş, ama kafası tamamen yok olan ve kafasının olması gereken yerde havada asılı duran şapkasıyla bize bakan bir elemanla baş başa kalmıştık...

Gittikçe daha iyi oluyor
Bir sonraki bölümde karakterlerimiz sistemi tanıyacak 😇
Şimdi, bu bölümle birlikte hikaye LitRPG yapısına dönüyor. Bunu anladım ve gayet okeyim. Asıl sıkıntı halen ana karakterimizin bir mottosu, amacı olmayışı. Yani karakterimizin bu dünyada amacı ne? İntihar etmekse değil, kaçıp gitmekse değil. Çoktan kaçtı. Onun amaçsızlığı okuru da amaçsızlaştırıyor.
Kitap bize bir oyun veriyor, nedenler yok. Sadece karakter nedenleri de değil.
Bir diğer konu Weird yapısını LitRPG ile bağlaman güzel ama sistem ekranı (o gördükleri oyun/karakter ekranı) çok... orjinal olmayan... bir yapıda.
Yazdığım Histeria serisine denk geldin mi bilmiyorum. Başka bir platformda İngilizce olarak yayında. Yakında Türkçesini de burada paylaşmayı planlıyorum. Ona bir göz atarsan sistem ekranı ile ilgili eleştirimi ve ne demek istediğimi de anlarsın.
Oyuncu, cinsiyer, yaş, durum ile açılan standard ekrandan bahsediyorum aslında.
Bunun dışında en zayıf bulduğum bölüm buydu diyebilirim. Aradan bölümler geçtikçe ana karakterden bir eylem, bir başarım ya da bir amaç bekliyor okur. Umarım bir sonraki bölümde bir şeyler gelir.
Umarım bu eleştirilerimi pozitif olarak alırsın. Sadece destek vermeye çalışıyorum. ❤️
Her yorumun benim için bir basamak Ercan Abi. 😇🙏🏻
Ne kadar eleştirirsen, o kadar mutlu oluyorum emin ol. Karakterlerin amacını henüz vermedim sebebi şu; The Amazing Digital Circus izlediysen oradaki karakterlerin sirkten kaçmak istediğini bilirsin. Ama bu karakterlerimiz istemiyor, çünkü insan dünyasından nefret ediyor ve burada garip bir huzura sahipler. Her karakterin (Violet, Damian, Amber) intihar şeklinde düşünce ile geldiler.
Violet: Aktif intihar durumu, tamamiyle vazgeçmek.
Damian: Bu karakter hakkında henüz spoiler vermek istemiyorum. :)
Amber: En ilginç ve en psikolojik karakterimiz bu, seri sonunda hakkında güzel olgular ekleyeceğim bu yüzden burada da fazla spoiler vermek istiyorum.
Bulundukları bu nokta, onları ne yaşatmaya çalışıyor ne de öldürmek istiyor. Bu nokta aslında Azîz Thomas Aquinas'ın (Hristiyan Teolog) dediği bir söz var, “var olmak, var olmamaktan çok daha büyük ve aktif bir iyiliktir.”
Yani aslında karakterlerimize bunu işlettiriyor seri. Ne kadar berbat durumda olursan ol “yaşam” denilen kavram en büyük, Tanrı'nın en iyi iyiliğidir.
Umarım anlatabilmişimdir, fazla spoiler vermek istemiyorum. :)