Kapı eşiklerinde bekledim. Duraklarda bekledim. Boş sokaklarda da. Sonra fark ettim ki beklediğim şey memleket değilmiş. Çünkü memleket hiçbir zaman dışarıda duran bir yer olmadı. İnsan onu hep bir sonraki cümlede, bir sonraki sayfada, bir sonraki hayatta arıyor.
Her şey aralıklarda saklanıyor. Dünya bile. Bir göz kırpışının süresinde kayboluyor, sonra başka bir biçimde geri dönüyor. Düşler aralıklara sızıyor. Sözler bulanıyor, sayfalar sararıyor. Romanlar yanıyor; yangını anlatan romanlar da onlarla birlikte yanıyor.
Geriye yalnızca beklenmedik olan kalıyor. Ve insan. Çünkü insan, bütün ömrünü bir aralığın içinde geçiren tek varlık. Kapıdan geçemeyen, duraktan ayrılamayan, memleketine dönemeyen bir dipnot gibi. Belki de hayat dediğimiz şey, iki kesinlik arasına sıkışmış o beklenmedik aralığın ta kendisidir. İnsan orada doğar, orada kaybolur, orada hatırlanır.
Düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşın
Acımasız bir dürüstlük sergilemem gerek malesef. Seri baya kötü (bu yorum tamamen kişisel bu). Bölümlerin yorumlarında birkaç eleştiride bulundum. Onlara bakarak neye dayanarak bu puanı verdiğimi anlayabilirsiniz.
Postmodern Roman ilk başları biraz acemi ama sonradan duzeliyordu yine de teşekkürler 😓
Üzgünüm. Kötüye kötü denilmesi gerek ve neden kötü olduğunu da kendini geliştirmeniçin söylüyorum. Burada yalan söyleyip insanları kandırmak doğru değil. İnsanlar okuduktan sonra benim dediğim gibi olmadığını fark ettiklerinde benim hakkımda da kötü bir düşünceye sahip olacaklardı.