-Bir aralar-
Gecenin belirsiz bir saatiydi. Öğlen yağmur yağmıştı. Yerler ıslaktı, hatta bu ıslaklık yerleri parlatıyordu. Parlamasına bu kadar gerek var mıydı? Bilmiyorum. Memleketime gidiyordum. Ama gecenin belirsiz bir saatinde araba sürmek beni yoruyordu. Ellerimi direksiyona kenetledim. Bastırdım. Parmak uçlarım beyazladı. Avucumun içi kızardı. Dikiz aynasındaki gözlerime baktım. Boş gözlere. Altları morarmıştı. Uykum vardı.
Yolun kenarlarında bir tabela vardı. Mor, mavi, beyaz ışıklardan oluşan LED’li bir tabela. “Dinlenme tesisleri 5 km” yazıyordu. İyi bir fikir. Arabayı sürdüm bir süre. Farlarımın beyaz ışıkları yoldaki şeritleri gösteriyordu. Belirsiz birkaç dakika sonra dinlenme tesisinin önüne geldim. Arabayı sağa kırdım, tekerleğin gıcırtılı sesi yüzünden dişlerimi sıktım. arabamı park yerine sürmeye başladım. Direksiyonu sağa sola sertçe çevirerek park ettim. Direksiyonu bırakıp arkama yaslandım. Sonra yan koltuğumdaki telefonuma uzandım. Küçük ama işlevli bir telefondu. Açtım. Mavi ışık yüzümü aydınlattı. Gözlerim kamaştı. Sonra alıştım.
Bir mesaj vardı. Karımdan gelen bir mesaj.
“Her kavgada kaçıp gidecek misin?”
Mesaja baktım bir süre. Kolumu kaşıdım. Çok sinirliydi sanırım. Yapacak Bir şey yok artık. Arabanın kapısını açtım. İndim. Kapıyı kapattım. Arabayı kilitledim. Yüzüme arsız bir rüzgâr vurdu. Sanki bir ringde rüzgârla ağır bir dövüş içindeydik. Genellikle rüzgâr kazanıyordu. Resepsiyona doğru yürümeye başladım. Cam kapılar vardı. “İtiniz” yazıyordu. İttim ben de. Her şeyi ittim. İçeri girdim. Eski beyaz floresan etrafı zoraki bir şekilde aydınlatıyordu sanki. Etraf sinekler ve onların pislikleriyle doluydu. Bir adam vardı. Yaşlı ve kilolu. Seyrek sakalları vardı. Adamın önüne gittim. Kır bıyıklarıyla bana baktı. Ben de şöyle dedim:
— Eee, iyi akşamlar. Boş odanız var mıydı acaba?
Adam yorgun ve bitkin bir sesle:
— Var.
Sonra masasına bağlı olan çekmeceyi açtı. İçerisi kâğıtlar ve kalemlerle doluydu. Çekmeceden bir kâğıt çıkardı ve bana uzattı. Üzerinde sayılar vardı. Bazıları yuvarlak içine alınmıştı. Bazıları boştu.
— Bu çizilmeyenlerden birini seç.
Adamın yüzüne baktım. Sonra bunun çok saçma bir hareket olduğunu fark edince kâğıda baktım. 75, 33, 41, 10, 42, 26 ve 19 boştu.
Adama baktım. 41 numarayı parmağımla göstererek,
— Bu olsun.
Adam 41 numaraya baktı. Sonra arkasındaki anahtarlardan 41 numaralı olana uzandı. Şıngırtılı bir ses geldi anahtarlardan. Anahtarı bana uzattı.
— Buyur. Kahvaltı servisimiz yok, duş alabilirsin, havlumuz temiz.
Tek gecelik kalacaksın, değil mi?
Bir anda bu kadar şeyi arka arkaya sayınca garipsedim.
— Evet. Tek gecelik.
— Anladım. Altı yüz lira, tek gece.
Fiyat biraz pahalı gelmişti ama uykum vardı.
— Pekâlâ, kart ile ödeyeceğim.
Adam POS cihazına bir şeyler yazdı. Sonra yandaki eski püskü, ses çıkaran bilgisayarına bir şeyler yazdı.
— Okutabilirsin.
Cüzdanımı çıkardım ve açtım. Köşede duran fotoğrafı gördüm. Daraldım… Kartımı çıkardım ve POS makinesine okuttum. Ses geldi. Sonra çektim. Kahverengi cüzdanıma geri koydum kartımı. Fotoğrafa biraz daha baktım. Parmağımla fotoğrafın kenarlarını düzelttim. En sonunda cüzdanı cebime attım.
Adam bana baktı. Bekledi. Sonra konuştu:
— Onaylandı.
Kısa bir fiş çıktı makineden. Onu da bana verdi. Aldım.
— Teşekkürler. İyi geceler.
Adam umursamazca baktı bana. Sonra isteksizce konuştu:
— Sağol.
Koridorda yürüdüm. Mermerden yapılmış duvarlara baktım. Sonra yere. Gri derzlere. Gri hoşuma giden bir renkti ama hep rahatsız ederdi beni. Merdivenlere geldim. Yukarı çıktım yavaşça. Her basamakta bir şeyler kaybediyordum. Üst kata çıktım. Bir yaşlı kadın vardı. Bana baktı. Yüzünde panik vardı. Sanki beni gördüğü için rahatsız olmuştu. Utanıyor muydu acaba? Ya da sadece benden rahatsız oldu. Sonra odasının kapısını açtı ve içeri girdi. Ne selam vardı ne kelam. Çürümüşüz hepimiz. En sonunda 41 numaraya geldim. Anahtarı deliğe soktum. Döndürdüm. Kapı açıldı. Anahtarı geri çekip içeri girdim. Kapıyı kapattım ve kilitledim. Anahtarı geri almadım.
Ceketimi çıkarıp askılığa astım. Odaya baktım. Eski bir televizyon, beyaz çarşaflı tek kişilik bir yatak, birkaç tane komodin, çekmeceler, sarı ışıklı bir lamba ve bir de banyo vardı. Ayakkabılarımı çıkardım. Sonra yerdeki dandik terlikleri giydim. sararmıştı. Banyoya girdim. Elimi yıkadım. Aynaya baktım. Sakallarım uzamıştı, bu yüzü uzun süredir tıraş etmiyordum. Banyodan çıktım ve kendimi yatağa attım. Tavana baktım. Tavanda kırmızı lekeler vardı. Kan mıydı? Yoksa döner sosu mu? Emin değilim… artık gerek yok bunları düşünmeye. Telefonum çalmaya başladı. Ses askılıktan geliyordu. Telefonum ceketimin cebinde kalmıştı. Bakmak istemiyorum zaten, orada unuttuğum iyi oldu. Tavandaki lekeler kayboluyordu sanki. Karşı odadan bağırış sesleri geliyordu. Sustular. Sonra bir ağlama sesi. Gözlerimi kapattım… Bu dinlenme tesisinin mahkûmu olmuştum. Kaçak bir mahkûm.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı