insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Sabahın kemik sızlatan soğuğu, sönmüş kamp ateşinin küllerini etrafa savuruyorken, kaburgalarımdaki ağrılara dayanamayıp gözlerimi açıyorum. Bu acı gözlerime uyku getirmiyor.

Sabah atın eyerlerini düzeltirken herkes sessiz. Prensimiz dünkü aptal asilzade triplerinden sonra tamamen içine kapanmış bir kaplumbağa gibi. Geçirdiğimiz onca geceye rağmen Diake ve Rino ise hala bana her an boyunlarından onları asacakmışım gibi bakıyor.

Atımın yanına yaklaşıyorum ve eyerin altındaki deri keselerinden birini çıkarıyorum. Prensin birikmiş altınları bunlar. Keseyi bir güzel avucumda tartıyorum. Altının o ağır hissi... Tarih boyunca imparatorlukları yıkan ve yaratan yegane tanrı...

Arkama dönüp keseyi Diake'nin göğsüne doğru hızla fırlatıyorum. Elemanın refleksleri o kadar iyi ki keseyi havada yakalıyor. İçindeki altınların şıngırtısı ise tüm ormanı alevlendirecek seviyede. Diake'nin ise uykulu gözleri parlıyor.

"Bu... Bu çok fazla..." diyor Diake.

"O sen istediğin gibi harca diye değil köpek," diyorum soğuk bir sesle. Geri dönüyorum ve atımın eyerini yerleştirmeye koyuluyorum. "Şimdi iyi dinle Diake. Sen ve Rino bizimle şehre gelmeyeceksiniz."

"Bi- Bi- Bizi Ö-Ölüme mi ter-terk edi-ediyorsunuz?" diyor Rino.

Derin bir nefes alıyorum ve onlara dönüyorum. "Niyetim o mu sence Rino? Ölmenizi istesem gırtlağınızı şimdiye kesmiştim. Az kafanı çalıştır. Sizin göreviniz başka."

Diake kesenin içini açtığında gözlerini o altının ışıltısından alamıyor.

"A- Ne yapacağız bununla?" diyor Diake.

Gülümsüyorum. Aklıma MS 184'deki Sarı Sarıklılar İsyanı geliyor. Açlık çekenleri tek bayrak altında toplamak her evrende aynı.

"Senin gibi açlıktan geberenleri toplayacaksınız. Onlara bu imparatorluğun ne kadar pislik olduğunu hatırlatıp yanınıza çekeceksiniz ve Yüce Veliaht Prensimizin onlara sıcak bir kap yemek vaat ettiğini söyleyeceksiniz," diyorum. Elimi havaya kaldırıyorum ve işaret parmağımla göğü işaret ediyorum.

"Ancak o altınlar onlar için sadece göstermelik. O altınların asıl amacı ormanın en derinliklerine inip ordu yönetebilecek kabiliyetli komutanlar bulmanız için."

Diake'nin gözlerindeki şaşkınlık yerini yavaşça vahşi bir parıltıya bırakıyor. Amacımı net bir şekilde anlamışa benziyor.

"Toplanma yerimiz burası Diake. Tüm orduyu buraya toplayacaksın. Olağandışı bir şey olmazsa birkaç güne buraya uğrayacağım. Anlaşıldı mı?"

Diake başını şiddetle sallıyor ve bir anda yere eğiliyor. Altın ve ona vaat ettiğim gücün sarhoşluğuna bürünmüş gibi.

"Anlaşıldı Lordum! Bana güvenin, size en vahşi adamları takdim edeceğim," diyor Diake. Bu itin ağzından takdim gibi bir kelime çıkacağını hiç sanmazdım.

Diake ve Rino ağaçların arasından yavaşça kaybolurken, prense dönüyorum.

"Atına bin. Gidip bir şehre bakalım."

Öğlene doğru yaklaştığımızda, ormanın bitiminde devasa bir şehir beliriyor.

Zihnimde, kitaplarda ve Çin'i gezdiğimde gördüğüm ihtişamlı saraylar beklerken manzara tam bir çöplük! Yüksek duvarları var evet amma... Ahşap kapıları çürümeye başlamış, surların bazılarında askerden eser bile yok.

Burası savunma hattı değil, çürüyen bir imparatorluğun iltihabı.

Şehrin kapısına yaklaştığımızda, üzerinde paslı zırhlar olan, uykusuzluktan ve ucuz iğrenç bir şaraptan gözlerinin altı morarmış iki muhafız mızraklarını uzatarak yolumuzu kesiyor.

"Hey, hey! Dur!" diye bağırıyor sağdaki muhafız, atımın üzerinden bile ağzındaki leş gibi içki kokusunu alabiliyorum.

"Şehre girişler vergiyle! Kişi başı iki gümüş. Yoksa hadi naş naş!"

Prens atıyla adamın üzerine yürüyecekken atımla hafifçe onun önüne geçiyorum.

Muhafızın gözlerine dik dik bakıyorum. Sınır kapılarında bu pislik rüşvetçilerin koca bir devleti nasıl içerden yedirdiğini satır satır incelemiştim. Koca Ming Hanedanlığı bu asalaklar yüzünden yıkılmıştı.

Cübbemin içinden, Diake'ye verdiğim keseden ayırdığım bir altın çıkarıyorum. Altının güneşteki parlayışı bu iki aptalın sarhoşluğunu hemen gideriyor.

Sikkeyi onun göğsüne doğru fırlatıyorum.

"Biz tüccarız," diyorum, sesimde hafif bir hırıltı var. "Ve sessizliği çok severiz. Anlarsın ya muhafız, malımız değerli. İçeride soru sorulmasını istemeyiz."

Muhafız hemen altını dişliyor, gerçek olduğunu anladığında yüzündeki o sorgulayıcı bakışlar yerini bir sırıtışa bırakıyor. Mızrağını hemen kenara çekiyor ve eğiliyor.

"Elbette, elbette efendiler! Hoş geldiniz! Sınır taburunun askerlerinden uzak dursanız yeterlidir. Onlar bugünlerde birazcık... Gergindir yani. Geçebilirsiniz!"

Atıma hafifçe vuruyorum ve sınır kapısından prensle birlikte geçiyoruz. Atımı prense yaklaştırıyorum ve kulağına doğru fısıldıyorum. "Bak prens. Kokuşmuş rüşvetçi imparatorluğuna hoş geldin!"

Şehrin iç kısımlarına ilerledikçe, burnuma çarpan sidik ve dışkı kokusu midemi bulandırmaya başlıyor. Sınır şehri dense aklıma ticaretin ve askeri gücün kalbi gelir. Ancak burası ölümü bekleyen bir hastanın nefesleri gibi.

Sokaklar bir labirenti andırıyor. Yol kenarlarında soğuktan birbirine sarılarak ısınmaya çalışanlar mı dersin kemikleri sayılan çocuklar mı dersin... Cidden, biraz üzülmüyor değilim...

Soluma, prense göz ucuyla bakıyorum. Çapulcu pelerinini burnuna kadar çekmiş dehşet içinde etrafı izliyor. Sarayda "HALKIMIZ HUZURLAR İÇERİSİNDE" yalanlarının gerçekliğiyle ilk defa yüzleşiyor. O sadece devletin soysuz bürokratlarla dolu olduğunu, halkın da sefa içinde yaşadığını sanıyorken...

"Gözlerinizi kaçırmayın prensim," diye mırıldanıyorum.

Agh... Kaburgalarımdaki iğrenç batma hissi asla geçmeyecek mi tanrım?

"Babanın eserine iyi bak babasının oğlu. Yüce imparatorluğunun temelleri bu işte."

Prens cevap vermeye tenezzül bile etmiyor. Yutkunduğunu görebiliyorum.

Ana caddeden sapıyoruz ve daha az sefil görünen, kapısında "Kırıklar Boynuzlar" yazan bir hanın önünde duruyoruz. Atları da handa çalışan bir çocuğa birkaç bakır sikkeyle emanet ettikten sonra içeriye dalıyoruz. Hanın içi dışarıdaki soğuğa tam tersi olacak şekilde sıcak ve ağır bir şarap kokusuyla süslenmiş durumda. Köşelerde sızmış tüccarlar, fahişeler ve sesi bir o kadar yüksek birkaç yerel armalı muhafız...

Ancak benim dikkatimi çeken ne onlar ne de hayatımda gördüğüm tüm güzellerden daha güzel fahişeler.

Dikkatimi çeken hanın en karanlık köşesinde, yerel muhafızların aksine, üzerlerinde tertemiz kızıl zırhlar olan üç asker sessizce oturuyor. Önlerindeki biralar tamamen dolu ve etrafı gözlemliyor gibiler. Elleri kabzalarının üzerinde duruyor.

Adımlarımı yavaşlatıyorum. Diake obur sınır taburu komutanının askerleri aç bıraktığını söylemişti. Ancak bu üç adam... Bunların bu kaliteli handa ne işi var? Her an kan dökmeye hazır önlerindeki biraları bile içmeyen hazır disiplinli canavarlar... Ortada bir tutarsızlık var.

Han sahibine yaklaşıyorum. Hafif şişman ve yağlı bir önlüğü var. Kurnaz gözlerle bizi tarıyor. Prensin yürüyüşü dikkatini çekmiş olmalı. Hay.- Bu soylular yok mu? Yürüyüşleri bile bir değişik!

"İki kişilik sıcak bir oda," diyorum ve tezgaha az önce bozdurduğumuz altının gümüş parçalarını bırakıyorum. "Ve masamıza bir testi şarap ile sıcak et."

Han sahibi bir hışımla attığım gümüşleri alıyor ve önlüğünün cebine koyuyor.

"Hemen efendim. Bu dondurucu soğukta Kırıklar Boynuzlar en iyi yerdir!"

"Öyle mi?" diyorum, ses tonumu alçaltıyorum ve ona doğru eğiliyorum. Köşedeki üç kızıl zırhlı askeri işaret ederek. "Ticaret yolları kapanmamış mıydı? Sınır taburunda obur bir komutan olduğu söyleniyordu. Ama bu adamlar pek... Pek öyle gözükmüyor."

Han sahibinin yüzündeki o tatlı sırıtış bir anda kayboluyor, hızla dibime giriyor ve askerleri işaret ettiğim elimi tutuyor.

"Siz buralı değilsiniz efendim, belli. Onlar eski dedikodular. O obur görevden alındı. Başkent buradaki isyanı fark etmiş olmalı ki yeni bir komutan atadı."

"Ne?" diyorum, sesimi alçaltamayarak.

"Sesini alçalt, alçalt! Buraya Kızılların Generali Ri Meng'i gönderdi."

Zihnimde her hamleyi kusursuz planladığım ve imparatorluğu mat ettiğim satranç tahtası bir anda kırılıyor. Ri Meng. Bu bedenin eski sahibinin anıları aklımda canlanmaya başlıyor.

Han sahibi yutkunup devam ediyor: "O yozlaşmış falan değil! Kişisel erzaklarını bile askerleri için satıyor! Askerleri onun için sonsuz ölüme bile yürür. O üç adamı görüyorsun ya? Onlara ters bir laf ederseniz size acımazlar. General de bir şey demez!"

Geriye doğru bir adım atıyorum. Başım dönüyor ve bayılacakmışım gibi hissediyorum. Han sahibinin eline bir gümüş sikke sıkıştırıp prensle bize gösterilen masaya doğru ilerliyorum. Beynim alevler içerisinde.

Karşımdaki komutan beklediğim gibi bir aptal ve şişman biri değil, tam bir savaş kurdu! Beklenmeyenin beni bu kadar sarsacağını bilemezdim.

Prens masaya oturduğunda yüzümdeki gergin ifadeyi fark etmiş olacak ki:

"Bir sorun mu var?" diye fısıldıyor.

Dudaklarıma her zamanki ukala sırıtışımı yerleştirmeye çalışıyorum ama olmuyor. O kusursuz satranç tahtamı bu dünyanın gerçekliği yok etmişti. O başkentteki yozlaşmış adamlar tamamen aptal değillermiş.

"Yok... Yok bir şey prensim," diyorum ve önüme konan testiyle ahşap bardağı doldurup koca bir yudum alıyorum. Boğazım yanmaya başlasa da umursamıyorum.

"Sadece- Sadece satranç tahtamızdaki rakibimiz, beklediğimizden biraz daha zeki çıktı."

Elimi çeneme götürüyorum ve masaya doğru eğiliyorum.

"İşler şimdi daha da eğlenceli olacak."




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.