insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Tahta sandalyemde oturuyordum, yanımda Fidan vardı. Önümüzdeki eski masanın ayakları sallanıyordu. Yan tarafımızdaki masada ise Kravat Can ve onun avukatı Palto vardı, bana bakıyorlardı. Arkamızda mahkemeyi izleyen milyonlar vardı. Hakim Tost Makinesi’ne baktım; oldukça sert görünüyordu, sanki yıllardır bu işi yapıyordu. Savcımız Fırın ise önde duruyordu. Elinde bir sürü belge vardı. Dosyalar kolunun arasındaydı. Kalemi ile notlar alıyordu. Tost Makinesi tokmağını kürsüye sertçe vurdu. Hepimiz ona baktık. Sonra Tost Makinesi konuştu:
— Merhabalar hepinize. Bugün burada kurulan mahkememizin sebebi Davut’un Kravat Can’ın iddiası üzerine ettiği hakarettir. Ama Davut bunun yalan olduğunu iddia ettiği için bugün bu mahkemeyi kurmuş bulunmaktayız. Sayın savcımız Fırın davayı yönetecek.
Fırın öne çıktı, boğazını temizledi, kravatını düzeltti ve kalın bir sesle konuştu:
— Öncelikle bana bu görevi verdiğiniz için çok mutluyum, sevgili dostlarım. Konuyu zaten sayın hakimimiz anlattı, o yüzden direkt olarak olaya giriyorum.
Fırın bana baktı; ben ona bakmamaya çalışıyordum. Fırın şöyle dedi:
— Davut.
Hızlı bir şekilde Fırın’a baktım.
— Efendim.
— Neden Kravat Can’a hakaret ettin? Neye sinirlendin?
Fidan bir anda araya girdi:
— Yanlış düşünüyor…
Tost Makinesi bağırdı:
— Sessizlik! Sana konuşma hakkı verilmedi, avukat.
Fırın tekrar konuştu:
— Neden yaptınız?
— Ben öyle bir şey demedim. Kravat Can bana iftira attı.
Oradan Kravat Can’ın avukatı Palto araya girdi:
— Kravat Can neden sana iftira atsın ki?
— Ben ne bileyim, sinirlenmiş işte.
Fidan konuşmaya çalıştı ama Tost Makinesi yine onu susturdu. Kravat Can bağırdı:
— O adam yüzünden benim itibarım yerle bir edildi! Cezasını alacak o adam.
Ayağa kalktım bir hışımla, sonra bağırdım:
— Ne cezası lan!
Tost Makinesi tokmağıyla yine vurdu masaya:
— Mahkemede sessizlik! Sayın savcımız konuşun.
Fırın’ın elindeki dosyalardan duman çıkıyor, etrafı yanık kokusu sarıyordu.
— Davut “hakaret etmedim” diyor… Kravat Can “etti” diyor… bu hakareti hepimiz biliyoruz. söylenmesi İnsanlık suçudur. eğer biriniz yalan söylüyorsa hemen itiraf etsin. Altından kalkamazsınız yoksa.
İnsanlık suçu mu? Arada kalmak insanlık suçu mu? Bir parça sahibi olamamak, bir noktada bulunamamak… oturduğum yerden cama baktım, perdeler açıktı. Her şeyi açıp göstermişlerdi. Şu anda herkes birbirine bağırıyor, kavga ediyordu. ama ben ve Fidan sessiziz. Konuşursam daha da batacağımı biliyorum. Camdan toprağı gördüm. Nemli toprağı… toprakta debelenmek istiyorum. Uzun süredir bunu yapamıyorum.
— Davut…
Ağlıyorum sanırım. Bu akşam ağlıyorum. Zoraki bir şey bu bence. Bıkkınlık gibi bir hisle vazgeçilmeyecek bir anlaşmam var. En iyi imzamı attım. İmzamla da kavgalıyım, bana ait değil. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz.
— Davut, baksana.
Kullanın artık, her şeyi kullanın. Ben burada kendi kendimi romantize etmeye devam edeceğim. Senden başka kimsede birşey bulamadım. Bunu sakın unutma. Gerçi… önemi yok, ne gereksiz bir şey zaten bu. Aslında bir şeyler bulmaya çalışıyorum, biliyor musun? Acayip bir devrin ortasında kaldım, çöp poşetlerinin arasındayım. Nedenini bilmiyorum. Bu kelimeyi her söylediğimde… bilmiyorum işte. Bak, yine yaptım. Bir insan oyun ve imgeler olmadan yaşayamaz mı? Yaşayamıyormuş. Neden mi?
— Lan Davut, duymuyor musun!?
Camdan başımı çevirdim, Fırın’a baktım. Panikledim, hemen cevap verdim:
— Ben mi? Duyuyorum. Duydum yani… işte buradayım.
— Kaç kere “Davut” dedim, niye bakmıyorsun?
— Bilmiyorum.
— Neyse, bana olayı tam anlamıyla anlatabilir misin?
Fidan'a baktım. Gözleri ile "anlatma" der gibi bakıyordu. Anlatsam mı? Anlatmazsam ne olacaktı? Fidan neden benim susmamı bu kadar çok istiyor? yanlış bir şeyler dersem diye mi? Yanlış bir şey dersem cezam ne olacak? Tost Makinesi'ne baktım. Sonra Fırın'a baktım. Fidan'a bakmadan konuştum:
— Öncelikle… benim bir duruşmam vardı. Yani bir mahkeme işte. Neyse, sonra… gömleğimi, ceketimi falan giymiştim. Sonra kravatımı bağlamaya çalıştım. Ama Bağlayamadım. O da bana bağırdı, ben de sessiz kaldım işte… şey… ondan sonra, işte bu bana bağırmaya başladı falan. Ben de banyoya kaçtım. Bu kadar.
Kravat Can masasını ittirdi ve bağırmaya başladı.
— Sadece bu kadar mı? Hayatın yalan! Hiçbir şeyin doğru değil.
Tost Makinesi hiçbir şey demedi, sessiz bir şekilde izliyordu. Palto araya girdi ve şöyle dedi:
— Sayın savcım, olay eksik anlatılmıştır. Bunu belirtmek isterim.
Fidan elini kaldırdı, Tost Makinesi’ne bakarak.
— Ne oldu, avukat? Konuş.
— Kravat Can olayın eksik anlatıldığını söylüyor ama…
Tost Makinesi tokmağıyla tekrar vurdu kürsüye. Bu tokmak susturmak için değil ki, ne yapıyor bu?
— Yeteri kadar konuştunuz, sözü savcımıza bırakıyorum.
Fırın, Kravat Can'a baktı ve şöyle dedi:
— Kravat Can, şimdi olayı senden dinleyelim. Nereler eksikmiş, öğrenelim.
Kravat Can, Palto'ya baktı. Palto ona gözleriyle bir işaret yaptı. Kravat Can konuşmaya başladı:
— Tabii ki de, size ve milyonlara bu olayı anlatmak bir onurdur benim için. Neyse, olay şöyle oldu: Davut beni bağlamaya çalıştı ama bunu başaramadı, elleri titriyordu ve korkuyordu. Sonra ben de ona beni neden bağlayamadığını söyledim. O da bana, bunu neden önemsediğimi söyledi; ben de ona bunun bir kural olduğunu söyledim. Yani demek istediğim buydu. Sonra o da bana şöyle dedi… söylemesi zor ama… yani bu cümleyi tamamlamak güç bir iş. Aslında bu hakaret Savcı ve hakimin dosyalarında bulunuyor olmalı. Önceden söyledim zaten. O yüzden burada bu kadar kişinin önünde bunu söylemek, benim ve sevgili avukatım Palto için oldukça güç bir durum. Öyle değil mi, Palto?
Palto başını salladı.
— Kesinlikle öyle, sayın savcım. Bu hakareti her insan söyleyemez. Bunu söyleyen kişiler ya ölür ya da deli hastanelerinin koridorlarına mahkûm edilir. Davut’un bu yaptığı toplum kurallarına aykırıdır. İnsanları zehirliyor bu adam. (Herkesin ağzında aynı laf.)
Fırın dosyalarına baktı, parmağıyla sayfaları çevirdi. Bir sayfada durdu ve şöyle dedi:
— Bu oldukça tehlikeli bir hakaret.
Kafasını dosyadan kaldırıp Kravat Can'a baktı:
— Bununla ilgili bir kanıtınız, bir görgü tanığınız var mı?
Palto ayağa kalktı ve şöyle dedi:
— Elbette bir görgü tanığımız var.
— Hani nerede?
Palto mahkemenin kapısına doğru yürüdü ve kapıyı açtı. İçeri, kafası güzel olan boş bir şişe girdi. Etrafa çarpa çarpa yürüyordu. Fırın’a tutunarak bir sandalyeye oturdu. Tost Makinesi rahatsız olmuş gibiydi bu şişeden. Sakin ama sinirli bir tonda şöyle dedi:
— Bu mu yani görgü tanığınız?
Palto başını salladı. Fırın, şişeye yöneldi.
— Olayı biliyorsunuz değil mi?
