insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yozlaşmış bürokratların ve savaş görmemiş generallerin başkentinden çıktığımızda, o leş gibi havası artık ciğerlerimden tamamen kazınıp temizleniyor. En azından şimdilik özgür gibiyiz.

Şehrin dış hatlarındaki varoşlardan çıkmamız çok da uğraştırıcı değildi. Şu saatte kimse çıkmadığından bizi sorgulayacakken, prens o artık kirlenmiş elleriyle bir altın verdiğinde, muhafızlar önümüzde köle gibi hemen kapıyı açtılar. Prens de paraya kıyıp altımıza iki tane gıcır gıcır, biri beyaz, biri siyah zıpkın atlar çekti. Eyerlerin kenarında duran, meşale ışığının yansımasıyla ayna gibi duran iki tane de kılıç çektik. Prensin dediğine göre büyülü kılıçlarmış.

At tüccarı ve demirci yüzümüze garip garip baksa da, para her kapıyı açtığı gibi bu kapıyı da açtı.

Şimdi ise ormanın derinliklerinde, sınır geçidine giden temiz yollardayız.

Gece o kadar zifiri ki, atın yelesinden ötesini zar zor seçebiliyorum. At her beni sarstığında aşağıdan yukarıya doğru vuran bir zonklama var. Cidden... Bu acıya dayanamıyorum.

Kendi dünyamda o monitör ışığı ve ergonomik sandalye bana lütuf gibi geliyor şu an.

Prens yanımda dimdik durmaya çalışsa da, onun tir tir titrediğini ve onun da soğuğa dayanamadığını görebiliyorum. Bir eliyle atı kontrol ediyor, diğer eliyle de eyerdeki yeni kılıcının kabzasına sımsıkı sarılmış şekilde.

Aslında prensin altınlarla döşenmiş güçlü bir kılıcı varmış amma ben onu almaması için tembihledim. Sonuçta bir çapulcuda bir prense yakışır kılıç niçin gezer, değil mi?

Ormanda patika yollardan ilerlerken daralan bir boğaza giriyoruz ve atım aniden kişneyerek şaha kalkıyor. N'oluyor?

"Neler oluyor?" diye çığırıyor prens, dizginleri zar zor tutuyor.

Gözlerim karanlığa daha da alıştığında fark ediyorum ki iki tane çivili odun atlarımızın yolunu kesiyor. Birkaç saniye sonra da yanlardaki çalılardan bir hışırtı duyuyorum. Elimi daha kabzama götüremeden, önümüze, ellerinde paslı kılıçlar olan üç tane iri yarı adam çıkıyor.

Dudağımı büzüp adamları yavaşça süzüyorum. Zırhları paramparça. Zırhın altındaki deri yelekler de yırtılmış, yanakları da içe çökmüş, gözlerinin altı ise şişmiş. Tiplere bak, süzemesem, sadece yüzlerini görsem üç tane kudurmuş köpek sanırım.

Ortadaki, elinde ucu kanlı bir kılıç tutuyor, bir de pis, çürük dişleriyle prense bakarak sırıtıyor. Kim olduğumuzu anladılar mı yoksa? Yani yok... Nereden anlayabilirler ki?

Ortadakinin gözleri önce bizim paçavralara, sonra altımızdaki gıcır gıcır atlara ve kılıca kilitleniyor.

"Hohoo... Beyler şu işe bakın ya," diyor adam, o kadar hırıltılı ki sesi anlatamam. "İki tane dilenci imparatorluk atı çalmış, bir de bizim bölgemize gelmişler. Şansımız şans bugün beyler."

İmparatorluk atı mı? Atlara kim bu ismi koyduysa beyni çalışmıyor olmalı. Yani fantastik bir dünya olması gerekiyor buranın ve atların ismine bak. Ayrıca üç kişisiniz yani... Ne bölgesi?

Diğer iki köpek de kılıçlarının odağını bizden ayırmadan etrafımızı sarıyorlar. Bizi sadece soymayacaklar. Soymayla kalsa işimiz kolay da... Aslında kolay olmazdı, baya zorlaşırdı işimiz.

Prens hemen panikleyip, "G-Geri çekilin!" diye bağırıyor o tiz sesiyle. Diğer eli de kabzasına gidiyor ancak korkudan çekemiyor bile. En sonunda biraz cesaretlenip, "Yolumuzdan çekilin!" diyor.

Ortadaki, lidere benzeyen lavuktan bozma herif bir kahkaha patlatıyor. Benim kahkahamdan bile daha iğrenç.

"O kılıcı çekmekten bile aciz bir velet bana kafa mı tutuyor, ha? İnin atlardan. Yoksa acı dolu bir ölüm sizi beklerrr!"

Sinirleniyorum artık ya... Dudaklarımı gene patlatacak bir şekilde kibirlice gülümsüyorum. Atın üzerinde daha da dikleşiyorum. Zihnimi tarih sayfalarına ve bedenin eski sahibinin anılarına daldırıyorum.

"Sınır taburlarından mı kaçtınız?" diyorum, sesimde gram ton değişikliği olmadan. "Herhalde kış bastırmadan erzakınız bitti, aç kaldınız da buralara düştünüz. Beni, daha doğrusu bizi öldürdün, atları da yedin diyelim. Ee? Sonra ne olacak? Benim arkamda durursanız, size at dışkısında arpa ayıklatmayacak bir ordu suna-"

Sözüm yarıda kesiliyor. Liderin gözlerine baktığımda ne bir şaşkınlık ne de bir itaat var. Sadece öfke. Cidden... İşe yaramadı, ha? Sonumuz hayırlı değil...

"Ne zırvalıyo'n lan leş?" diye bağırıyor. Öyle ki tükürükleri yüzüme bile sıçrıyor oradan.

Zihnim ne kadar hızlı karar verebilse de bedenim zihnime ayak uyduramıyor ve adamın hamlesine karşılık veremiyor. Adam ata yapıştığı gibi tam da kırık kaburgalarımın olduğu yere bir yumruk sallıyor.

Nitekim havada savruluyorum. Sırtım yerdeki keskin taşlardan birine yapışıyor. Ciğerlerimdeki tüm hava bir anda yok oluyor.

Zihnimdeki tüm tarih analizlerim, aldığım darbenin ağırlığıyla un ufak olup gidiyor. Ağzıma kanla birlikte çamur dolarken acı içinde bir öksürük tufanına tutuluyorum. Kibrim sadece güvende olduğumda işe yarayan bir illüzyonmuş sadece... Sokaktaki aç adam benim satranç tahtasındaki hamlelerimi umursamaz; o sadece karnının ve cebindeki boşluğu görür. Tüm teorilerim ve tarih bilgim bu köpeğin aç karnı karşısında ezilip gidiyor.

Prens ise atının üzerinden, yerde çamurların içinde acı ile kıvranışıma dehşetle bakıyor. Askerlerden biri de ona doğru hamleye kalkışıyor ve prensin bacağına yapışıyor.

Prens kılıcını çekmiyor. Sadece gözlerini sımsıkı kapatıp bağırıyor: "UZAK DURUN!"

Sessiz ormandan bu ses yankılanıyor. Sanki bir anda atmosfer değişmiş gibi. İğrenç bir vızıltı etrafta yankılanıyor. Gözle göremiyorum ancak havanın prensin etrafında dalgalandığını hissedebiliyorum. Saf bir enerjinin ta kendisi.

Prensin bacağına yapışan adam, göğsüne sanki bir balyoz yemiş gibi geriye doğru, ağaçlardan birine yapışıyor. Adamın kemiklerinin kırılma sesini 2 metre öteden bile duyabiliyorum. Adam olduğu gibi yere yığılıyor ve kıpırdamıyor.

Bana vuran lider ve diğer adam da bu dalgadan nasibini alıyor. İkisi de havada süzülen kağıt parçaları gibi fırlıyorlar geriye.

Ortalık aniden ölüm sessizliğine bürünüyor. Sadece atların korkudan kişneyişleri ve prensin kesik kesik aldığı nefesler duyuluyor. Prens yaptığı şeyin farkına vardığında ellerine bakıyor ve kendi ellerinden iğrenir gibi bakıyor. Onun o saf korkusu, kanı dökmüş olmanın verdiği şokla birleşip uçuyor.

Ben ise çamurun içinde zar zor yan dönüp yere kan tükürüyorum. Kaburgalarım sanki cehennemin içindeymiş gibi yanıyor ve zonkluyor. Ancak zihnim tekrar çarklarını döndürmeye başlıyor.

Liderleri... O kudurmuş piç köpek, sürüklendiği yerden ayağa kalkmaya çalışıyor. Ağzının da kenarından koyu bir kan sızıyor ve kılıcını yere saplayıp destek almaya çalışıyor. Gözlerine baktığımda ise az önce bizi leş olarak gören gözler gitmiş gibi.

Liderin bakışları prense kilitleniyor. Titreyen dizlerinin üzerine çöküyor ve o an basit, cahil bir köpeğin aklındaki denklemleri okuyabildiğimi hissediyorum. Kıh kıh, böyle bir büyüyü sadece asiller yapabilir, değil mi seni aç köpek! Karşındaki bir dilenci değil. Sistemin en tepesindeki bir prens!

Liderin kendi vahşeti yerini bir itaate bırakıyor. Bariz bir şekilde korktuğunu görebiliyorum. İşte! Ölümün korkusu buymuş demek ki! Hayatım boyunca sadece romanlarda ve tarih kitaplarında generallerin ölüm korkusundan çırpınışlarının betimlemelerini görebilmiştim ancak şu an tam karşımda! Tam karşımda ölümün korkusu var!

İşte fırsatım bu. Aklımın yapamadığını prensin saf sihri yapabildi. Şimdi... Beni bile iğrendiren o kibrimi bir kenara atıp, bu adamın korkusunu tasmaya çevirmem ve ellerimin altına almam gerekiyor.

Acıyla inleyerek atın ayağından destek alıyorum ve dizlerimin üzerinde doğruluyorum. Boğazımdaki kanı yutkunuyor, liderin çamura bulanmış kafasını izliyorum. Artık teorilerimle değil de onun dilinden konuşmamın vakti geldi de çattı!

Yüzüme tekrardan o iğrenç gülümsemeyi takıyorum. Hah, kanlı dişlerimin arasında bu gülümseme cidden iğrenç duruyor olmalı.

Titreyen bacaklarımla liderin tepesine dikiliyorum. Boyum onun yarısı kadar olsa da, önümde diz çökmek zorunda, yoksa gerçek ölümle karşılaşacağını bu hayat ona öğretmiş olmalı.

"Kaf-" Sözleri sarf etmekte zorlanıyorum. Boğazımı temizleyip devam ediyorum. "Kafanı kaldır," diyorum hırıltılı bir sesle.

Adam irkile irkile yavaşça başını kaldırıyor. Gözleri bana baksa da bariz bir şekilde hala arkamdaki prense odaklanıyor.

"Gördüğün o güç var ya..." diyerek işaret parmağımla prensi işaret ediyorum. Hah, sanki o güç benimmiş gibi.

"Asil bir kanın, bir prensin saf öfkesi budur, it! Eğer efendime devam etmesini söyleseydim, o boklu bağırsakların ağaçlarda şölen süsü gibi dururdu." Bir ağacın dalını işaret ediyorum. "Aha, kafan da orada asılı dururdu."

Liderin adem elması yukarı aşağı doğru hareket ediyor ve durmuyor. Ölümün hırıltısı beyninin içinde dolaşıyor ve onu sarmaşık gibi sarıyor olmalı.

"Bana 'ne zırvalıyorsun' demiştin, değil mi?" diye fısıldıyorum. "Haklıydın, it. Benim hatam. Aç bir ite adam akıllı bir şey anlatılmaz. Şimdi senin dilinden konuşacağım."

Bir anda arkama dönüp atıma doğru ilerliyorum ve atın eyerindeki kılıcımı çekip çıkarıyorum. Tekrar lidere doğru ilerliyorum ve kılıcı onun önüne atıyorum.

"Şimdi sana iki seçenek sunuyorum, it. Minnettar ol," diyorum. Kelimelerimin üzerine basa basa devam ediyorum. "Ya o kılıcı alıp boğazını kesersin ve efendimi yormazsın. Ya da atlarımızın yularını tutar ve bizi o pislik sınır kasabalarından birine sağ salim götürürsün. Seç. Hadi! Bekliyorum."

Liderin daha da dibine giriyor ve boğazını bir güzel tutuyorum. "Sonuncusunu seçersen, it, bu gece midene sıcak bir et ve şarap girecek."

Adam kafasını bir sağa, bir de ileriye çeviriyor. Önce yan tarafındaki köşede korkuyla titreyen yoldaşına, sonra da ağacın altında yerde yatan kafası patlamış yoldaşına bakıyor. En sonunda da gözleri benim kibirli gözlerime değiyor. Açlık ve korku... İnsanoğlunun en ilkel iki duyusu. VE TABİİ Kİ HAYATTA KALMA İÇGÜDÜSÜ KAZANIYOR!

Titreyen elleriyle yerdeki kılıcı alıyor ve yere saplayıp başını eğiyor.

"E-Emredersiniz..." diye mırıldanıyor. Sesi tamamen gururuyla birlikte kırılmış durumda. "Sizi... Sizi götüreceğim, efendim. Bu rotada tanıdıklarım çoktur."

Derin bir nefes alıyorum. Göğsümdeki o sert acı bile bana şu anda zevk veriyor. Satranç tahtamdaki ilk piyonumu kazanmanın zevki cidden bir başka!

Arkamı dönüp prense bakıyorum. O prenscik atının üzerinde taş kesilmiş durumda. Ağacın dibinde öldürdüğü adama bakarken gözlerinden yaşlar süzülüyor. Be meret! Az önce o adam seni öldürecekti, neye ağlıyorsun?

Atıma yaklaşıyorum ve üzerine atlıyorum. Prense bakıp, "Dünyanın gerçeklerine hoş geldin prensim," diye fısıldıyorum kulağına doğru.

Ve artık önümüzde de bir yol gösteren ile birlikte gerçek yolculuğumuz başlıyor!

BÖLÜM NOTU

geç geldiği için kusura bakmayın hastanedeydim 🙏




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.