insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Başkentin yozlaşmış surlarını arkamızda bırakalı ve bu dondurucu cehenneme adım atalı tam olarak dört gün oldu. Lanet olası dört gün. Kırık kaburgalarımla atın üstünde geçirdiğim her saniye tam anlamıyla bir acı. Han Hanedanlığının komutanlarından Huo Qubing'in Gobi Çölündeki o meşhur intihar seferini okurken hep askerlerin ne hissettiklerini anlamaya çalışırdım. Hah, kitap sayfalarında okuması zevkliydi tabii, sıcak kahvemi ne güzel yudumlardım... Ama şimdi durumuma bir bak iliğime kadar donduran soğuğun tam ortasındayım.

Gecenin de çökmesiyle birlikte atları ağaca bağlıyoruz. Rüzgarın daha az vurduğu bir kayalığa sığındık ve kamp ateşi yak.

Ateşin etrafındaki manzaraya baktığımda ortam tam bir tablo gibi. Solumda kana bulanmış ellerine hala dehşetle bakan bizim sözde yüce prensimiz. Karşımda da tasmayla tuttuğum itlerim, yani iki asker kaçağı duruyor. Dört gün önceki lider Diake ve kekeme yoldaşı Rino. Tam köpeklerime layık isimler.

Diake, elindeki çubukla önündeki toprağı eşeleyip duruyor, gözleri de prensin üzerinde. Galiba ilk defa bir soylu büyüsü görüyor. O yoldaşını nasıl da ağaca çivilediğini unutamıyor olmalı. Haklı da sayılır yani. Ancak benden daha çok korkmalı, tasmasını bir çektim mi acıdan kıvranıp durur.

Ortamdaki sessizliği dudaklarımı şapırdatarak yalayışımla bozuyorum. Son dört gündür alıştığım demir tadını artık sevmeye başlıyorum.

"O, sınır taburundan ne zaman kaçtınız Diake?" diyorum.

Diake toprağı eşelemeye dalmış olacak ki bir anda irkiliyor. Cidden bir de sözde gittiğimiz yol sizin bölgenizdi. Tam bir komedi.

"Üç hafta falan oluyor lordum..." diyor Diake. Sanırsam prensle yan yana olduğum için bana 'asilzade' muamelesi çekiyor, salak.

"Kış erkenden etkisini gösterdi. Erzaklar gelmemeye başladığında önce katırları sonra atları kestik. Komutanımız... O obur piç çadırında keyif sürerken biz dışarıda ölümle yüz yüzeydik. İki yoldaşım da depodan buğday çalmaya kalkıştığında asıldılar... Biz de o gece, nöbette kaçtık."

Yanındaki kekeme Rino, hızlı hızlı yere bakarak başını sallayarak onaylıyor.

Öne doğru hafifçe eğiliyorum.

"Yani..." diyorum, sesimi de toklaştırmaya çalışıyorum. "Geri dönerseniz kafanız uçar."

Diake başını öne eğiyor. "Evet... Doğru."

"Ormanlarda dolaşmaya devam edersen de ya açlıktan öleceksiniz, ya da bir hayvanın midesine ineceksiniz."

Diake'nin omuzları daha da düşüyor. Gözlerindeki o çaresiz bakışlar...

Kolumu dizime koyuyorum ve biraz daha öne doğru geliyorum.

"Bir düşünsene Diake," diyorum yavaşça. "Geri dönsen... Ölecek. Kaçsan... Ölecek. Yani her türlü öleceksin."

Diake bana anlamayan, korku dolu gözlerle bakıyor. Yanımdaki prensim bile ellerini izlemeyi bırakmış ağzımdan çıkacak baklayı düşünüyor gibi.

"Madem her türlü öleceksin..." diyorum, sesimi git gide alçaltarak. "Neden seni aç bırakan komutanın kellesini alırken ölmüyorsun? Neden seni ölüme mahkum edenin rahatça yaşamasına izin veriyorsun?"

Rüzgar bu sözlerim karşısında bile uğuldamayı kesmiş gibi. Ateşin çıtırtısı bile duyulmuyordu artık.

"Baksana Diake..." diyorum ve arkaya doğru yaslanıyorum. "Oraya vardığımızda neden taburu ele geçirmiyoruz ki?"

Diake bir anda ayağa fırlıyor. "Ne?"

Gülümsüyorum. "O asillerin senden farklı bir kan taşıdığını mı sanıyorsun? Kılıç soylu eti kesmiyor mu?" diyorum.

Chen Sheng'in o meşhur "Krallar ve generaller farklı bir soydan mı gelir?" isyan felsefesini alıp Diake'nin beynine kendi fikrimmiş gibi aşılıyorum.

Diake'nin göz bebeklerine baktığımda... Titriyorlar. Hayatı boyunca sadece 'itaat edeceksin!' emirlerini dinlemiş bu köylünün zihninde ne arar ki isyan etmek! Ne arar ki karşı gelmek!

Tabii kendi ordum olsa böyle isyancı fikirlere sahip olmalarını istemezdim doğrusu.

Diake'nin gözleri yuvarlarından fırlayacakmış gibi büyüyordu ateşin öncülüğünde. İsyan ateşinin öncülüğünde.

"S-Sen manyak mısın? Delirdin mi?" diye fısıldadı titrek bir sesle. Az önceki anlık isyan arzusu kendini köleliğe bırakmış durumda.

"Yüzbaşı... Yüzbaşının emrinde paralı askerlerden tut ağır zırhlı süvarilerine kadar! Bizi gördükleri yerde acısız bir ölümü bile düşünemeyiz!"

Kıh kıh tipik bir köylü paniği bu! Han Feizi ne güzel demiş! 'Alt tabaka korkuyla, üst tabaka ise çıkarlarıyla yönetilir'

Bu adama cesaretten daha fazlasını vermem lazım.

Ben ağzımı açmaya kalkmadan solumdan ince ve titrek bir ses yükseldi.

"O-O da ne demek?"

Yüzümü oldukça yavaş bir biçimde soluma çeviriyorum. Prensimiz kanlı ellerini dizlerinin üzerine koymuş kaşlarını çatmış bana bakıyor.

"İsyandan mı bahsediyorsun?" dedi prenscik, sesini biraz daha yükselterek: "İmparatorluğun komutanını öldürmekten, sınır taburunu ele geçirmekten! Bu vatan hainliğidir! Sınır kasabasına gideceğiz valiye şikay-"

"-Ve n'apacaksın?" diyerek prensin sözünün arasına giriyorum. Sesimdeki küçümsemeyi bir bebek bile anlayabilirdi.

"Gidip babanın kölesi olan valiye ağlayacak mısın 'Hüü, lütfen komutanı cezalandırın, askerlere kötü davranıyor' mu diyeceksin he?"

Bu çocuğun aptallığı cidden kaburgalarımın acısından daha keskin. Bir vali bir komutanı idam ettirebilir mi sence? Hangi dünyada olursak olalım bu ne kadar saçma bir şey haberin var mı aptal prens? İki ayrı branş askeriye ve bürokrasi... Cidden bu prens yok mu!

Sesimi daha da yükselterek konuşmaya devam ediyorum.

"Sen ne sanıyorsun sabahtan beridir? Biz o zindanda seninle ne konuştuk? Sistemi içeriden yıkacağız, o bürokratları paramparça edeceğiz derken masal mı anlatıyordum ben? Kuş beyinli misin? Mal mısın sen? O şehirde at alırken sana anlattıklarım nerenden girdi ne nereden çıktı? Sarayındaki kuş tüyü yatağında mı bıraktın o küçük beynini?"

Prensin dudakları aralandı, itiraz etmek için bir kelime arasa da nafile. Nefes almasına bile fırsat vermedim.

"Bana bak velet! O vali seni kapıda gördüğü an ne yapacak biliyor musun? 'Ah yüce prens, hoş geldiniz. Oturmaz mıydınız. Tabi, tabi adalet yerini bulsun.' demeyecek aptal! Saraydan kaçtığını, ihanete kalkıştığını söyleyecek! Başkentteki pisliklere yaranmak için o yumuşak saçlarından tutup kafanı gövdenden bir güzel ayıracak!"

Prensin yüzündeki o azıcık kan da tamamen çekildi. Yüzü bembeyaz olmuştu. gerçeklerin bu kadar net çarpması biraz ağır olabilir ama aptallık da bir yere kadar!

Bana bakmayı bırakmış tekrardan ellerine odaklanmıştı ama sinirimi ondan çıkarmalıydım!

"Biz senin o aptal kanını kullanıp o taburu ele geçireceğiz!"

Ayağa kalktım ve prensin yakasına yapışıp onu havaya kaldırıyorum.

"Sıfırdan bir şey kurmuyoruz aptal! İçeriden fethediyoruz! O komutanın kellesini bizzat sen alacaksın. O aç askerlere yemeği sen vaat edeceksin. Anladın mı beni? Anladıysan kapa o sikik çeneni ve asilzade fantezilerini de bir kenara bırak!"

Yüzünde inanılamz bir korku vardı prensin. Cidden biraz fazla ileri gitmiş olabilirim. Bu akdar bağırmak da başımı ağrıttı cidden.

Prensin yakasını bırakıp yerime geri oturdum ve kayalığa yaslandım. Ormanın içlerindeki uğultudan başka bir ses duyulmuyor. Ne prens kendi asletini savunabiliyor ne de asker kaçakları bir şey diyebiliyordu.

"Bugün nöbet sende Rino," dedim kekeme asker kaçağına doğru dönerek. "Sabah erkenden yola çıkacağız. Çok işimiz var."

BÖLÜM NOTU

Okuduğunuz için teşekkürler sayın okurlar 🙂




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

🔒 Erişim Gerekli

Bu içerik yalnızca 18 yaş ve üzeri kullanıcılar tarafından görüntülenebilir.
Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.