Şişe kafasını masaya vurdu. Ses etrafta yankılandı. Sonra parmağıyla beni göstererek zar zor konuştu:
— Bu adam… bu varya… önümdeki hani… o işte, şu kravata hakaret etti. Deli cesareti la bu.
Arkadaki milyonlardan uğultulu bir ses koptu. Arkama baktım; sinirli gözler vardı, hepsi kanlanmıştı. Fidan’a baktım, uyukluyordu. Ne yapmalıyım şu anda? Fırın’a baktım; çok yorgun görünüyordu. Şişeye şöyle dedi:
— Peki, Davut ne dedi Kravat Can’a?
— Abi vallaha… bir şeyler demişti ama…
Fırın dosyasını açıp, o satırı parmağıyla gösterdi Şişe’ye.
— Bunu mu dedi?
Şişenin gözleri bir anda açıldı.
— Hah! Aynen be abi… bundan demişti. Hatta bende ona "ayıp ettin" demiştim.
Fırın bana baktı:
— Davut, buna karşı nasıl bir savunman var?
Ne diyeceğim ben şimdi? İdam mı edecekler beni? Ben neden sonucu belli olmadan cezayı düşünüyorum ki? Fidan’da uyuyor. Doğru, Fidan!
— Sayın savcım, bunun cevabını avukatım Fidan verecek.
Fırın Fidan’a baktı, sonra Tost Makinesi’ne. Tost Makinesi şöyle dedi:
— O şu anda uyuyor. Uyuyan kişilere saygılı olmamız gerekiyor.
Fidan’ı dirseğimle dürttüm, inatla uyanmıyordu Allah’ın cezası. Kravat Can’a baktım. Bakmaktan bıktım, yeter artık. Palto konuştu:
— Davut’un bir savunması yoksa bence burada bitirilmeli bu duruşma. Cezası neyse verilsin artık.
Ne cezası? Şimdi ne olacak? Öldürecekler mi beni? Korkmuyorum ama. Bu sefer korkmuyorum. İlk kez bir şeyler oluyor. Hayır, bu ölüm isteği değil, beni yanlış anlama sakın. Heyecanlanıyor muyum? Çok fazla soru soruyorum. Bu işin sonunda yine o dinlenme tesislerine geri döneceğime eminim. Düşüncelerim içinde boğulmaktan yoruldum. “Beklemek” denilen tavrı benimsemişim, bundan kaçış yok artık. Bu durumdan kurtulmak niyetinde değilim zaten. Ne diyeceğim şimdi ben? Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Yerlere bakıyorum, siyah beyaz kareli bir zemin var. Başta tahta değil miydi? Kapılar gıcırdıyor ve bugün bayram. Çok mu akılsızım yoksa? Akılsıza bayram yok mudur? Sabırsızım. Bir şeyler aramayışında olmak istiyorum. Aynı şeyleri söylüyorum. Ben kaderi debelenmek olan bir mahlukat mıyım? Dur!… bir şey var. Savunma. Evet. Hâlâ bunu yapabiliyorum. Boşuna hukuk okumadım. Fırın’a baktım ve şöyle dedim:
— Fark ettiyseniz bu bir alkol şişesi ve kafası güzel. Ne dediği hakkında doğru düzgün bir fikri yok. Olay anını hatırladığı konusunda şüphelerim var.
Arkadaki milyonlardan yine bir ses geldi ama bu ses şaşırma sesinden çok coşku gibiydi. Kravat Can şöyle dedi:
— Ne yani, yalan mı söylüyoruz biz?
Sert bir şekilde çıkıştım ama bağırmadım:
— Orasını bilemem. Bana iftira attınız, bunu da yaparsınız.
Palto yine araya girdi. sussun artık şu herif.
— O zaman ilk soruma geri döneyim. Kravat Can neden sana iftira atsın?
— O zaman ben de ilk cevabımı vereyim. Bilmiyorum.
— Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum. Nereye kadar bu böyle gidecek, Davut?
Hızlı bir şekilde ayağa kalktım ve şöyle dedim:
— Hayatıma girmeyi ilkeleriniz hâline getirdiğiniz için bu durumdayım. Yalnız kaldığım her an mutfaktan gelen seslerden bıktım. Yatağımın yanındaki makyaj malzemelerini toplamamaktan bıktım. Sizin asıl meseleniz hakaretin kendisi mi? Yoksa hakaret edilen kişi mi? Bunu bile anlayamıyorum artık. O kravata hiçbir şey demedim… çünkü… şunu unutmayın ki… kalmak yürek ister, gitmek kudret. Bu yüzdendir bu hâlim.
Yerime yavaşça geri oturdum. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Fırın boğuk bir sesle konuştu:
— Harika… şimdi başladığımız yere geri döndük.
Fırın, masada sızan Şişe’ye baktı ve kapının önündeki Terlikler’e seslendi:
— Oğlum, çıkarın şunu salondan.
Şişe’yi kolundan tutup sürükleyerek salondan çıkardılar. Kravat Can konuştu:
— Şimdi ne olacak? Dava düşüyor mu yani?
Fırın sinirli bir şekilde bana baktı.
— Öyle görünüyor.
Palto araya girdi:
— Sayın hakimim, Davut’a son bir soru sorabilir miyim?
Tost Makinesi ellerini birleştirdi.
— Sor hadi, sonra dağılalım.
Palto bana baktı. Sadece Palto değil, herkes bana bakıyordu. Milyonlarca göz, milyonlarca kulak, milyonlarca duygu. Palto sordu:
— Davut, peki kravatını neden bağlayamadın?
Fidan’a baktım. Sadece bacakları kalmıştı. Üst vücudu yoktu. Sanki varlığıma dair sadece bakışları kalmıştı. Palto’ya geri döndüm.
— Bağlayamadım işte. Hem bu ne saçma soru? Bağlasam ne olur, bağlamasam ne olur?
— Şüphelerimi dağıtmak istiyorum.
Cama baktım. Kapatmışlardı. Duvarlar soyuluyordu. Avizeler yavaş yavaş sönüyordu. Tost Makinesi’ne baktım, ellerimi masaya kenetledim:
— Anlattıktan sonra bunların hepsi bitecek mi yani?
Herkes başını salladı. Arkadaki milyonlar yavaş yavaş dağılıyordu. (Başka bir şey bilmezlerdi zaten.) Ben de elime mikrofonu aldım. Son bir kez etrafıma baktım ve konuşmaya başladım.
— Bağlayamadım. O kravatı bağlayamıyorum. Gerçi sizin için önemli olan, neden bağlayamadığım. Bunu anlatmak için mantıklı bir sebebim yok. Hiçbir şey için mantıklı bir sebebim olmadı zaten. Kayıplar vardı. Toprakla ilgili kayıplar. Sürekli bir şeyler dağıldı ve en sonunda elimde bir şişeyle alt geçitlerde buldum kendimi. Belki de zamanlardan çok mekânlardan kovulmaktan korkmam gerekiyordu. Kambur bir şekilde o kadar çok gezdim ki her şeye bir değer biçmeye başladım. Bugün burada bulunmamızın tek sebebi umuttu, öyle değil mi? Kimse bana yalan söylemesin. Herkes değişimin gerçek olduğuna inanmak istiyordu. Ama bunların hepsi yalandı. İnsanları zehirledik, hep birlikte. Sadece ben değil, siz de zehirlediniz. “Gülümseme” denilen maskeyle herkesi zehirlediniz. Benim suçum hakaret mi, yoksa yerleşik yabancılığım mı? Bunun cevabını verin bana. İşin sonunda kafayı yedik işte. Bir anım vardı. Çocukluk anısı. Onu da burada anlatmak istiyorum, lütfen bana kızmayın. Çok eskiden, benim dokuz ya da on yaşlarında olduğum zamanlarda, benden biraz küçük bir çocuk gözüme kozalak atmıştı. Ben de ondan intikam almak için arkadaşlarımla plan yaptım. Ertesi gün onu hortumla ağaca bağlamıştık. Birkaç gün sonra babası, beni ve arkadaşlarımı levyeyle kovaladı ve o gün… evet, o gün öğrendim ki beklemek tehlikeli bir tavır türüymüş. Her şeye bir “tür” yakıştırması yapıyorum. Ama bunu yapmak zorundayım. bir süredir bu böyle. Sadece şunu merak ediyorum: Benim yaşadığım hayatın türü nedir? Birisi bana bunu açıklasın. Kravat rolünden bıktım, Tulum rolünden de bıktım, Silahlı rolleri zaten sevmiyorum, Toplum kötü mü etkileniyormuş? Toplum zaten buna meyilli. hakaret ettiğim için değil, bu hakareti bir kravata ettiğim için bugün burada olduğumu da biliyorum. Bundan kaçış yok. Ama şu var ki…
Palto bir anda bağırarak sözümü kesti:
— Durun! Herkes ne dediğini duydu mu? Hakareti az önce kendi ağzından itiraf etti.
Arkadaki kalan milyonlardan tek bir ses koptu. Ne olduğunu anlamadım. Fırın, Tost Makinesi'ne baktı ve şöyle dedi:
— Sayın hakimim, siz de duydunuz değil mi?
— Evet, hem de çok iyi duydum.
Kravat Can oradan konuştu:
— Ben demiştim… ben herkese demiştim. O adamın böyle birisi olduğunu biliyordum.
Nasıl olabilir… şimdi ben… bu kadar kolay mıydı? Özür dileseydim ne olacaktı? Paltoya baktım; üzgün bir ifadesi vardı. Sabahtan beri bunu istiyordu, şimdi niye böyle? Fırın dosyalarını kapatıyordu. Tost Makinesi kağıda bir şeyler yazıyordu. Mahkeme kapanıyor muydu? Bana ne olacak şimdi? Bunun bir önemi yok artık. Fidan'a baktım… yani bakamadım. Çünkü artık yoktu. Nereye gitmişti bu şey?
Tost Makinesi tokmağıyla vurdu ve konuştu:
— Herkes sessiz olsun!
Fırın’a baktı, bana baktı, Palto ve Kravat Can’a baktı ve en sonunda dağılan milyonlara baktı. Ağlıyor muydu bu? Herkes ağlıyordu. Kravat Can hariç herkes ağlıyordu. Kimse belli etmiyordu ama. Bu da bizim kültürümüzdür.
Tost Makinesi yüksek sesle konuştu:
— Yaz kızım, sanık Davut, davacı Kravat Can'a ettiği hakareti ağzından kaçırdığı ve üstüne üstlük insanları zehirlediği için, mahkemenin burada bitmesine karar verilmiştir. Davacı Kravat Can'ın itibarı korunmuş, davalı Davut'un ise itibarı yerle bir edilmiştir.
Katip kız her şeyi yazıyordu. Ne dediklerini umursamamaya çalışıyordum ama imkânsızdı bu. Fidan neden beni bırakıp gitti? Neden beni yarı yolda bıraktı?
Tost Makinesi konuşmaya devam ediyordu. Herkes mahkemeden çıkıyordu. Arkamdakilere baktım; milyonlar artık yoktu, sadece birkaç tane taşan düş bana el sallıyordu. Hepsi gri ve yeşilin arasındaydı. Tost Makinesi, ben ve Kravat Can’a son bir soru sordu:
— İkinizden birinin eklemek istediği bir şey var mı?
Kravat Can konuşacakmış gibi yaptı ama sadece ağzı açık kaldı. Konuşmadı. İkimiz de konuşmadık. Yeteri kadar konuşmuştuk zaten. Tost Makinesi şöyle dedi:
— Tamam o zaman. Mülga mahkemesi, mevcut dava dosyası kapsamında sonuca ulaşmıştır. Taraflara ve taşan düşlere saygıyla duyurulur.
Kravat Can kalktı ve mahkemeden çıktı. Herkes çıktı mahkemeden. Kimse arkasına bakmadı. Tek başıma kaldım salonda. Saat kaçtı acaba? Akşam olmuş muydu? Sonunda bitti. Oh be… bekle! Mahkeme. Diğer mahkeme. Hay Allah! Geç kalacağım. Mahkemenin çıkış kapısına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Etrafa baktım içerisi çöküyordu. Hızlıca salondan çıktım. Yavaş adımlarla koridorda yürüdüm. Ayak seslerim koridoru yankıya boğuyordu. Yatak odasına girdim. Bu odadan nefret ediyordum artık; rutubetli her yeri. Yatağın üstünde duran kravata baktım. Sonra aynaya. Gözlerim garip duruyordu. Daha isteksiz bir hâli vardı sanki. Diğer mahkememin başlamasına az zaman vardı. (Tam anlamıyla kaç saat olduğunu bilmiyorum, buna hiç bir zaman gerek yoktu.) Kravatı yataktan aldım ve aynaya daha dikkatli baktım. Sonra kravatı boynuma dolamaya başladım. İlkinde olmadı; ellerim deli gibi titriyordu. Ama ikincisinde bağlamayı başardım. Bu sefer takmıştım. Çok sıkı olmuştu. Parmağımla gevşetmeye çalıştım. Bozuluyordu böyle yapınca. Nefes almak zordu böyle. Bu bir zafer mi? Yoksa… neyse. Evin kapısına doğru hızlı adımlarla yürüdüm ve kapıyı açtım. Eve son bir bakış attım. Dağınık değildi, ama rahatsız edici bir karmaşası vardı. Kravata baktım. İsteksizce… neden baktığımı bilmeden baktım. Dediğim gibi umut etmeye gerek yoktu. kapıyı kapatıp çıktım. Her zamanki gibi.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı