-Belirsiz bir zaman sonrası-
Saat kaçtı, bilmiyordum. Bu yüzden torpidoya uzandım ve telefonumu aldım. Açtım ama saati göremedim, uzun süredir saati adam akıllı göremiyordum zaten. Karımla bir buluşmam vardı. Aylardır onu görmüyordum. Daha doğrusu görmemeye çalışıyordum. Bana kızgın mıydı acaba?
— Tabii ki kızgın, bu da soru mu?
Ne bileyim, aşkın gücü falan filan olmaz mı?
— Saçmalama.
Yola baktım. Trafik lambasında kırmızı yanıyordu. Her zaman kırmızıda takılı kalıyorum. Trafikte beklemekten nefret ediyorum. Sağıma baktım, kırmızı bir araba vardı, parlıyordu. Soluma baktım, beyaz bir araba vardı, parlamıyordu. Yola geri baktım; yeşil hâlâ yanmamıştı. Asfaltın siyahı solmuş, griye bürünmüştü sanki. Çatlaklar vardı. Beyaz şeritler, meleklere benziyordu o asfaltta. Yaya geçidinden kimse geçmiyor ama boş boş bekliyorum. En sonunda okul çantası takan bir ergen geçti; bol paça pantolonu ve siyah kazağı vardı. Yüzü sivilce doluydu. Sonra bir korna sesi geldi. Yerimden sıçradım. Dikiz aynasına baktım; arkamdaki adam bana bağırıyor, el kol yapıyordu.
Trafik lambasına tekrar baktım; yeşil yanmıştı. Hızlıca vitesi ayarladım, yavaşça gaz verdim. Şehir içinde araba sürmekten nefret ediyorum. Her yer araba dolu; yaya geçitleri ve lambalarda cabası. Telefonuma mesaj geldi. Yeşil arka plan gözümü acıttı. Mesaja baktım; karımdan gelmişti.
"Nerede kaldın, hadi artık."
Çok geç kalmıştım. Genellikle her yere geç kalırdım ama karımla ilgili asla geç kalmazdım. Bugüne kadar. Neden böyle olmuştu ki? Kötü bir niyetim yok aslında.
— Emin misin?
Kes sesini! Her şeye karışmayı bırak.
— Nereye gidiyorsun?
Her zaman gittiğimiz çay bahçesine gidiyorum. Evlendikten sonra Ankara’dan ayrılıp buraya gelmiştik. Ve ilk bu çay bahçesine gelmiştik. Burası bizim yerimiz. O zamanlar gençtik tabii. saçlarını sarıya boyardı.
— Şimdi ne renk?
Siyah. Doğal rengine döndü. Bence bu hâli daha güzel. Her zaman güzeldi aslında.
— bir şeyleri açıklamak zorunda değilsin.
Biliyorum. Biraz sohbet etsek fena mı olur ha? Bekledim bir süre, cevap gelmedi. Sinirlendim. Cevap ver, lan! Niye sustun. Yolların kenarlarına baktım, çay bahçesi uzaktan görünüyordu. Yeşil yapraklarla donatılmıştı. Kaldırımda yürüyen bir aile gördüm; bir kız çocukları vardı, küçüktü. Kaç yaşındaydı acaba? Bilmek istemiyorum bunu.
Çay bahçesinin park yerine girdim. Etraf araba doluydu. Arabaların jantları hapishane parmaklıklarına benziyordu. Bunları düşünmek istemiyorum ama şu anda. Park yeri aramaya başladım. Siyah bir araba çıkıyordu, o kadar kusursuzdu ki kendi arabamın yansımasını görüyordum. Boş alana sürdüm direksiyonu, vitesi düşürdüm ve en sonunda park ettim. El frenini çektim, telefonumu, cüzdanımı ve anahtarımı aldım. Arabadan indim, kapıyı kitledim. Gökyüzüne baktım; masmavi, az bulutlu. Onunla her buluştuğumda hava bu kadar güzel oluyordu. Pişmanlık hakkında çok şey var. “Keşke” koleksiyonuma yazacağım. Park yerinden çıktım, yüzüme rüzgâr vurmadı bu sefer. Çay bahçesinin girişine doğru yürüdüm. Çay kokusu ciğerlerimi açtı. Çay kaşığının şıngırtılı sesinin arasında taş parkelerden geçiyordum. Etrafta plastik sandalyeler ve masalar vardı, üstlerinde kırmızı örtüler. Garsonlar bir şeyler taşıyordu. Ellerinde metal tepsiler vardı. İnsanlar bir şeyler yiyip içiyordu; ne yediklerini anlamıyordum. Çocukları görmekten rahatsız olmaya başlamıştım.
En sonunda onu buldum; oturuyordu, plastik sandalyede. Çok güzeldi. Acaba makyaj yapmış mıydı? Önemi yoktu. Oraya doğru yürüdüm. Gidiyordum ama giden ben değildim sanki. Arkadan biri ittiriyordu. Genellikle böyle olurdu. Beni gördü, garip kocaman gözleriyle bana baktı. Hayal kırıklığı vardı o gözlerde. Gözlerden nefret ediyorum. Yürüdüm, belirsiz adımlarla. Sanki herkes ölmüştü. Ben de mezarcıydım. Ama yine de gittim. İlk kez.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı