Zindanın içindeki garip his ve o ağır, küflü sessizlikler saniyelerce uzamaya devam ediyor.
Meşalenin ışığında karşımdaki veliahtın yüzündeki o asil kibrin ve acıma duygusunun nasıl yok olduğunu izliyorum. Nefes alış verişleri belirgin bir şekilde hızlanıyor, omuzları yavaşça çöküyor. Eli demir parmaklıklardan yere sertçe düşüyor. Cidden... Bu an kibrimi aşırı okşuyor.
"Kuzey sınırı ha?" diye yankılanıyor cılız sesi. "Sen... Senin bir hiç olman gerekiyorken... Zindanlarda hayatını geçirmiş bir köleyken... Açlıkları nasıl bilebiliyorsun?"
Yani... Kısmen haklı diyebilirim. Bu bedenin eski sahibi cidden araştırmayı seven biri olsa gerek. Tanıdıklarından öğrendikleri sayesinde bu bilgileri bilebiliyorum.
Hafifçe gülümsüyorum. Kurumuş dudaklarım tekrardan patlasa da gram umursamadan zihnimdeki tarih arşivinin kapılarını açıyor ve içine dalıyorum.
"Babanın dalkavuk danışmanları yok mu ama," diyorum alaycı bir tonda. "Sırf asil bir soydan olduklarından ve ellerinden üç beş kıvılcım çıkabiliyor diye o masada oturan dalkavuklar ordusu. Onlar işleri ve işleyişleri bilmezler. Rakamları okumaz, alt tabakayı umursamazlar. Onlar sadece babanın kibrini okşamak için birer araçlar." Yoruluyorum ve karşımdaki demir parmaklıklara yaklaşarak parmaklıklara dayanıyorum. "Kış yaklaşıyor. O büyü taburlarınız dondurucu soğukta yitip gidecekler. Lojistik hatlar çöktüğünde ve düşman saldırısı yediğinde askerleriniz önce atlarını sonra..." hafifçe duraksıyorum ve gülümsemem daha da artıyor. "Kıh kıh. Birbirlerini yiyecekler."
Suratımı alaycı bir şekilde asıp dudaklarımı büzüyorum.
"Ve o altın varaklı imparatorluğunuz, içeriden kendi adamları sayesinde, bizzat baban sayesinde boğulup YOK OLACAK!"
Bu kadar konuşmak cidden bu cılız bedenimi inanılmaz yordu. Eski hayatımdaki bedenim olsa... Hayır durmamalıyım, konuşmalıyım. Devam etmeliyim.
"Peki... Sen ne yapıyorsun? Sistemin yozlaştığını ve çürüdüğünü bile bile göz yumuyorsun. Kendi ailenden bile iğreniyorsun." O an aklıma bu bedenin eski sahibinin bir anısı geliyor. Bu bedenin eski sahibine cidden minnettarım. Aynı benim çocukluğumdaki gibi her olayı araştırmış ve şu anda işime yarıyor!
"Ama gidip etrafta 'Belki tahta geçebilirsem düzeltirim' deyip ipek elbisenin içinde korkak korkak oturuyorsun."
Parmaklıkların dibinden yerde yığılmış çocuğa doğru eğiliyorum. Ne kadar canımı acıtsa da.
"Sana bir şey söyleyeyim mi? Düzeltemeyeceksin. Bir ülkeyi kurtarmak için önce kana bulanman gerekir." Ah, ah... Aynı Cao Cao gibi konuşuyorum ha? Çöken bir imparatorluğun o Konfüçyüsçü ikiyüzlüleri kılıçtan geçirirken kesin o da benim gibi bir kibir hissetmiştir!
Şu an karşımdaki çocuk prensin neler hissettiğini tahmin edebiliyorum. O soğuk gerçeklik insanın kafasına bir kere yapıştı mı asla geri bırakmaz. Sanki dilinizi soğuk demire değdirdiğiniz gibidir.
Ellerini kaldırıp demir parmaklıkları kavrıyor ve başını eğiyor. Az önceki merhametli kurtarıcım gitmiş yerini karanlıkta yolunu kaybetmiş çaresiz bir velet almış gibi.
Cidden tarih bilgimin bir başka dünyanın prensine baş eğdirecek kadar tehlikeli olduğunun farkında değildim. Hayat cidden garip.
"Ne yapmalıyım?" diye fısıldıyor. Sesi taşların arasından kulağıma sekiyor. Yalvarır gibi bir sesi var. Başını kaldırıp o yaş dolu gözlerle bana bakıyor. "Onları durduramıyorum... Durduramam da. Çöküşü izlemekten başka bir şey yapamam." Yüzünü daha da büzüyor ve gözlerinden fazlaca yaşlar akıyor. "Lütfen... Bunu durdurmanın bir yolunu biliyorsan lütfen... Bana yapmam gerekeni söyle."
Ah... Cidden burada biraz üzülmedim desem yalan olur. Şu anda bir çocuğu ağlatıyorum. Neyse, kibirli ve bir şey beceremeyen bir soylu olduğundan hak ettiğini düşünerek kendi vicdanımı rahatlatabilirim herhalde.
Gözlerimi kapatıyorum ve derin bir iç çekiyorum. Ciğerlerime dolan o kan ve pis küf kokusu cidden anlık olarak güzelmiş gibi geliyor. Oltamdaki yem bir balık tarafından sadece yenilmedi. Resmen balık kucağıma, sandalıma atladı.
"Ayağa kalk, prensim," diyorum soğuk sesimle. Bu ses beni bile ürpertiyor. "Sana yalan söylemeyeceğim. Yeni bir dünya veya bir ütopya kurulamaz. Bu imkansızdır. Kursan bile zaman er ya da geç onu yıkacaktır. Biz bu üzerinde durduğun devleti yıkacağız. Kökleri ve başları keseceğiz. Senin asil kanın ve o bir işe yaramayan unvanın bizim bayrağımızın asil renkleri olacak..."
Biraz eğilip demir parmaklıkların arasından kollarımı geçiriyorum ve prensin ipek yakasını kavrayarak havaya kaldırmaya çalışıyorum. Onu kanlı yüzüme doğru çekiyorum.
"Benim bu zihnim ise bu imparatorluğun sonu olacak. Şimdi prens, o merhemi yerden al ve yaralarıma sür. Hayatta kalmamı sağla. Yoksa benim aklım olmadan sen şimdi bir ölü olursun."
Yakasını tuttuğum parmaklarımı yavaşça gevşetiyorum ve yere düşüyor prens. Bir anda kafasını bana çeviriyor.
"Tamam, yapacağım," diyor.
Bir anlık el hareketiyle demir parmaklıklar gözlerimin önünde bükülüyor. Cidden, bu büyü de ne böyle? Bunu mu reddettim ben? Neyse, bana zekam yeter de artar.
Geriye doğru çekiliyorum girmesi için. Yan taraftaki ahşap kutuya doğru yaklaşıyor prens ve içini açıyor. Kutuyu açtığında naneli sakızı andıran bir koku alıyorum. Bu küf kokusuna nane kokusu karışınca amma da iğrenç oluyor.
Merhemi içinden alıp kapağını açıyor. Yere yatıyorum ve merhemi sürmesini bekliyorum.
"Acıyacak..." diye mırıldanıyor, sesi hala titrek. Gözlerini bedenimdeki kırbaç yarasından ayırmaya çalışsa da dokunduğundaki iğrenişlerini merakla bekliyorum. Yani ben bile dokunduğumda iğrendim.
Titrek parmakları göğsümdeki yaraya merhemle dokunduğu an beynim resmen alev almaya başlıyor. Yakıcı bir acı derime sanki kezzap sürüyor da eriyecekmişim gibi. Çenemi inanılmaz bir şiddetle sıkıyorum. Dişlerimin gıcırtısı zindanın duvarlarından yankılanıp kulağımı tırmalıyor. Acıdan gözlerim kararsa da tek bir inilti bile çıkarmıyorum ve prensin o acı dolu yüzünü izlemek istiyorum.
Yüzüne baktığımda kusacakmış gibi bir yüz ifadesi var. Umarım üzerime kusmaz.
Merhem derime olabildiğince hızlı nüfuz ediyor ve kanayan yaralarım da yavaşça kapanıyor. Bu... Bu ne kadar da işlevsel böyle. Hileli bir dünyadayım resmen. Umarım burada da izmarit suyundan ölmem.
"Şey... Kana bulanmaktan, kelle almaktan bahsettin..." diyor fısıltıyla, gözlerini gözlerime dikiyor. "Yani, sen burada kilitlisin. Yarın babamın astları senin ölüm fermanını imzalayabilir. Kaçmalısın. Seni kaçırabilirim. Yeni topraklara gidebiliriz."
Göğsümdeki dayanılmaz acıya rağmen gülümsüyorum. Dudağımdaki yara patlıyor ve sıçrayan kan prensin yüzüne çarpıyor. Kafasını diğer yana çevirse de yüzüne artık ilk kan bulaştı.
"Kaçmak? Yeni bir krallık inşa etmek için ağaç kesip ev mi yapacağız prensim?" Başımı iki yana sallıyorum. Dudağımdaki yara cidden büyük, etrafa kan sıçrıyor. "Ben var olan tahtı istiyorum. Başka yer kurmaya gerek yok. Hem bu yıllar sürer."
Aslında Mao Zedong gibi kırsaldan şehirleri de kuşatabiliriz. Hmm...
Dudağımdan sıçrayan kanı yüzünden silmeye bile cesaret edemiyor. Bu çocuğu bir imparator yapmamız lazım. Acı görmesi, sefalet görmesi lazım.
Merhemin etkisiyle biraz dinçlik de kazandım. Yerden destek alıp prensle aynı hizaya geliyorum. O meşale ışığının ardından yüzümün nasıl bir ifade aldığını bilmesem de, oldukça tiksinç olduğunu tahmin edebiliyorum.
"Bak, bahsettiğim lojistiği çökmüş, korunmayan, insanların açlıktan kıvrandığı sınır şehirlerine gideceğiz." Her kelimemin üzerine basa basa konuşuyorum. "Baban sarayında şarap içip büyü taburlarının asaletine kapılmış salaklığıyla küçük şehirleri ve taşraları umursamaz. Onun gibiler için sınır şehirleri haritada bir çizgiden ibaret. Biz oralara gideceğiz."
"Ne?" diyor şaşkınlıkla. "Ama... Oralar kaos dolu diye biliyorum. Haydutlar, paralı askerler, sürgün suçlular-"
"Bak, işte tam bu yüzden! Kaos nerede biz orada!" diyerek lafını kesiyorum. "Sarayın ipeklileri savaşmaktan zerre anlamazlar. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar, açlıktan kıvrananlar bilirler savaşı. O sınırlardaki çaresiz haydut piçleri toplayacağız! Büyüleri yok belki amma onların babanın büyülü taburlarından daha güçlü olduklarından eminim."
Parmaklarımla tekrar onun yakasını kavrıyorum ve daha sert bir şekilde kendime doğru çekiyorum.
"Ve sonunda," diyerek fısıldıyorum, dudaklarıma tekrardan o iğrenç gülümsemeyi takıyorum. "Bu gece fareler gibi kaçacağız bu başkentten, saraydan. Sonra geri döneceğiz buraya. Koçbaşlarıyla hem de! Biz sıfırdan bir şey yaratmayacağız prensim. En dipten en yükseğe çıkacağız!"
Yakasını sertçe bırakıyorum ve geriye doğru savruluyor. Yüzündeki ifade dehşetten daha derin bir anlam taşıyor. Ama artık birkaç dakika öncesi gibi yüzünde çaresizliği gram göremiyorum. Hayatında ilk defa 'amacı' tadan bir yüz ifadesi var şu an bu çocukta.
"Şimdi... O kıçını kaldır. Bana birkaç tane kirli paçavra getir ve beni burada döv. Yüzümü tanınmayacak hale getir ki beni tanımasınlar. Ben de seni tanınmayacak hale getireceğim. Yanına tüm paranı al. Hadi! Fetih yapmaya gidiyoruz!"

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı