insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yağmur yağıyordu. Uzun süredir yağıyordu zaten. Ne başladığı günü hatırlıyorum, ne de biteceği günü biliyorum. Ama bu normal bir yağmur değildi. Öyle bir yağmur yağıyordu ki damlalar yerlere sert sert vuruyordu. Sesleri kulağımda yankılanıyordu. Sanki birisi kırbacı bütün gücüyle sırtıma vuruyordu. Ben de ıslanmıştım. Evimin önündeydim, yeni evimin önünde. Eskisini sattım. Birkaç aydır bu evdeyim. Neden burada yaşıyorum diye hiç sormadım. Ama olsun. Hem… şimdiki evim müstakildi. Yıllar öncesinden kalmaydı. Biraz nostaljikti yani. Bahçesi de vardı güzel bir tane. Bahçeye domates, biber ne varsa ekmeye çalıştım ama filizlenmedi. Ektiğim hiçbir şey filizlenmiyordu. Ben de bıraktım bir şeyler ekmeyi. Kapının önündeydim; anahtarı demir kapıya soktum ve içeri girdim. Üstüm başım ıslanmıştı hep: ıslak çoraplar, ıslak saçlar, ıslak düşler. Hepsi çok ıslanmıştı. Zaten kırbacı da vuran onlardı. Durmadan vuruyordu bana hepsi. Ağırlık hissediyorum. Çok ağırdı. Islak kıyafetlerim çok ağırlaşmıştı. Belki de bu ağırlık, taşan düşler yüzündendir. Neyse… salona doğru yürüdüm. Koridordan geçerken çatlamış duvarların arasına baktım. İçlerinde ölmüş böcekler vardı, ama sadece küçük olanlar. Etrafta ağlar da vardı. Bu kadar bacak bir insana zararlıydı. Salona girdim, ışığı açtım ama bakmadım. Işık da bana meraklı değildi zaten. Çoğu zaman gözlerimi kısarak bakardım. Çatıdan sesler geliyordu. Yağmur evimin çatısına vuruyordu sert sert. Sanki birileri taşlıyordu çatımı. Tavandan aşağı akıyordu bütün düşler. Kafamı çevirdim. Koltuğuma baktım, tekli koltuğuma. Sarı ve yeşil renkleri bir aradaydı. Bu iki rengin birleşiminden nefret ediyorum. Bana kusmuğu hatırlatıyor. Ama daha önce de demiştim: kusmak yok. Koltuğuma oturdum. Bacaklarımı sehpahama uzattım. Tavana baktım. Lambanın etrafında sinekler vardı. Sinekler bile aklını kaçırmıştı; hangi ışığın etrafında döneceklerini bilmiyorlar. İlk buldukları ışığa tutunuyorlar. Tutunmak bu kadar kolay bir şey mi? Cevabı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum artık, hiçbir şeyin cevabını. Bir çaba hâlindeyim. Ne olduğunu bilmiyorum ama bunu yaparken kendimden oldukça eminim. Başım çok ağrıyor ve son birkaç yılım kaldı. Bugün çok yorucu bir gündü.
— Niye bu kadar yorgunsun?
Bilmiyorum, Fidan. Sadece yeni evime alışmaya çalışıyorum. Duvarları boyamak için beyaz bir boya almıştım ama hâlâ boyamadım. Çok üşeniyorum, aslında.
— Zaten senin şu üşengeçliğin olmasaydı bunlar olmazdı.
Olmayabilirdi, ama kesin konuşmak istemiyorum. Artık edebi bir kaygı da istemiyorum. Üstüm başım yırtık, Fidan. Çıplak gezmek istiyorum. Bana inatla o yırtık kıyafetleri “giy” diyorlar. Ben de giyiyorum tabii. Kimseye hesap sormuyorum; ne derlerse yapıyorum. Uykulu bir halim var ama uyumakta istemiyorum, gitmek istiyorum ama gitmemekte.
— Yine çelişki içindesin, ne oldu, anlat işte.
Bir şeyler oldu mu emin değilim. Derdimin ne olduğunu bilmiyorum. Biliyorum aslında ama bilmiyormuşum gibi düşünüyorum, Fidan. Deli gibi düşünüyorum. En sonunda millet buna da el koyacak. Beni hapse, seni cehenneme yollayacaklar. Ölüm zebanileri cehennemde çoktur, Fidan. Belki de derdim ölümdür. Ölümden korktuğum yalan değildi ama gerçek gibi de değildi. Olmuyor, Fidan. Elimden geldiğince çabalıyorum ama uzun süredir kendimi bir uçurumla baş başa buluyorum. Yapamıyorum, Fidan. İntihara inat burnum bile kanamıyor. Gerçeklik darmadağın bir halde ama gerçekliği aramıyorum. Her yerde taşan düşler var. Masamın başında yazarken bana el sallıyorlar. El sallasalar keşke, beni aşağılıyorlar, dayanamıyorum buna artık. Umurumda değilmiş gibi davranıyorum ama başaramıyorum, Fidan. Arkadaşlarıma danışmak istiyorum ama hepsi farklı bir âlemde. (Benim gibilerin arkadaşları her zaman kendini tanrı sanan tipler olur zaten. Zamanında gereken mesafeyi koyamamışım işte. Derdi de bana kaldı.) “Olsun” diyorum. Kedere inat devam ediyorum zaten. Yağmur damlalarını izliyorum, kuşların seslerini dinliyorum, en sevdiğim yemeği yiyorum. Ama olmuyor, Fidan. Demiştim ya, olmadı mı olmuyor işte.
— Sürekli “olmuyor” diyorsun. Ne olmuyor?
Cevabı zaten biliyorsun. Açıklamak istemiyorum bunu sana, Fidan. Aslında açıklarım ama yapmıyorum. Müziği dinleyip duruyorum, en güzel yeri bekliyorum. O zamana kadar ne yazsam diye düşünüyorum. En sonunda kendimi bir duvardan bir ötekine vururken buluyorum. Taşı taşa sürtüp mucize olmasını bekliyorum. Ama mucize de bir samimiyet ister. Benimkisi sadece samimiyet oyunu, Fidan. Benim yalnızlığım bile gerçek değil. Debelenmekten başka bir şey yok bende. Tavandan sular akmaya başladı ama dert etme. Sabah damlatan yere leğen koydum. Su çarpıyor leğene şap şap diye. Sanki babamdan art arda tokat yiyorum; durmuyor, sanki sağ elinde bir makine var. Durduğu zaman da kendimi arka bir odada ağlarken buluyorum, Fidan. Canım acıdığı için değil, acının çok gerçekçi olduğunu bildiğim için. Hiçbir şey gerçek değil, acı hariç.
— Yine başladın işte, her şeyi ya hep ya hiç gibi yaşıyorsun. Arası yok mu bunun?
— Ara dediğin yer beklenmedik bir aralıktan çıkınca… köşelere bakabiliyorum sadece.
— Sen de köşelere bakma.
— Nereye bakayım o zaman?
— Ortaya odaklansan bir kere, neler olur sence hiç düşündün mü?
— Orada sadece taşan düşler var. İnsanları bırakınca yaşamın ne tınısı kalıyor?
— Böyle de yaşıyorsun işte; kahve içiyorsun, yürüyorsun, yemek yiyorsun.
— O dediklerin yaşamsa, şu lambanın oradaki sinekler filozof o zaman.
— Sineklerle kendini karşılaştırma, onlar çok hızlıdır.
— Kendimi karşılaştırabileceğim bir şey var mı ki, Fidan?
— Kendini taşıyorsun işte. Ona bak.
— Evet ama ölü bir ben. Sırtımdan inmiyor. Nereye gömeceğimi bilmiyorum.
— Sen de sırtından indir. Gömmek yerine ona bak.
— Fidan… anlamıyorsun.
— Sen de anlamıyorsun.
— Neyi anlamıyorum? Aşkı mı, ölümü mü, havayı mı, yağmuru mu, babamı mı, kızımı mı? Neyi anlamıyorum ben?
— Nasıl taşıyacağını anlamıyorsun.
— Sen cevap ver o zaman.
— Ben… bilmiyorum. Ben de taşıyamıyorum.
— Hayır, sen sadece beni taklit ediyorsun.
— Şimdi de doktor sen mi oldun yani?
— Sen miydin ki doktor? Yaptığın tek şey beni taşan düşlerin içine atmaktı.
— Ay’ı siyaha boyamak isteyen sendin ama.
— Öneren de sendin.
— Bağırsaydın o zaman.
— Bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Çıkacak gibi olduğu zaman da midem bulanıyor. Kusmamak için kendimi tutuyorum.
— Kus gitsin. Bitsin bu puntolar arası kayıplık.
— Bilmiyorum.
— Tabii bilmezsin. Neyi bilirsin ki zaten.
— Neyi bilmem ki?
— Soruya soruyla karşılık vermemeyi bilmezsin mesela. Ya da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilmezsin. Başka ne olabilir. Hah, bir de gözlüklerine gereken değeri vermeyi bilmezsin.
— Neden gözlük mesela? Buna neden bu kadar takıntılıyız?
— Hâlâ soru soruyorsun. İyi, cevaplayalım Davut Tokgöz’ün sorularını. Neden mi gözlük? Çünkü çocukken sürekli gözlük takmanın nasıl bir his olduğunu merak ederdik. Hatta kuzeninin gözü bozuk olduğu için onu çok kıskanırdık. sırf gözlük takıyor diye. Hatırlıyor musun?
— Hahaha. Unutur muyum hiç?
— Unutamazsın asla. Sırf biz de kuzenin gibi gözlük takabilmek için kitapları daha yakından okurduk. Küçük küçük harfleri sokuyorduk gözbebeklerimize. Daha yakından yazı yazardık hatta. Tek amacımız o gözlüğü takmaktı. Ah, eski günler. Sonra bir tabletimiz olmuştu, baban almıştı. Beyaz bir tabletti. Bir gece tablete çok baktığımız için baban gözlerinin bozulacağını söylemişti. Hatırlıyor musun?
— Çok güzel bir geceydi, sabaha kadar oyun oynamıştık.
— İşte o an tabletin gözümüzü bozabildiğini öğrendiğimiz an, deli gibi ekrana bakmaya başlamıştık. Ekranların arasında saatlerimizi geçiriyorduk. En sonunda gözümüz bozuldu tabii. Ama başta baban bu durumu pek umursamadı, onu da hatırlıyorsun değil mi?
— Evet, hatırlıyorum. babama beni hastaneye götürmesi için sürekli ısrar ediyordum. En sonunda kabul edip götürmüştü. Gözlerimiz bozulmuştu, doktor “Dikkat etsin, ekrana bakmasın” demişti. Takmıştık o gözlüğü sonunda. Ulaşmıştık amacımıza. Ama çok da keyifli bir şey olmadığını öğrenmiştik birkaç hafta sonra. Ardından gözlük takmayı bırakmıştık. Gözümüz daha da bozulunca yine doktora gitmiştik. Bu sefer ekran filtreli gözlük almıştık. hatırlıyor musun?
— Hahaha… Evet evet, gözlük yuvarlak çerçeveliydi. Gümüş rengindeydi. O günden sonra da gözlüklerimizi bir daha çıkarmadık zaten. Ne güzel günlerdi. Kahrolsun nostalji.
— Öyle vallahi. Keşke biraz daha dikkat etseydim.
— “Keşke” demişken... senin bir keşke koleksiyonun vardı. Ne oldu ona?
— Hahaha. Ne salakça bir koleksiyon du o ya. Hâlâ ara ara oraya keşkelerimi yazarım.
— Harbimi? Hâlâ yazıyorsun yani. Bana birkaç tane “keşke” okusana oradan. Uzun süredir bu şeye bakmıyoruz. Batmışız zaten, iyice girelim.
— Girelim girelim. Bekle, şurada olacaktı.
Koltuğun altına elimi soktum. İçerisi biraz nemliydi ama umursamadım. Gerçekten. Elim sert bir şeye değdi. Çıkardım ben de. Defter gelmişti elime. Kapağının üstünde Hiçbir şey yazmıyordu. Kırmızı renkli bir defterdi. İçini açtım, biraz baktım. Fidan şöyle dedi:
— Eee, neler var? Oku birkaç tanesini hadi.
— Dur, bakıyorum işte. Hah, buldum. Hahaha. Bak bak şuna bak, ne yazmışım: “Keşke felsefe fasiküllerini okumak yerine giriş sınavlarına daha iyi çalışsaydım” yazmışım.
— Bunu ilk kez görüyorum. Senin felsefeye ilgin olduğunu biliyorum da… sen zaten üniversiteye gitmedin mi?
— Gittim gittim de. Sorun orada değil. Ben bu sınavlara çalışmak yerine deli gibi bu notları falan okuyordum. Kitaplar satın alıyordum hatta. Felsefem ve edebiyatım iyiydi bir tek. Diğer hepsi berbattı. Ben de ilk giriş sınavlarında yapamadım. Hatırlamıyor musun?
— Yok vallaha, hatırlasam sormam zaten.
— Aaa doğru, biz o zamanlar senle kavga etmiştik. Sen bana lisedeki o kızın iyi olmadığını söylemiştin. Ben de sana inanmamıştım. Kızla sevgili olunca sen de gitmiştin. Kız da beni birkaç hafta sonra terk etmişti.
— Ulan bir işin rast gitsin. Eee sonra ne oldu?
— Sonra… işte ben ayrıldıktan sonra felsefeye falan ilgi duydum o aralar. Giriş sınavlarını ilk denemede yapamadım. Sınavlar bittikten sonra seninle barıştık hatta. Sen ne çabuk unuttun bunları ya. Bir de bana dersin “hatırlıyor musun” diye.
— Hahaha. Senin böyle aniden gelen anı patlamalarına bayılıyorum. Yani işin sonunda seninle barıştık, sen de ikinci denemede girdin üniversiteye, öyle mi?
— Öyle. Acaba o kıza ne oldu? Neydi adı, Şeyma mıydı, Şeyda mıydı? Neydi ya?
— Seni niye terk etmişti ki?
— Sıkılmış benden. Fazla kolay gelmişim ona. Yani biraz daha… nasıl desem... çözülmesi zor ve gizemli erkeklerden hoşlanıyormuş. Ben öyle değilmişim.
— Ciddi misin?
Fidan kahkaha atmaya başladı bir anda, karnını tutarak yerde gülüyordu. Ben de şöyle dedim:
— Gülme lan!
Fidan yerden zar zor kalktı ve şöyle dedi:
— Hahaha. Davut Tokgöz. Normal bir adam. Kızlar tarafından terk edilir, her zaman.
— Sussana lan! Burada ben sana ne anlatıyorum, sen ne diyorsun.
— Pardon pardon… Tamam, daha fazla alay etmeyeceğim, üzülme.
— Üzülmedim ki.
— Tamaaam. İnandım ben sana.
— Çok teşekkürler Fidan Hazretleri bu iyiliğiniz için.
Sonra ikimiz de sustuk. Ağzımı açtım ama ne diyeceğimi bilemedim. Her zaman böyle güzel anlarda susardık zaten. İş kendimizi anlatmaya gelince hep böyle olurdu. Defteri sehpaya koydum. Kapıya baktım. Canım çok sıkıldı. Sonra Fidan defteri aldı sehpanın üstünden. İçinde yazan “keşkelere” bakıyor ve sırıtıyordu. Keşke daha fazla sırıtsa da ben de biraz katlanabilsem bunlara. Sonra bir sayfada durdu. Aynı şeyi tekrar tekrar okumaya başladı. Hiçbir şey yapmadım, ona baktım. Sonra o da bana ıslak bir hâlle baktı ve şöyle dedi.
— Davut… bu ne?
— Ne ne?
— Burada yazan işte. Hani unutmuştun.
— Ne diyorsun sen, versene şunu.
— Okuyorum zaten, merak etme. Senin yazdığını sana ben okuyacağım bak. “Keşke unutabilseydim.” Unutamadın mı sen hâlâ?
— O saçma bir şeydir ya… kim bilir kaç yıllık.
— Emin misin?
— Evet, eminim.
— “Keşke unutabilseydim.” Çok aptalca değil mi?
— Dalga geçme.
— Geçerim. Sen geçememişsin, bari ben geçeyim.
— Onu ciddi bir anlamda yazmadım. Öylesine yazdım, geçtim.
— “Öylesine?” Sen öylesine cümle kurabilecek biri misin?
— Ne alaka?
— Onu mu özlüyorsun?
— Konu o değil.
— Konu direkt o. Boşanmadan sonra “bitti” demedin mi sen?
— Bitti zaten… yani…
— Yani?
— Unutmaya çalışıyorum işte.
— Ha, demek ki bitmemiş.
— …
— Çok mu kötü?
— …
— Tamam. Anladım.
Onu ne zaman bu hâlde görsem içimde garip bir şeyler oluyor. “Bu adam ne istiyor?” diyorum her zaman. Konuşmuyor ya da konuşamıyor. Sorun ailevi mi, genetik mi, aşkla mı alakalı? Düşünüp duruyorum. Ama en sonunda zihninin içinde kayboluyorum. Kendimden emin değilim artık. Bir kişiye ait değilim; parçalanıyorum bu zihnin içinde. Yavaş yavaş ölüyorum bu konuşmayan adamın suratına karşı. Korkuyorum sanırım. Ölümü arayan Davut muydu? Yoksa taklitçi ben mi? Birbirimizin ismini bilmediğimiz günleri özlüyorum, Sabahlara kadar yazdığımız günleri özlüyorum, Onun hayatına başka kişilerin girmediği günleri özlüyorum. Ama eskiler gelmeyecek, bunu da biliyorum. Ben her şeye “emin değilim” diyerek yaşamak da istemiyorum. Bir şeyler arayışında olmak istiyorum artık. Kitaplara tutunarak köşelerde dolaşmak istemiyorum. Onun sürekli ağlamasını da istemiyorum. Odanın içi rutubetli ama ben her yeri masmavi görüyorum. Örümcekler ağlarıyla beni tutuyor; tutunacak bir şeyler buluyorum. Sadece bir durak olarak görülmek de istemiyorum. Ben de ağlıyorum. Çok ağlıyorum. Ağlamak en güzel tepki türüdür. Ben de ağlıyorum uzun süredir. Değersizliğin nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyorum çünkü. Her yerde taşan düşler var, onlarla birlikteyiz. Üzgün bir adam için bir araya geliyoruz ama o bizi cehennem azabı olarak görüyor. Biz de tavandan aşağı akıyoruz. Arsızca kurgulanıyoruz. Allah onun da belasını versin, taşan düşlerinde. Hatta Allah bu kitabı yazanın da belasını versin. Neyimiz varsa elimizden gitti. Onu sürekli alt geçitlerden toplamaktan yoruldum. Toprağın üstünde ağlamasına da artık dayanamıyorum. Ben de hissediyorum. Ben de.
— Fidan.
— N’oldu?
— Aklıma bir şey gelmişti de.
— Eee?
— Unuttum.
— …
— Şimdilik evden gider misin?
Şimdilik… şimdilik diyebilir zaten böyle bir adam. Başka bir şey diyemez onun gibiler. Hep değil. Bir süreliğine.
— Hadi çık?
Fidan ayağa kalktı. Koltuktan bir gıcırdama sesi geldi. Yaylar deli gibi sallandı. Fidan bana baktı. Sonra arkasını dönüp yürüdü. Uzaktan bir kapı açılma sesi geldi. Ardından, yavaşça bir kapı kapanma sesi. Duvardaki saatin sesiyle yalnız başıma kaldım. Ama o saat bozuk. Her saat bozuk. Ayağa kalkıp çekmeceye doğru yürüdüm. İçini açtım; bir kâğıt ve bir kalem duruyordu. Onları aldım, koltuğuma geri döndüm. Kâğıdı sehpaya koydum, kalemi elime aldım. Ne yapabilirim ki ben bu kalemle? Yaptığım tek şey kusuru yazmak. Ama yazacağım. Yine yazacağım. Sana yazıyorum ve yine yazacağım. Kalemi kâğıda doğru götürdüm. Kalem oldukça isteksizdi. Ama başladım yazmaya. Yine.

(Metin)
Bu yazdığım şeyi önce kâğıda yazıyorum aslında, biliyor musun? Seninle ilgili her şeyi önce kâğıda yazarım. Sonra mavi ekranın puntoları arasında yer edinirsin. Bunları yazarken hem utanıyorum hem de üzülüyorum aslında. Ellerim çok titriyor ve kalem sallanıyor. (R'yi yanlışlıkla yamuk yazdım.) Seni o hastane koridorlarında tekrar görmek istiyorum. Hastaneye gidiyorum ama yoksun. Uzaktan izlemek bile bana yeterliydi, biliyor musun? Artık sakallarımı da kesmiyorum. Ve biraz kilo verdim. Vücut bile vazgeçmeyi öğreniyor. Bir parça kaldı ama bende; bana batan en keskin parça. En diplere doğru indi ve inmeye devam ediyor. Bıktım. Bu ıslak olup asla kuruyamama hâlinden bıktım artık. “Senin yüzünden” demek istiyorum ama yapamıyorum. Kimse de yok ortalıkta, kimseler de gözlerini bilmiyor. Bir tek ben biliyorum. O adam göz nedir bilmez. Ama göz de ışığı kusuyor sadece içeriye. Ben de gözlere saplantılıyım. Sana keşke neden gözlere bu kadar anlam yüklediğimi anlatsaydım. Yapmadım bunu. O bahçenin sandalyesinde oturdum sadece. Olanları izledim. Sonra solmuş ağaçları izledim. Yapraklar yerlere doğru yavaş yavaş süzülüyordu. Ellerimi dizime koydum ve yerdeki yapraklara baktım. Gökyüzü griye bürünmüştü sonradan ve bulutlar birazdan ağlayacak gibiydi. Köpekler ve kediler vardı. Sen gittikten sonra yanıma bir daha uğramadılar zaten. Keşke biraz daha iyi matematik yapsaydım. O zaman ben de sana yardım ederdim. Ama yapamadım. Deli gibi kitap okudum sadece, en sonunda kitaplar da benden nefret ettiler. Harfler bana iğrenerek bakıyordu. Yaptıkları tek şey bakmaktı zaten. Sıkıldım, biliyor musun? Çok sıkıldım. Aklım bulandı ve masamdaki kahvemden bir yudum aldım ben de. Tadını hiç de beğenmiyorum aslında. “Yeter” de demiyorum bu acıya ama. Senin acına da “yeter” demiyorum. Öyle bir korkuyorum ki bundan. Şimdi de hasta oldum ve burnum akıyor. Etrafta peçeteler var ve biraz portakal. Annem eskiden “portakal ye ki hasta olma” derdi. Ben de şimdi yiyorum. Bence hiçbir işe yaramıyor ama… bilmiyorum. Ben… sadece seni bekliyorum, kadın.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı