insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

-Göz kapaklarımın ardı konuşmaya başladı-

Ah yalanlar, ne güzel yalanlar. Yaşıyoruz bunlarla birlikte ama kimin için? Birileri için uğraşıp duruyoruz, en sonunda kendimizi uçsuz bucaksız bir noktada buluyoruz. Aşağı atlanamayacak kadar yüksek bir noktada. Her noktada aynı hikâyeyi yaşıyorum artık. Bozuk plak gibi aynı yer oynayıp duruyor. İnsanlar bana plağı düzeltmem için tavsiyeler veriyor. Sadece plak için değil, her şey için tavsiye veriyor insanlar. Şu ol, bu ol, ol; kendin olma, başkaları ol. Polis ol, bekçi ol, asker ol. O yerde iş yok, haberin olsun. İleride aç kalırsın. Mesleğin olmaz bak. Mesleğim falan olmasın! Bazen kendimi boş bir odada, yatakta yatarken buluyorum. Yıllardır aynı tavana dertlerimi yanıyorum. Kendisi biraz nemli olsa da ve su sızdırsa da aramızda bir samimiyet olduğuna inanmak istiyorum. Bazen o tavandaki lekeler midemi bulandırıyor. Kusmamam gerekiyor. Midemden sesler geliyor ama beynim ona karşı en yetkili kararı alıyor. Bunları anlamak zor geliyorsa önemsemeyin lütfen. Ya da anlamış gibi yapın da yalnız kalmayalım. Ama kalacağız. Sebepsiz şekilde yalnız kalmaya devam edeceğiz. Kendi kendimize yalnız karakterler kuracağız. Çünkü insanoğlu yalnızlığa asla tahammül edemez. Bir sebep aradım yalnızlığa. Sebep. Evet. Bir sebep olamaz mıydı? Vardı. Korkuyordum, delicesine. Neye karşı olduğu fikri, korkunun kendisinden daha korkunç. Ama sinirlenmiyorum. Çünkü öğrendim. Samimiyet diye bir şey yok, hatta şu anda okuduğun bu metin bile bir samimiyet oyunu. Bunu bil.

(Farklı takvim, eski zaman)

Belirsiz birkaç dakika önce bir kavga oldu. Her zamanki gibi aynı kavgalardan bahsediyorum. Kavgalara alıştım, küfüre de alıştım, herşeye alıştım ama yazmaya alışamadım. Alışmak çok zor. Keşke farklı şeyler düşünebilseydim. Şu ana kadar hiçbir özelliğimden nefret etmedim. Her özelliğimi seviyordum aslında: gerçekçi bakış açım ama ona rağmen deli gibi hayal kuran tarafım, normal bir arkadaş çevresi, bazen inançtan kopan, bazen inanca anlamsızca bağlanan tarafım, bazen piyano çalabildiğim hakkında yalan söyleyen tarafım, bazen saçma sapan bir şiir metni yazdığını sanan tarafım. Bazen… aklıma başka bir “bazen” gelmedi. Ne olabilir başka. Hah! Bir tane daha var buldum. Bazenleri kazanmak istiyorum. Kaybedersem ne olacak? Bilmiyorum. Bugün hiçbir şey bilmiyorum. Ama şu da bir gerçektir, kimse kırık şeyleri vitrine koymak istemez ya da kırık bir vitrin istemez. Eski evde buluyorum kendimi. Odama bakıyorum. Etrafta posterler var. Kapıyı açıyorum. Salona gidiyorum. Babam son zamanlarda artan fiyatlardan şikâyet ediyor ya da Fenerbahçe’nin neden şampiyon olamadığı hakkında bana yakınıyor. Ben de onun suratına bakıyorum. Neden baktığımı bilmiyorum. Sonra Ahmet izlediği animeleri gösterip bana anime öneriyor: “Bunu izle, şunu izle, bunu biliyor musun?” Ben de izlemesem bile hepsini izledim diyorum. Sonra beni bir sınava çekiyor, animeler hakkında sorular soruyor, ben de cevaplıyorum. Neden? Emre’nin kişiliğini merak ediyorum; bu adam neden bu kadar üzgün diyorum. Sonra herkesle birlikte bunu konuşuyoruz, teoriler üretiyoruz ve teoriler dönüp dolaşıp bir kız tarafından terk edildiği konusuna geliyor. Başka ne olabilir ki. Her şeyi merak ediyorum ama kapıyı açmıyorum. Kapı da eskiden beri açılmaz zaten. Yalandan gülüyor bana. Haksız değil ama. Kız geliyor, “ben gidiyorum” diyor. “Nereye?” diyorum. “Gidiyorum” diyor. Ben de bir şeylere başlıyorum. Tamam, buna “neden” demeyeceğim. Evin koridorunda yürürken yerler bulanıklaşıyor ve kendimi Aydın-Denizli otoyolunun ortasında buluyorum. Kurumuş otlara bakıyorum, arabalar benimle alay ediyor. Otobüslere bakmak bile istemiyorum, tırlardan korkuyorum. Tırlar uzun yolların efendisidir, kamyonlar ise sağ koldan başka bir şey değildir. Gece yarılarına artık dayanamıyorum. Bildiğim tek şey, nacizane lafların her gece imdadıma yetişmesi. Yine de kusmuyorum, boğazımdan yukarı doğru gelse de yutuyorum. Belki hiç âşık olmadan böyle bir acı yaşamak saçmadır ama ben en saçma şeyleri bile büyük bir ciddiyetle yaptım. Bu beni durduramıyormuş, öyle dediler. Arkama bakıyorum, her şeye şaşıyorum. Yine de önüme dönmüyorum. Bir yere gitmeye gerek yok. bazı gidişlerin dönüşü yoktur, bazılarının ise hiç varışı olmamıştır.

(Aynı saat, farklı zaman)

Uzunca bir süre bekledim. Kimseye açıklama yapmadım. Planlarım gerçekleşmeden birisine açıklamak oldukça tehlikeli bir oyundur. Oyunlardan artık keyif almıyorum. Uzunca bir süredir keyif almıyorum aslında. Sanırım bu “artık” oluyor. Anlatım bozukluğu yaşamaya başladım. Kendimi bile anlatamıyorum. Bankta oturuyorum. Fidan ile sohbetler ediyorum. O olmasaydı ne kadar yalnız kalırdım, kim bilir. Bazı pişmanlıklarımı yalanlarla örtüyorum. Bazenleri bir soytarı kılığında cinayetler işliyorum. Umutla ilgili cinayetler, toprakla ilgili cinayetler, yaşamla ilgili cinayetler, bitmeyen cinayetler. Kafamda bir müzik çalıyor, duyuyormuş gibi yapıyorum. Her zaman oluyormuş gibi yapıyorum. Gerçeklerle alakalı bir şeyler amacında değilim. Beni taşan düşlerimle yalnız bırakın. Kimseyi yanımda istemiyorum. Kimseyi dedim! Terk edin burayı! Kapıyı kapatıp odadan çıktı, herkes bir anda. Odada yalnız başıma kaldım. Odanın duvarları yosun tutmuştu. Belki de çürüyordu duvarlar. İyi işte, kimse beni yargılayamaz artık. Gözlerimin içi kızarıyor yavaş yavaş. Sanki tahta mermerle bir anlaşma imzaladım da insanlar bunu garipsiyor. Saçma birisi olduğumu biliyorum. Kötü değildi. Aynaya bakana kadar. Cioran’ın son anları geliyor aklıma o anda. Aynada ondan başkası yok. Aklıma başka neler geliyor? Kaybedilen şeyler, doğru başka ne olabilir ki. Toprak kokusu insana huzur verir diyorlar. Yalan. Ellerime bulaşmıştı bir kere. çıkmadı. Bazenleri toprağın üstünde ağlarken buluyorum kendimi. Bazen yerlerde yuvarlanırken buluyorum kendimi. Kendimi sürekli bir durumun içinde buluyorum. Kendimi hiçbir zaman bir olayın içinde bulamıyorum. Durum hikayelerine hapsolmuş gibi hissediyorum artık. Şimdi müziği değiştireceğim. Dans edenleri izleyeceğim. Merak etme Fidan onlar şimdiden dans etsinler. Müziğin en güzel yeri bize denk gelecek. Bunu unutmayın sakın.

(32 Ağustos)

Odamdan çıktım. Koridora baktım. Kimse yoktu. Ben de sokağa inmeye kararlıydım. Koridorda yürüyorduk ama sonu gelmiyordu. Devam ettikçe ediyorduk, Hep birlikte yürüyorduk. Sağıma baktım, duvar vardı. Soluma baktım yine duvar vardı. Nereye bakacağım ben? (yukarı bakmadım.) Önüme baktım. Koridor tahta parkelerle doluydu. Koridorda hiç ışık yoktu, köşe başları alkol kokuyordu. Ben de kaldırım taşlarını aramaya başladım. Sürekli bir taşın peşinden koşmaktan bıktım aslında. Fidan’ın peşinden koşuyordum bu sefer. Arkama bakmadan. O ise yürüyordu. Koşmama rağmen yetişemiyordum. sigara yüzünden. Şu anda sigara içmek istiyordum. Sigarayı bırakmak da istiyordum ama sigarayı bırakırsam kilo alabilme ihtimalinden korkuyordum. Bırakmazsam da ağzım kötü kokmaya devam edecekti. Ben de devam ettim. Koridorun tahtaları arasında gıcırtılı bir ses vardı. Kürsüye çıkıp bağırarak bir türkü söylemem gerekiyordu. Lisede de az türkü dinlemedik yani. bu işlerden anlıyorum. Kalın bir tahta gördüm, “kalın mı?” Evet. Kalın sesli bir adamdan, Köroğlu’na benzeyen bir türkü dinliyorum. Adamın sesi geceyi büküyor sanki. Bir hemşirenin evinin önünde ağlıyorum. Nöbet çıkışı ışıkları yanıyordu. Kendimi yerden yere vurarak ağlıyordum bende. Konudan konuya atlıyorum, Fidan. Kafanı karıştırdığım için özür dilerim. Seni de terapistim belledim. Belki de Ay’ı siyaha boyamak oldukça iddialıydı. Kabul ediyorum. Siyah saçlı kadınları görünce dayanamıyorum. Kafam dağılıyor. Bu kadar dürüstlük iyi bir şey değil. İnsan saklanacak yer bulamıyor. Ama dürüst olmak da bir kaçış biçimidir. Kedinizi onurlu sanmayınız. Öyle değil mi, Fidan? Cevap gelmedi. Üzüldüm ben de. Başımı yere eğdim. Koridorda yürümeyi bıraktım. Arkama bakmaya başladım. Sonra Fidan şöyle söyledi: “Öyle Davut. Öyle.” Kafamı kaldırıp önüme baktım. Yürümeye başladım. Tahtadan yapılmış bu yolda yürüyordum. Tek bir kibritle yanacak bu yolda. Yol dediğim şey de hep aynı yere çıkıyordu zaten. Uykum var, hem de çok uykum var. Noktayı fazla kullanıyorum belki ama nokta bana ait değil. Korkunç bir güç bana zorla nokta koyduruyor. Beni sınırlıyor. Elim de olsa sabaha kadar virgüllerle sohbet ederim. Onlarla kahve içerim. Ama elimde değil. Elimden hiçbir iş gelmiyor. Hem de hiç.

(13. Ay)

Bomboş bir çölün ortasında baykuşlardan kaçıyorum, deli gibi koşuyorum, tutunacak bir şeyler arıyorum; şu an kimse beni durduramaz, ölmek istemiyorum, yaptığım şeyleri silmek de istemiyorum ve Fidan da bana hiç yardımcı olmuyor, ayağım kuma saplanıyor, kumla doluyor ayakkabım, bağcıklarım açıldı galiba, çok yakınlar, her adımda biraz daha yavaşlıyorum, nefesim kesiliyor, arkama bakmaya korkuyorum, ne yapacağım ben? Yardım edin, bana yardım edin!

(Son günlerin başı)

Kırmızı bir ışığın önünde ağzıma bir kürdan aldım. Dokuzuncu kez duydum aynı kahkahayı. (Kahkaha istem dışıdır; bir anda olur, istemeden olur.) yedinciden daha sesliydi ama. Seslerinde bir hafızası varmış meğersem. Duyuyorsun ama farklı yankılanıyor. Çok yankılı bir gün geçiriyorum ve bu illet müziğin en kötü yerinde beklemekten yoruldum. Tek başıma kaldım. Bunu sürekli söyleyeceğim. Bu benim kaçış cümlem. Metafor uydurmak ya da ağlıyormuş gibi yapmak da benim kaçış biçimim. Kör topal yalanlar fazlaca arttı. Sabaha kadar yazdım belki de. Bıraksanız günde yüz sayfa yazarım. Bunu deyince aklıma önsözler geldi. Önsözlerin adamı… Oğuz Atay önsöz yazılacak bir adam değilmiş. Haklı mı sence, Fidan? "Bilmiyorum," dedi Fidan oradan. Ben de başımı salladım. Ben de bilmiyorum aslında. Ona güvenmek istiyorum ama pek de sözüne güvenilecek adam değil. Olsun. Böyle güzel değil mi Fidan? Kör topal yalanlarla yaşamak. Hep birlikte. Ne kadar da güzel bir şey, öyle değil mi? "Öyle" dedi Fidan. Ben de masadan kalktım. Kalemimi ve kağıdımı elime aldım. Gözüme yaklaştırdım kalemi. kalemleri hiç sevmiyorum; aklıma sürekli lise yılları geliyor, çok yorucu bir şey bu. Beni anlıyorsun, değil mi? Anlıyorsun bence. Ben de kendimi anlıyorum. Birazcık. Ama yine de anlıyorum. Onların lideri olmam gerekiyor. Taşan düşlerle birlikte yürümekten bahsetmiyorum. Onlara tasma bağlamak zorundayım. Alt geçitlerde içmekten de vazgeçmeliyim. Hastaneye gittim bu yüzden geçen gün. Siyah saçlı hemşireye baktım. Sonra tuvalette musluğa bakarak ağladım. Kan aldırmam gerekiyordu ama yapamadım. Delinmekten korkuyorum. Fikirlerim çalınıyormuş gibi hissediyorum. Zaten kan alınsa da sonuçlar hep "normal". Buna dayanamıyorum. Ben özel birisi olmak istiyorum, Fidan. Ben çok özel birisi olmak istiyorum. Ama sadece bir kişi için. İşe biraz daha gitmezsem kovulacağımdan eminim. Şaka, şaka; ben kendi işimin patronuyum zaten. Yazıyorum ya, o yeter işte. Web siteleri tasarlıyorum. Annemin tabiriyle "İnsanları kandırıyor bu siteler. Organ mafyaları kurmuş bu siteleri." Bir gün organ mafyasını getirip anneme göstereceğim ve "Anne, bak, organ mafyası" diyeceğim. Organlarım çıkacak gibi hissediyorum artık. Sanki akciğerlerim ağzımda atıyor ve yüksek sesle telefon bakılmasından rahatsız oluyorum. Aslında gözlük takmayı birazcık seviyorum. Bunlar okulda durup edebiyat hocasının durmadan Nazım Hikmet yazdırması kadar saçma olabilir belki de. Belki de büyük resme odaklanmaktan küçük resmin değerini unutmuşuzdur. Yıllardır dönen o büyük resim klişesinden uzaklaşıp sadece gökyüzüne bakıp mutlu olamaz mıyız?

(Aynı kağıt, bilmiyorum)
Bir giriş düşünüyordum. Gerçekten. Ama bulamadım. Aslında çok fazla tevdi metni yazdım sana ama... bilmiyorum, sanırım şu anda ne diyeceğimi bilmiyorum. Hiçbir zaman tam olarak bilemedim zaten. Geceden beridir yazıyorum, sırf seni tevdi etmek için. Komik. Biliyorum... Birisini tevdi etmek için neden bu kadar uzun bir şeyler yazıyorum? Bunu merak ettin mi? Etmedin, değil mi? Neden edesin ki. Senin hikâyende bana bir harf yok. Puntolar arası kayıp bir... ne denirdi ona ya? Bekle, bulacağım. Hah! Buldum. Rıhtım. Evet, senin hikâyende puntolar arası kayıp bir rıhtımdan farkım kalmadı sanırım. Ama sorun bendeydi bu sefer. Her zaman bendeydi. Ya da ben insan gibi düşünüyordum. (Gerek de yoktu buna.) Olsun.

(Dakikalar sonrası)

Sanırım inkisâr hâlindeyim.

(Yoruldum)

(Son saat, son an)
Sonunda bu şeylerin sonuna geldim. Uzunca bir süredir el sürmedim bunlara. Dışarıdaydık günlerdir. Karşımıza reklam panoları çıkıyor, kaldırımlarda ağzımda kürdan ile geziyorum. Yeşili taklit eden ağaçlara bakıyorum. Kulağımda çalan müziğe ayak uydurmak için zamanı bekliyorum sadece. Meselenin anlamak olduğunu ben de biliyorum aslında. Birden fazla gruba giriyorum, sonra da bakıyorum. Kendisini sürekli kötüleyen Azerbaycanlı bir ressam ile tanıştım. Bazenleri konuşuyoruz. O kadar. (Bence resimleri güzel.) Acaba ondan bahsettiğimi öğrense bana sinirlenir mi? (Sinirlenmedi.) Burası benim için bir hücreye döndü, Fidan. Fidan bana baktı, yüzünde yine aynı gülümseme vardı. Güve kadardı ama teni yine bembeyazdı. Acaba bizimle bir akrabalığı var mıydı? Bunu merak ediyorum ama bunun için bir adım atmak istemiyorum. Bir görüşmem var ve ileride büyük bir mahkemem var. Zaten kaybettim ama düşene tekme vurmak bizde kanun. Yapacak bir şey yok artık. Çayın Azerbaycan'la ilgili olduğunu düşünmeye başladım. Bakü'nün rüzgârları sert esiyormuş. Etraf asılsız kişilerle dolu. Bana bakıyorlar isteksizce. Yukarıdan gelen bildirime bakıyorum bende. Yine bir teklif görüyorum, sinirleniyorum. Ama son anlardayız. Bastığınız yerlere dikkat edin. Mayınlar olabilir ya da görünmeyen çukurlar. “Bütün cinayetlerim yüzünden pişmanım, Hakim Bey” diyeceğim ama bir cinayet hariç. Pişmanlığıma karşı bir umudum kalmadı zaten. Daha sonra masaya oturdu Fidan. Ayaklarını sallamaya başladı, bir ileri bir geri. Ona bakmadım, bakıyormuş gibi yaptım yine. Çünkü! Daha önce de demiştim, yine diyorum, hep diyeceğim. “Samimiyet diye bir şey yok, hatta şu anda okuduğun bu metin bile bir samimiyet oyunu. Bunu bil.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı