insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

(Bakkal)

Sabahın erken saatleriydi. Güneş doğmuştu, hava biraz esiyordu. Ben de her zamanki gibi bu sinek avlayan bakkalın başındaydım. Babam artık bakkala gelmiyordu. Birkaç aydır burayı kendi kendime işletiyorum bir şekilde. Sürekli orayı burayı silip duruyorum. Bir şey de demiyorum babama. Sonra kızıyor, sinir herif. Şimdi evde uyuyordur.
Kasadan çıktım, kutudaki ekmeklere baktım. Sonra bir tane ekmeği kutudan alıp incelemeye başladım. Ekmek elimi yakıyordu. Yeni gelmişlerdi. Ekmeğin ucundan kopardım ve ağzıma attım. Kopardığım bu ekmekle güzel bir şeyler yaparım illaki. Arasına salam, kaşar falan atarım.
Ekmekleri cam dolaba sıra sıra dizmeye başladım. Acaba Sema ne yapıyordur? Onunla da konuşamadım zaten. Şimdi okulda mıdır acaba? Okul çıkışı onun yanına gitsem babam kızar mı ki? Okula geri dönmek istiyorum desem... Yok yok, o hiç olmaz. Kendi isteğimle ayrılıp sonra “geri döneceğim” dersem beni kıtır kıtır yer sonra. Ama Sema’yı da çok merak ediyorum. O Berat şerefsiziyle konuşmuyordur inşallah. Onun da kafasını kırmak lazım aslında. Gerçi o çocuğun arkası çok sağlam. İki laf etsem çok kötü dayak yerim. Yer miyim ki? Tabii ki yersin oğlum, o da soru mu? O çocuk kimleri kimleri dövdü. Daha doğrusu dövdürttü. Şimdi ben ona bir şey dersem... Arkamda kimsem de yok. Hadi yedim o dayağı Berat’tan, sonra babam da beni döver. “Madem kavga edeceksin, neden dayak yiyorsun?” der bana. Sonra biraz lanet eder. Ben de koltukta dinlerim onu, halıya bakarım. Desenleri incelerim.
İyi, en azından artık karne getirmiyorum. O zamanlar daha kötüydü. Notlarım zaten kötü. “Olmuyor,” diyorum, yine kızıyor. Bir şekilde parayı bulmak zorundayım. İlk işim babama bir ev, bir araba. Sonra ben yokum. Bir daha da karşısına çıkmam. Daha ne yapayım, almışım alacağımı, borcumu da ödemiş oldum işte ona. Sokağa baktım. Haydaaa. Lan bu Halil değil mi? Bu niye okula gitmemiş ki? Manitacılık işleri falan galiba, okuldan kaçmış. Ben de kaçıyordum, ne güzeldi ya... Şimdi okulda olsam arkadaşlarla kaçar, internet kafeye giderdik. Biraz Left 4 Dead oynardık. Sonra çıkışta döner yerdik. Çekirdeği, kolayı da bir patlatırdık var ya... Burada ekmek diziyor olmazdım en azından. Neyse. Hiç değilse bir işim var. Onların işi bile olmayacak. Babam da öldü mü satarım burayı. Hiç uğraşamami. Son ekmeği de dolaba koydum, cam kapaklı dolabı kapattım ve bakkalın kapısını açtım. Haydi, bugün de başlasın Allah’ın izniyle. Kasaya doğru gittim, koltuğa oturup telefonumu açtım.
Birkaç dakika sonra içeriye birisi girdi. Ayağa kalktım. Of... Yine mi bu adam? Bıktım şu adamdan. Gelip sadece sigara alıyor. Bazen ekmek de alıyor. Ama ekmeği çok nadir alıyor. Ekmek dolabına doğru yürüdü adam. Kaç yaşında acaba? Bir otuzu vardır kesin. Şu sakallara bak. Neydi adı? Unuttum ya… Yunan filozoflarına dönmüş adamın suratı. Yorgun duruyordu. Her zaman yorgun duruyor zaten; adam akıllı konuşabildiğini bile görmedim. Ekmeklere eldiven takmadan dokunuyor. Yapma şunu. Böyle insanların yaşamaya hakkı yok anasını satayım. Nefret ediyorum bu adamdan. Hep pis kokuyor. Adam ekmekleri poşete koydu. Kaç tane almış lan o? Yüzü de kızgın duruyor. Kasaya doğru yürüdü. Ben de şöyle dedim:
— Her zamanki sigara mı abi?
Sigara reyonuna baktı. Sonra bana baktı. Sonra yere baktı. Bu adam niye suratıma bakamıyor bir türlü?
— Abi... Her zamanki mi?
Kafasını kaldırdı, yine bana baktı ve şöyle dedi:
— He.
Arkadaki sigara reyonundan paketi aldım. Barkodunu okuttum. Ekmekleri de hesaba katarak şöyle dedim:
— Yüz on lira abi.
Adam cüzdanını çıkardı. Bir süre cüzdana baktı. Her seferinde cüzdanına niye bakıyor ki bu? Sonra parayı çıkardı, bana yüz elli lira uzattı. Parayı kasaya koydum ve içeriden kırk lira aldım. Adama uzattım. Adam parayı aldı, sonra sakızlara baktı. Naneli bir sakızı eline aldı ve paketin arkasına baktı. Ben de ona baktım. Hızlı olamıyor mu bu? Saçma sapan sürekli bununla uğraşmak istemiyorum artık. O baktığı sakızı daha pahalıya versem mi acaba?... Saçma sapan işler yapma. O kadar da kötü birisi değilsin. İyi olmak işe yarıyor sanki. Sen yine de bildiğin yoldan sapma. Bildiğim yol yok ki. Adam sakızı geri koydu reyona, sonra bana şöyle dedi:
— Kolay gelsin.
— Eyvallah abi, iyi günler.
Adam bakkaldan sallana sallana çıktı. Elindeki poşetlerden hışırtılı sesler geliyordu. Sandalyeye geri oturdum. Telefonu almadım bu sefer. Bakkalın içi pis kokuyordu. Daha dün silmiştim. Gerçi kaç günlük suyla sildim kim bilir yerleri. Şimdi babam burada olsa... Hava bugün sıcak mı ne böyle? Acaba bugün dükkâna güzel birisi gelir mi? Gelmezse gelmesin, çok da önemli değil. İçim daraldı yine. Acaba kasadan para alsam mı? Babam fark eder mi ki? Bence etmez. Hem bugün döner yemiş olurum bu parayla. Ama sandviç yapacağım zaten. Olsun, döner ye, ne olacak. Ellerimi tezgâha koydum. Tavan vantilatörüne baktım. Sesi bana hep nostaljik geliyor. Babaannemin evindeki vantilatör gibi... Babaannemin cenazesine de gelemedim zaten. Gelsen ne olur ki? Babaannem sonuçta. Önemi yok, ölmüş zaten; arkasından ağlasan ne yazar. Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum artık. Şu okul saati bitsin de Sema’yı görmeye gideyim. Sema seni ne yapsın? Konuşuyoruz arada sırada, fena mı? Lan bakkalda çalışıyorsun, boş boş konuşma. Off... Başlarım bakkalına. Telefonumu aldım, ekran kilidini açtım ve telefona bakmaya başladım. Yine baktım.

(Alt Geçit)

Oturuyordum. Yine bu kocaman amfinin masalarındaydım. Kâmil Hoca yine bir şeyler anlatıyordu. Ne hocası ya… Profesör. Lise bitti, salak. Kocaman tahtada bir sürü şeyler yazıyordu, anlamıyordum. Osmanlıca dersi iğrenç. Annem demişti, “Edebiyatta iş yok kızım, yapma,” diye. Neden seçtim ki bu bölümü? Yazar olmak istiyordum lisede belki ama… aması maması yok işte. Derin bir nefes aldım, kafamı kaldırıp tavana baktım. Gözlerim kamaştı. Büyük floresan lambaları çok seviyorum. Kendimi çok güvende hissediyorum. Kafamı koyup uyusam mı acaba? Ya da çıkıp gitsem olmaz mı? Saçmala, sonra bütlerde sürünürsün. Normalde de sürünüyorum zaten, ne önemi var ki. Kalemi aldım ve elimde çevirmeye başladım. Bu işte çok iyiyim; lisede herkese gösteriyordum bu hareketi. Hocaya baktım. Ne hocası, profesör. Ne önemi var ya, boşver işte. Başlayacağım Osmanlıcaya şimdi. Herkes not alıyordu. Kim bilir kaç kişi var içeride. Yanımdaki kıza baktım. Hırslı hırslı not alıyordu. Nefret ediyorum böyle insanlardan. Acaba üniversite yerine annemin bulduğu o oğlanla evlenseydim ne olurdu? Kendi evimin kadını olsam fena mı olurdu? Annen gibi mi olmak istiyorsun yani? Ne bileyim ben. Herkes aynı mı? Herkes aynı. Ellerimi bacaklarımın üstüne koydum, ayaklarıma bakmaya başladım. Bu ayakkabıyı değiştirmem gerekiyor artık. Gerçi… param da yok ki. Çıkışta yine o kafeye gitmek istemiyorum artık. Babama desem, param bitti diye… O da benim için uğraşıyor ama… Bacaklarıma bastırmaya başladım. Acıyordu ama bir şeyi de değiştirmiyordu. Kafamı tekrardan kaldırdım. Bu kadar arkadan dersi de anlamıyorum ki, neden bakıyorum tahtaya? Uyusam mı ya?… Uyuma! Anlamıyorum zaten. Sürekli bunu söyleyip duruyorum, neyi bekliyorum ben? Sızlanmak bir işe yaramıyor işte. Yanımdaki kızın notlarını istersem verir mi ki? Vermez o gerizekâlı. O anca… Yüzüne karşı söyleyemezsin değil mi bunları? Söylerim tabii ki de… söyleyemezsin. Off… yeter. Kafamı sıraya koydum yavaşça. Hırkamı da kafama örttüm. Gözlerimi yumdum ve…
Gözlerimi açtım. Hızlıca kafamı kaldırdım, hırkam savruldu. Etrafa baktım ama hiç ışık yoktu; ne bir floresan lambası ne de bir insan sesi. Kimse yoktu. Telefona baktım. Ders biteli birkaç saat olmuştu. Flaşımı açtım; tabletimi ve defterimi aldım, kalemlerimi de çantama koydum. Korkmaya başladım. Karanlığı hiç sevmiyorum, çok rahatsız ediyor. Çantamı da aldım. Koca masaların arasından geçerek, en sonunda amfiden çıktım. Koridorda ışık vardı. Çok değildi ama vardı. Etrafta bazı hademeler vardı. Şu ana kadar niye kimse gelip beni uyandırmadı ki? Kampüse çıktım. Sonunda gökyüzü. Oh be, rahatladım. İçeride boğulacaktım. İnsanlar bu yere nasıl katlanıyor? Uzun bir süre yürüdüm. Bir sürü mesaj gelmişti, açmadım hiç birini. Hepsiyle uğraşmak istemiyorum. Hava da soğuktu; keşke biraz daha kalın giyinseydim. Diğer kızlar bu havada nasıl etek giyiyor, aklım almıyor. Belki de senin bacakların güzel değildir. Alakası yok. Bence var. Benim de bacaklarım güzel. Üniversiteye giden herkes partilerde dolaşmak zorunda değil. Bir şeyler yapmak zorunda, ama sen boşuna para harcıyorsun. Bir şeyler yapacağım zaten. Bir şeyler var. Otobüs durağına doğru yürüdüm. Üniversitenin bu kadar yüksek tepelere yapılmasından nefret ediyorum. Burası çok esiyor. Durakta oturmak için yer yoktu. İki çift oturuyordu ve ara ara birbirlerini öpüyorlardı. Ne öpmesi, bunlar birbirini yese aynısı. Bakma onlara sen de. Onlar da bakmam için uğraşmasın o zaman. Akşam ne yesem acaba? Mahallenin oradaki markete uğrayıp donmuş bir şeyler alsam güzel olur. Artık fırın almam lazım. Tost makinesinde pizza mı pişer? Pişiriyorum işte. Yağ oluyor her yer ama yine de karnım doyuyor. Saçlarım da çok yağlı bugün. Eve gidince yıkamam gerekiyor. Faturaları da ödemem gerek. İş… kafamı eğdim. Kaldırım taşlarına baktım. Eskiden mahallede seksek oynardık. Etrafta o beyaz mermeri mi, artık neyse, onu arardık. Gülsema sürekli ağlıyordu oyunu kaybedince; ne ağlak kızdı ya. Erkekler mahalle arasını işgal ediyordu, futbol oynayıp duruyorlardı. Bugün de Fener’in maçı var; kesin babam izliyordur. Deli deli bağırıyordur yine. Annemle konuşsam mı acaba? Arayıp ne yapacağım ki? Bilmiyorum. Sadece özledim desem olmaz mı? Olur, olur da sonra başıma bir iş geldiğini sanarlar. Nefes alamıyorum; çok zorlaştırıyor böyle saçma sapan düşünmek. Uzaklardan gelen otobüsü gördüm. Üç numara geliyor. Cüzdanımdan on beş lira çıkardım. İnşallah şu yılışıklar da binmez otobüse. Otobüs, durağın önünde durdu. Kapı açıldı, düdüklü tencere sesi gibi, çok saçma. Otobüse bindim, parayı şoföre uzattım ve “Abi, bir öğrenci,” dedim. Şoför parayı aldı. Ben de ortalardan bir yerlere oturdum. Camdan dışarı baktım. Durakta hâlâ o ikisi duruyordu. Otobüs birkaç dakika bekledi, sonra çalıştı. Gidiyordu artık. Akşamları otobüse binmek çok huzurlu. Keşke kulaklığımı alsaydım; tam zamanıydı şimdi. Telefonumu çıkardım. Birkaç erkekten mesaj isteği gelmişti. Hepsini engelledim ben de. Hiçbiriyle uğraşamam şu anda. Neden ki? İstemiyorum çünkü. Sosyal medyadaki hâlim gibi olmadığım için mi? Hayır, ondan değil. Yorgunum işte. Kafamı cama dayadım. Otobüs duraklarda duruyordu ama bu saatte pek fazla yolcu yoktu. Telefona bakmaya devam ettim bir süre boyunca…
Kafamı kaldırdım ve cama baktım. Benim mahalle burası. Ayağa kalkıp tuşa bastım. Yine o ses yankılandı otobüste. Arkaya doğru yürüdüm, otobüs biraz kalabalıklaşmıştı. Bana bakıyor herkes. Sanki çok farklı bir şey oluyormuş gibi. Neyi abarttınız? İndim otobüsten. Kapı kapandı. Rüzgâr esti yüzüme, yüzüme. Gözlerimi kapattım, kum geliyordu. Saat bayağı geç olacaktı. Marketin kapanmasına kaç dakika vardı ki? Hızlı adımlarla o herkese dandik şeyler satan markete gittim. Parası olmayanlara birebir… yürüdüm sokağın arasında. Pek insan olmuyor bu sokakta zaten. Hakikaten neden bu kadar loş bir havası var bu mahallenin? Nedir bu, her şeyi merak etme takıntın? Her şeyi merak etmiyorum. Ne yapıyorsun o zaman? Aramak gibi bir şeyler, sanırım. Leyla’yı aramam gerekiyordu bugün. Kim bilir kaç kere aradı beni ya. Şiiri de yazamadım gerçi. Gidip ona “yazamadım” demektense markete giderim daha iyi. Zaten gıcık bir kız. Tek derdi… derdi… Hah, ne derdi? İlle bir şeyler bulacaksın. Bulmuyorum. Şu çirkin hırkayı giymek zorunda mısın ki? Hediye geldi, ne yapayım? Çok mu önemli? Hiç önemli değil… ney önemli değil… önemli değil işte. Yerdeki boş pet şişeye sertçe bir tekme attım. Sürüne sürüne arabanın altına gitti. Marketi gördüm sonunda. Hızlı hızlı yürüdüm markete doğru, kapıyı ittim ve içeri girdim. Hiçbir yere bakmadan dondurulmuş yemeklerin olduğu o dolaba gittim. Kapağa dokundum elimle, biraz okşadım kapağı. Öpmek istiyorum bu kapağı. Pis ama… onunla pek alakası yok… öpülmez işte kapak, gerek yok. Açtım kapağı. Donmuş pizzayı aldım. Dörtlü olanı alsana, o daha ucuz… ama daha kötü. Ama iki gün yerim onu… onu al. Ucuz olanı aldım, sonra kasaya doğru yürüdüm. Bir aile bekliyordu sırada. Küçük bir erkek çocukları vardı. Elinde çikolata vardı, annesine ısrar ediyordu açması için. Salak çocuk, beklesene. Annen parasını ödesin, öyle ye işte… çocuk o daha… Böyle çocuğum olmaz inşallah… önce yemek yapmayı öğren, sonra çocuğu düşünürsün… Yemek yapmakla ne alakası var? Kim bakacak çocuğa o zaman? Babası ne güne duruyor? Çok fazla romantik komedi izliyorsun… Elimdeki paketin arkasına baktım. İçinde bu kadar tatlandırıcı var mıymış gerçekten bunun?
— Buyurun.
Verdiğimiz paraya cidden yazık ya… Dava etsek? Gerçi adamlar yazmış arkasına, sanki davayla çözülecek iş bu. Bu da zehir gibi bir şey ama…
— Hanımefendi.
Kafamı kaldırdım. Önümdeki aile gitmişti. Kasiyere baktım ve şöyle dedim:
— Pardon… buyurun, sadece bu var.
Neden her zaman bu kasiyer var burada? İsmini de bilmiyorum ki. Adamın yüzünde yorgunluktan başka bir şey yok. Böyle insanlar varken ben niye her şey hakkında şikâyet ediyorum ki? O da okusaymış. Bırak zeki insanlar şikayet etsin… o cahil kalmış işte. Okulda dersleri dinlememiştir kesin. Babası demiştir, “Oğlum yapma etme, oku,” diye, o da okumamıştır tabii… sürünsün şimdi.
— 133 lira.
Elimi cebime soktum, parayı aradım. Elimi çıkardığımda bir yüzlük ve bir onluk vardı sadece.
— Dur, bekle…
Kasiyer bana bakıyordu ama sinirli değildi. İyi bir yüz ifadesi vardı. Çantamı aradım, cüzdanıma baktım. Sadece beş lira daha çıktı. Kasiyer şöyle dedi:
— İsterseniz…
— Dur, bekle, bulacağım.
Aramaya devam ettim… hiç bir şey çıkmadı. Ellerim kızardı. Kasiyer şöyle dedi:
— Önemli değil, başka bir zaman gelince ödersiniz. Sizi ara ara görüyorum burada.
— Çok üzgünüm… cidden, kusura bakmayın. Yarın ödeyeceğim. Çok sağolun.
— Önemli değil.
Kasiyere parayı uzattım. Paranın köşesi yırtık, inşallah fark etmez. Fark etti bile, şu yüz ifadesine bak. Bir şey der mi ki? Kasaya koydu.
— Poşet?
— Yok, yok… Çantama koyacağım.
Kasiyer verdi paketi elime, ben de hızlı adımlarla çıktım marketten. Çantama koydum pizzayı. Off… çok kötüydü… Ben bir daha nasıl gideceğim? Parayı vermek istemiyorum. Şimdi onunla mı uğraşacağım? Başka market bulmakla uğraşamam. Yarın Leyla’yla yalandan buluşup parayı ondan mı alsam acaba? Sanki Leyla para makinesi. Ne bileyim, verir bence. Yalandan bir şiir yazsam… istediğini yap. Yürüyordum kaldırımda. Tren raylarının oraya geldim. Burayı seviyorum, sokak lambaları burada daha huzurlu ve buradan karşıya geçmek için alt geçitten geçmem gerekiyor… Çocukken geçemiyordum, yoktu bizim orada alt geçit. Burada var ama pek de bir önemi kalmadı… Sanırım güzel yanı erişilemez olmasıydı. Bir süre raylara baktım. Yanlarında siyah küçük taşlar vardı… Kafama taş düştüğü gün çok komikti… Aptal Akif ya… Ona da sıkı sıkı sarılacağım eve gidince. Kesin özlemiştir beni… Neden özlesin ki? Ablasıyım ya hani… Senin odana geçti ve daha çok para alıyor artık ama… Boşver. Alt geçide doğru yürüdüm. Merdivenlerden aşağı iniyordum. Korkuluklara tutundum... tutunma!... Niye? Oralar çok pis, saçmalama. Niye bu kadar abartıyorum ki. Bu alt geçitin her yerinde neden grafiti çizip duruyorlar... resim çizmek gibi de değil ki. Bu görüntü hoş da durmuyor aslında. Bilmiyorum... isteyen istediğini yapsın, hiç bir önemi yok zaten. Alt geçite girdim. Biraz loş bir havası vardı, biraz da böcek vardı... Köşede yatan bir adam vardı. Elimde bir şişe vardı, bira mı o?... Umarım bana bir şeyler yapmaz. Hızlı adımlarla alt geçidin öbür tarafına doğru yürüdüm. Adamın sakalları çok uzundu. Bu nasıl bir tip böyle, evsiz gibi. Sarhoş sanırım. Saçları da darmadağın, kim bilir ne kadar pis kokuyordur... Adam bir anda bağırdı:
— Funda!..
Daha da hızlandım. Siktir… lütfen... Allah’ım, lütfen bir şeyler olmasın. Merdivenlere geldim hızlı adımlarla yürüdüm, arkama bakmadım bile. İçeriden uğultulu bir ses geliyordu... Ağlıyor mu o herif? Pislik herif, mide bulandıcı bir hâli var. Arkamdan gelmez umarım... Ya gelirse... Polisi aramam gerekiyor... Saçmalama, alt tarafı bağıran birisi sadece. Arkama dikkatli bir şekilde bakarak yürüyordum. Cebimden anahtarımı çıkarıp ellerimin arasında kenetledim. Kendi sokağıma geldim en sonunda. Uzun apartmanlar... çok boğucular. Arkama yine baktım. Kimse yoktu. Kaldırımın köşesinden yürümeye devam ettim. En sonunda kendi apartmanıma geldim. Anahtarı kapıya sokup açtım, hızlıca geri kapattım. Nefes almak çok zordu, ağlamak istiyorum, çok kötü... Apartmanın içi çok soğuk... Marketteki dolap gibi değil bu... Kokusu iğrenç.
Asansöre doğru yürüdüm, tuşa bastım ve bekledim. Ya gelirse o adam... Ya beni takip etmişse. Etmemiştir işte, çok abartılı hâllerim var... Kaç tane kadın ölüyor böyle. Asansör geldi, girdim içine. Kendi katıma bastım, bir süre bekledim sadece... Neden. Sus! Kapı açıldı, kapıma doğru yürüdüm, ayakkabımı çıkardım ve kapımı açtım. İçeri girdim... Sonunda, sonunda... Bacaklarım titriyordu, çirkin bacaklarım. Ceketimi çıkarıp astım, çantamı da yavaşça köşeye koydum. Banyoya doğru yürüdüm. Koridorun ışığını açtım ve banyoya girdim... Işığı açmayı unuttun... Başlayacağım ışığına şimdi. Banyonun ışığını da açtım. Suyu açıp ellerime sabun sıktım. Önce sabunu sıksaydın ya... Ne önemi var ki... Doğru, hiçbir şeyin bir önemi yok. Ellerimi suya götürdüm. Buz gibiydi su. Ellerim hâlâ titriyor... Korkuyorum... Neden ki? Amacı var mı ki?... Alt geçitle alakalı değil gibi, bilmiyorum. Suyu kapattım, aynaya baktım. O yüz... Her gün gördüğüm o yüz… Çok çirkinsin… biliyorum. Daha fazla uğraşmak istemiyorum, düşündürme beni artık… Boğazım düğümlendi… Bütlerde sürüneceksin, bunu da unutma. O adam ne olacak peki. İnşallah başına bir iş gelir… Saçma sapan konuşma. Yarın ki para ne olacak. Verme, ne olabilir ki… İşten atılacaksın. Allah belanı versin. Ne için varsın. Kimsin sen, ışık mı tek şey. Gözlerime baktım, içleri kızarmıştı. Yanaklarımdan aşağı tuzlu su süzülüyordu... Kendini acındırma. Cehenneme kadar yolun var. Sessiz sessiz ağlıyorum… Kimse bilmesin bunu… Aynaya iyice baktım, gerçekten anlamıyorum… Aynı şeyleri söyleyip durmayı bırak. Adam akıllı bir şeyler yap artık. Yaşamak gibi aciz bir şeyin peşinden koşmak kolay bir iş zaten. Sen bir iş olduğunu mu sanıyorsun bunun? Ölmek mi istiyorsun... En azından haberlere çıkarım. Ellerimle gözlerimi siliyordum ama işe yaramıyor, ağlarken çok değişik duruyorum. Çirkin mi yani? Evet, çirkin. Az önce demiştin ama... Kimse yok. Ayakta durma, git yat, yarın yorucu bir gün… Gün falan istemiyorum. Yalanları bırak. Yeter. Tuvalet kağıdını koparıp gözlerimi silmeye başladım. İnşallah gözlerini oyarlar… İnşallah. Bildiğim tek şey inşallah... Peçeteleri çöpe attım. Banyodan çıktım ve ışığı kapattım. Yatak odama gittim. Düzenliydi. Her zamanki gibi. Annemsiz de oluyormuş demek ki… Öyle mi? Öyle. Yatağa attım kendimi. Gözlerimi kapattım. Devam edemem. Ama edeceğim. Bu yardım eden tek şey.

(Mezarlık)

Kameraları izliyordum. Sürekli bu kameralara bakmaktan sıkıldım aslında. Bu kulübeden yıllardır çıkamıyorum zaten. Masamdaki bardağı elime aldım... Eskiden daha kolay tutuyordum. Düğmeleri iliklemek de daha kolaydı. Soğumuş çayımdan bir yudum aldım. Soğuk içmeyi daha çok seviyorum aslında. Tadı daha yoğun oluyor öyle. Bu kulübe eskiden daha kötüydü... Belediye sağolsun, mezarlığı tekrardan düzenledi. Dosya dolaplarını da düzenledi. En azından bugün gececi değilim. Çoğu kişi geceleri burada olduğumu öğrenince benim çok korkusuz olduğumu düşünüyor. Oysa geceleri uzaktan gelen köpeklerin uğultuları dışında bir şey yok. Saate baktım. Benim vardiyam biteli birkaç dakika oldu aslında. Nerede kaldı bu Serkan? Şu adamı da beklemekten yoruldum artık. Bir de bu yaz düğünü var adamın. Ona da takacağız bir çeyreklik artık... Benim karının da akrabalarının düğünü var gerçi... Onlara da takmamız gerekiyor. Bu yaşlı hâlimle bunlarla da uğraşıyorum ya, elimi öpmeleri gerekiyor. Bayram da yaklaşıyor, Ramazan’ın bitmesine şurada




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı